Nasıl Bir Okur ya da Bir Kitabı Nasıl Okumalı?

N. Ahmet Özalp, eleştirel bir gözle bakabilen nadir okur-eleştirmen ve yazarlardan biri. 'Bağa Destursuz Girenler' alt başlıklı 'Teknik Okumalar' kitabı da, çağdaş edebiyatımızda ender karşılaşabileceğimiz bir inceleme kitabı. Yazarın, eleştirel okumaların yetersizliği, yanlışların yeterince dile getirilmediği ve uyarı görevinden kaçınıldığı konusunda duyduğu sorumluluktan ötürü kitaplaştırdığı 'Teknik Okumalar'a Hatice Ebrar Akbulut değindi.

Nasıl Bir Okur ya da Bir Kitabı Nasıl Okumalı?

Bir kitap ilgisini ve değerini, okurlarından alır. Okur, kitabın sesini billurlaştırır. Kendisi gibi başka okurların da o kitabı keşfetmesini sağlar. Yazar, yazdığı kitabın akıbetine şahit olamayabilir ama kitaplar, kendi akıbetlerini görürler. Zamanın eleğinden geçip geçmediklerine tanık olabilirler. Kitap, kendisini yazanın erişemeyeceği zamanlara erişebilir. Diyebiliriz ki, bir kitabı asıl yaşatacak olan şey, onu yazanın hünerinde ve okuruna vereceklerinde saklıdır. Daha başka birçok sebep vardır ama bir kitabın talihini belirleyen en önemli şey, bu iki husustur.

Peki ya talihsiz kitaplar için durum nedir? Onlar hangi okurun elinde hayat bulur? Sanırım Bilge Karasu’nun okurların bir bölüğü diyerek “eleştiriyle uğraşanlar” şeklinde ayrımsadığı okurların elinde hayat bulur. Okuduklarını birikimlerinin süzgecinden geçiren okur, gerek yazarın, gerek çevirmenin, gerekse de yayıncının neden olduğu talihsizliği soruşturur. Bir şekilde, bu konudaki olumsuzlukları dile getirmeye çalışır. Eleştirmen-okuru diğer okurlardan ayıran, okuduğu kitap karşısında aktif olmasıdır. Başka bir deyişle edilgen olmamasıdır. Herhalde hiçbir kitap, karşısındaki okurun, içine ne doldurulursa alan bir kap konumunda olmasını istemez. Kendisini okuyanın kendisiyle bağ kurmasını ve konuşmasını ister. Yalnızca, sayfaların üzerinde gözlerin gezindiği bir okuma, aslında tam bir okuma değildir. Bilge Karasu’nun bu konudaki düşüncelerine hak vermek ve “Ben nasıl bir okurum” diye kendini sorgulamak gerekir: “Okumak, kendiliğinden etkin bir çaba gibi görülüyor artık. Okumak için tabii ki bir çaba harcanıyor. Bu çabayı harcadığına göre bir iş yapmış oluyorsun. İyi de, bir iş yapmış olduğunu düşünebilirsin ama, okuduklarınla gerçekten başka şeyler arasında herhangi bir bağ kurabiliyor musun? İster başka okuduklarınla, ister kendi yaşadıklarınla, kendi düşündüklerinle… Başka bir bağ kurabiliyor musun? ‘Adam böyle diyor’ ya da ‘Adam böyle dediğine göre biz de böyle düşünmeliyiz’ denecekse, aman eksik olsun.” (Nasıl Yazıyorsam Öyleyimdir, “Bilge Karasu ile Son Söyleşi”, Söyleşiyi Yapan: Mustafa Arslantunalı, Kırmızı Kedi Yayınları, s.59)

Roland Barthes de okur ile eleştirmen arasında ayrımlar olduğunu düşünür. Barthes’e göre, “Bir okurun kitapla nasıl konuştuğunu bilemeyiz; eleştirmen ise belirli bir ‘tonu’ benimsemek zorundadır.” (Eleştiri ve Hakikat, Çev: E. Bildirici, M. Işık Durmaz, İletişim Yayınları, s.69) Eleştirmenin benimsediği ton, kitaba yaklaşımını belirler.

N. Ahmet Özalp de bize göre, eleştirel bir gözle bakabilen nadir okur-eleştirmen ve yazarlardan biridir. Özalp’e bakarak eleştirmen-okurda olması gereken hasletlerin birçoğunu tespit edebiliriz. Özalp’in benimsediği ton, kendi deyimiyle teknik bir okuma olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda “Bağa Destursuz Girenler” alt başlığını kullandığı ve üst başlık olarak da Teknik Okumalarismini tercih ettiği kitabı, çağdaş edebiyatımızda ender karşılaşabileceğimiz bir inceleme kitabıdır. Örneğine az rastlanan bu çalışma, gayret ve emek ürünüdür.

Eleştiri: Bir metnin değerini ortaya çıkarma çabası

Eleştirinin olumsuz bir şeyle malul olmadığını söylememize lüzum olmadığını düşünüyorum. Fakat talihsiz bir kitap söz konusu olunca olumsuz eleştiri de kaçınılmazdır. Aslında buradaki olumsuzluk da eleştirinin kendisinden kaynaklı değildir. Olmaması gereken bir duruma müdahale etmek, olması gerekeni söylemek mi olumsuzluktur; yoksa olmaması gereken durumun süregitmesi mi? İşte eleştiri de olması gerekeni söylediğinden olumludur ve onarıcıdır da.

Okurun/eleştirmenin, kitabın yaşadığı talihsizliği görebilmesi ve irdeleyebilmesi, sanatsal ve düşünsel bakışına, bu alandaki çabasına bağlıdır. Bu nedenle eleştiri, iri laflar etmek değil; sözü ölçe tarta söylemek, yargılayıcı olmamak, olabildiğince açık ve anlaşılır bir dille konuşmak/yazmak demektir. Metnin güzelliğini, iddiasını, doğrularını ve eksikliklerini sağlam dayanaklarla ortaya çıkarma etkinliğidir. N. Ahmet Özalp’in deyişiyle eleştiri, “bir metnin değerini ortaya çıkarma çabasıdır.” (Teknik Okumalar, s.7)

Özalp, okumalarının, bir eleştiri değil okuma ve inceleme olduğunu belirtir. Bu tavırla Hikâye Anlatıcısı’nda da karşılaşmıştım: “Öykü okumaları başlığı altında yer alan yazılar, eleştiri kuramları ve disiplinleri bağlamında yazılmış birer eleştiri metni değildir; okumadır!” (Hüseyin Su, Hikâye Anlatıcısı, Şule Yayınları, s.12) Ömer Lekesiz, buradan bahisle eleştiriye dair şöyle bir yorum yapmıştı ki, bu yorum, Özalp’in eleştirel okumalarını da kapsar: “… eleştiri son tahlilde edebî bir metni ferdî olarak okuma ve hakkaniyete uygun bir esasla o okumadan ne anladığını doğru anlatma çabasıdır.

Eleştirinin netameli bir yazı türü olduğunu söyleyen Özalp de kendi eleştirel okumasına şöyle yaklaşır: “Bu kitabı oluşturan yazıları, tanımladığımız anlamda eleştiri saymıyoruz. Eleştirinin kimi özelliklerini taşıdıkları söylenebilir. Aynı zamanda kimileri, inceleme özellikleri de taşımaktadır. Ama genel bir tanımlama için, bu kadarını yeterli görmüyoruz. Bize göre, bu yazıları, bir teknik okuma olarak tanımlamak, en doğrusudur.” (TO, s.7)

Yanlışlar yeterince dile getirilmediği için…

Eleştirinin olmayışından yakınılır. Sağaltıcı, geliştirici ve aktif bir eleştiri geleneğimizin olmadığı hemen her yazar tarafından vurgulanır. Genel olarak bugünün edebiyat dünyasının, eleştiriye, bülten ve tanıtım yazıları mantalitesiyle baktığından şikâyet edilir. Eğer böyle bir durum varsa, neden gerçekten eleştirmen sıfatını hak edenlerin söyledikleri gündeme getirilmiyor, şeklinde bir soru da aklımızı kurcalıyor. Eleştiriden de öte, ahlâk ve değer sorunumuz olduğunu düşünüyorum. Ahlâk ve değer yoksunu bir eserin vitrine koyulması ve çok satması, eleştirinin ve eleştirel bir gözle okuyan/yazan insanların yoksunluğunu da gösterir. Ahlâk ve değerden kastımız, kitabın içeriğine dâhil olan bütün inceliklerdir (dil, anlatım, üslup, sözcük seçimi ve saire) ve yazarın duruşudur. Eleştirinin olmayışından yakınılması, hakkaniyetli eleştirmenlerin söylediklerinin kulak ardı edilmesinden de kaynaklıdır.

Bir başka şey de, bir kitabın üzerinde tecessüs edercesine inceleme yapan okur/yazarların yalnız bırakılmasıdır. Örneğin, çok okunan bir yazarın herhangi bir eseri üzerine derli toplu yoğunlaşan bir okur/yazar, “Kendisi yazamıyor fakat başkalarının yazdıkları üzerinden geçiniyor, söz sahibi olmaya çalışıyor” şeklinde, hiç de hoş olmayan bir durumla karşılaşabilir. Günümüz edebiyat ortamlarında, eleştiri söz konusuysa, her türlü muamele olasıdır. Eleştirel bakışla konuşan/yazan kimselerin temkinli duruşları, biraz da bundan kaynaklıdır.

Özalp, bu konuya dair sıkıntıları, satır aralarında paylaşır. Eleştiriye muhatap olan insanların tepki vermekte gecikmediğini, kendisine “iyilik” namına eleştiri yapan kimseye bir teşekkürü çok gördüğünü belirtir. Bu nedenle Teknik Okumalar’ı kitap hâline getirirken tepkilere verilen yanıtları çıkardığını söyler. Ayrıca, ilginin metin ve çalışma üzerinde yoğunlaşmasını sağlamak amacıyla kişi adlarını anmamaya özen gösterir. Teknik Okumalar, eleştirel okumaların yetersizliği, yanlışların yeterince dile getirilmediği ve uyarı görevinden kaçınıldığı konusunda duyulan sorumluluktan ötürü kitaplaşmıştır.

Özalp, eleştirinin sorumluluğunu ve eleştiriden doğabilecek neticeleri şu sözlerle açıklar: “Yanlışlarının konu edilmesi, kimseyi mutlu etmez. Birisinin mutsuzluğuna yol açmak, bizi de hiç mutlu etmeyecektir. Ama okurun kötü çalışma ve ürünlerle karşı karşıya bırakılması, onun zaman ve emeğinin boşa harcanması da kimse için mutluluk kaynağı olmamalıdır. Yaptığı işin gerektirdiği ciddiyeti göstermek, sorumluluğu taşımak, kuşkusuz, öncelikle kültür ve sanat insanlarından beklenmelidir.” (TO, s.9)

Eleştiri dokunulmazlık kabul eden bir şey değildir

Everest, Timaş, Kaknüs, İletişim, Selis gibi yayınevlerinin yanısıra, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde de kimi hatalar, baştan savmalıklar olduğunu görmek şöyle bir çıkarımda bulunmamıza neden oluyor:Teknik Okumalar’a göre, kimse hatadan münezzeh olamaz ve eleştiri dokunulmazlık kabul eden bir şey değildir. En güvendiğimiz yayınevleri ve yazarlar bile sorgulanarak, dikkatli bir şekilde okunmalıdır. Çünkü kitabı yayınlayan kişi ve kurum, okurda güven duygusunun oluşmasını sağlayan en önemli iki şıktır. Özalp bu konudan şu sözlerle yakınmaktadır: “Ülkemizin seçkin aydınlarının yönetim ve denetimindeki bir yayınevi, seçkin aydınlarından birinin imzasını taşıyan bir kitap yayımlıyor ve seçkin bir okur kitlesi, bu kitabı alıp okuyor. Ama hiç kimse; ne yayınevinden birileri, ne imza sahibi, ne de bu seçkin okurlardan birisi, kitabın içerdiği yanlışları ayırdedemiyor ya da ayırdettiği hâlde gerekli düzeltmeler için yayınevi veya ima sahibini uyarma gereği duymuyor. Böylece kitap, aynı yanlışlarla, ikinci kez basılarak yeni ve yine seçkin bir okur kitlesine sunuluyor. Bu yayım olayı, kültürel bir fukaralığı, bir duyarsızlığı göstermiyorsa, neyi gösteriyor?” (TO, s.57)

Yayın dünyasındaki güvensizliğe bir örnek de Beyan Yayınları’ndan çıkan ve üstelik de “ilk romanlar yarışması”nın ödülünü alan Karanlığın Çağrısı kitabıdır. Özalp, kitabın uzunca bir özetini çıkardıktan sonra, kitaba dair genel bir değerlendirme yapar. Olay ve ayrıntılarla ilgili sorunlar, dil ve yazım yanlışları üzerine söz konusu kitaptan örnekler vererek gerekli açıklamalarda bulunur. Genel olarak kitaptaki eleştirilerin tümüne hâkim olan ve okurca da hissedilen bir dili var Özalp’in. Bu dil, onun yazıya, söze ve kitaba ne denli sevgi beslediğini gösteren bir dildir. Karanlığın Çağrısı üzerine yaptığı inceleme ve değerlendirmelerde bu dil daha da somutlaşır. Çünkü Özalp, bu yazısında, genç bir yazarın hatalarını yüzüne vurma şevkiyle değil, genç bir yazarın kusurlarından arınmasına yardımcı olma isteğiyle sözün gücüne sığınır.

Nitelikli okurun sevincini ve beklentisini gadre uğratan çeviriler

Özalp’in üzerinde durduğu başka bir konu da çeviri sorunudur. Çeviri eserlerin artışı, edebiyat dünyasını sevindiren bir gelişmedir. Fakat bu gelişme ne kadar iyidir, ne kadar sevindiricidir? Özalp’e göre, bu konu üzerinde şöyle böyle değil, enikonu düşünmek lâzımdır. Çünkü birçok sorunlu çeviri, nitelikli/seçkin okurun sevincini ve beklentisini gadre uğratmaktadır. Sorunlu çevirilerin basımı, okunsa da anlaşılamayan birçok kitabın çoğalmasından başka bir işe yaramamaktadır. Ayrıca çeviriden kaynaklı sorunlar, metnin anlam kaybına uğramasında, metnin anlaşılamamasında en büyük etkendir. Buradan doğan sakatlığı şu şekilde izah eder Özalp: “Yayımlanan kitapların, sağlıklı çevirileri yerine, kısaltma ve uyarlamalara gidilerek, deyim yerindeyse ‘Müslümanlaştırma!’ya çalışılması, başkalarının çevirdiği yapıtların dili üzerinde oynayarak yeni bir çeviri gibi okura sunulması -bu tutum bir ahlaki maluliyetin de göstergesidir ayrıca.-, söz konusu maluliyetin tipik örnekleridir.” (TO, s.78)

En temel eserlerdeki çeviri hataları, okurları dil öğrenmeye teşvik etse ne iyi! Fakat yalnızca dil öğrenmek, ilk elden çeviri yapabilme özgürlüğünü vermemeli. Çeviri, neredeyse yeniden bir yazım, yeniden bir tasarlamadır. Dolayısıyla Özalp, yalnızca çeviriden kaynaklı hataların, edebiyat dünyasında niteliksizliğe yol açtığını söylemez. Ona göre, böyle sorunlu çevirilerin basımına izin veren editörler ve yayınevleri de çeviri konusundaki ciddiyet ve titizlikte bariz bir sıkıntının olduğuna işarettir. Bu da rahatsızlık duyulması gereken apayrı bir sorundur. Bir yazısında Mehmet Rifat de bu duruma şöyle tepki göstermişti: “Peki bu işte yalnızca çeviriye soyunmuş olanlara mı yükleneceğiz? Öyle değil elbette! Asıl sorumluluğu, bu türden çeviremezlerin metinlerini basan ve piyasaya süren yayınevlerinin üstlenmeleri gerektiği bir gerçek!” (Notos 62, s.31)

Özalp, çeviri ve sadeleştirme yapılan kitapları, tarihsel bir okumaya tâbi tutar. Aralarındaki farklılıkları görmek ve içerik, dil, sözcük seçimi, anlam ve anlatım bakımından doğru olanı saptamak amacıyla mukayeseli bir okuma yapar.

Eleştirinin dinamikleştirici kanadına tutunmalıyız

Özalp’in eleştiriden murat ettiğini, Teknik Okumalar ile yerine getirdiğini düşünüyorum. Gerekçeleriyle, dayanaklarıyla, incelemeleriyle, görüş ve bakışıyla göz dolduran, zihin çalıştıran bir eser ortaya koyduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.

Eleştiri kesinkes derin bir okumadır şüphesiz. Fakat insan, sonraki nesiller bakımından, Özalp’in kitaplar karşısındaki tutumunu devam ettirebilecek bir kalem olacak mı acaba, diye sormadan edemiyor. Hazır bilgi, internet, iletişim araçlarının yaygınlaşması şeklinde başlayan, üstelik herkesin de pek bir vakıf olduğu bu konuya yeniden el atacak değilim. Ama böyle bir soruyla bir an önce yüzleşmemiz gerekiyor. Tembel okur olmaktan çıkıp, eleştirinin dinamikleştirici kanadına tutunmalıyız. Eleştiriyi, rakip olmak, laf yetiştirmek, sataşmak gibi kin ve nefret duygularını bileyici bir alan olarak algılamaktan vazgeçmeliyiz. Çünkü “Gerçeğin peşinde koşan, gerçeği bulmak için güçlerini seferber eden kişiler, aynı noktada durmasalar da gerçekte aynı doğrultuda hareket etmekte, güçleri de birbirine eklenmektedir. Bu nedenle Gazalî, doğru biçimde tartışan kişileri rakip ya da düşman taraflar olarak değil, yardımlaşan, dayanışma içinde bulunan kimseler olarak tanımlar.” (TO, s.129)

Dil ve anlatım yönüyle bir kitabı incelemeyi sevenler, Teknik Okumalar’ı kütüphanelerinde bulundurmalı. Son olarak Teknik Okumalar’ın “bir kitap nasıl okunur, incelenir, değerlendirilir ve eleştiri nasıl yapılır” konusunda fikir, yöntem ve metod verdiğini söyleyebiliriz.

N. Ahmet Özalp, Teknik Okumalar, Büyüyenay Yayınları

Hatice Ebrar Akbulut

Güncelleme Tarihi: 21 Kasım 2018, 16:20
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13