banner17

N. Ahmet Özalp'ten Açıklama, Özür ve Teşekkür

Geçtiğimiz günlerde yayınladığımız Abdullah Taha Orhan imzalı 'Bir Dervişin Mahrem Dünyası: Asiye Hatun’un Rüya Mektupları' başlıklı yazıda geçen bazı bahislerden dolayı, ilgili kitabı hazırlayan N. Ahmet Özalp bir 'açıklama, özür ve teşekkür' metni gönderdi. Biz de kendisine teşekkür ederek bu metnini aynen yayınlıyoruz.

N. Ahmet Özalp'ten Açıklama, Özür ve Teşekkür

AÇIKLAMA, ÖZÜR VE TEŞEKKÜR

Geçtiğimiz günlerde Büyüyen Ay Yayınları tarafından yayımlanan “Asiye Hatun/Rüya Mektupları” adlı çalışmamız üzerine Dünya Bizim sitesinde Abdullah Taha Orhan imzalı “Bir Dervişin Mahrem Dünyası: Asiye Hatun’un Rüya Mektupları” başlıklı bir tanıtma yazısı yayımlandı.

Sayın Orhan, yazısının bir yerinde metnimizdeki iki yanlışa dikkat çekerek şöyle diyordu: “İki de küçük nazarlığı var bu baskının. Bir yerde “sâlike” olarak okunması gereken ibare sehven “sana” olarak okunmuş (s. 58). Yine “sabah” olması gereken bir ibare “duha” olarak okunmuş ve ilgili dipnotta kuşluk namazı olması gereken duha namazına “sabah namazı” denilerek sehiv devam ettirilmiş (s. 63).”

Sayın Orhan’ın uyarıları nedeniyle bu açıklamayı gerekli görüyoruz:

Yaptığımız kontrol sonunda Sayın Orhan’ın dediği gibi bir yerde gerçekten de sâlike okunması gereken kelimeyi sana diye okuduğumuzu saptadık. Tek tesellimiz, bu hatalı okumanın cümlenin anlamını değiştirmiyor olmasıdır.

Sabah kelimesini duha olarak okumamıza gelince, burada ne bir sehiv söz konusu, ne de yanlış okuma. Yazmadaki birçok kelime gibi bu da onarılarak okunması gereken bir kelime. Özgün metindeki biçimi sad+he+ye harflerinden oluşuyor. Bu şekliyle sahâ ya da suhâ biçiminde okunabilir. Bu okunuşlar anlamlı, özellikle “namaz” kelimesiyle bağdaşır bir kelimeyi göstermiyor. Öyleyse kelimeyi bir nokta var sayarak okumak zorundayız: ya altta bir nokta var sayarak kelimeye bir be harfi ekleyerek okuyacağız ya da sad’ın üzerinde bir nokta var sayarak onu dad’a dönüştüreceğiz. Kelimenin altında bir nokta var sayarsak “a” sesi uzun okunması gereken “subhâ” kelimesi ortaya çıkar. Oysa böyle bir kelime yok. Kelimenin sonundaki “a”nın kısa okunuşuyla “subha” kelimesi var ama, bu da cümlenin anlamıyla ilgisiz. Kelimenin “sabah” biçiminde okunması ise hiçbir şekilde mümkün değil. Öyleyse kelimeyi ikinci seçenekteki gibi “duhâ” biçiminde okumaktan başka çaremiz yoktur. Sayın Orhan da eğer elindeki diğer metne bakacak yerde özgün metne baksaydı bunu görürdü.

Özgün metne bakılması durumunda bunu görmek için okuma bilmeye de gerek yok. Kelimenin resminin, ilk rüya mektubunun hemen başında geçen “sabah” kelimesinin resmiyle karşılaştırılması bile bunu görmek için yeterlidir. Bütün okurların da bunu görebilmesi için iki kelimenin resmini vermekte yarar görüyoruz:

İşte metinde geçen bir “sabah” kelimesinin resmi:

 

 

Şu da “sabah” olarak okunması gerektiği söylenen “duha” kelimesinin resmi:

 

 

Bu resimler, aşağıda verdiğimiz sözlük maddesindeki resimle de karşılaştırılabilir.

Çalışma sürecinde bizim için kelimenin okunuşu değil, anlamı sorun oluşturdu. Çünkü genel kullanımda işrak ve duha namazı kuşluk namazı olarak karşılanan tek bir namazı ifade eder. Oysa metinde açıkça iki ayrı namaz söz konusuydu. Bu durumda işrak ya da duha kelimelerinden birinin farklı bir anlamı daha olmalıydı. Bunu bulabilmek için küçük bir araştırma yaptık. Diyanet’in İslam Ansiklopedisi’ne baktık. Hem “işrak namazı” hem de “duha namazı” başlıklarında açıklama yerine “kuşluk namazı” maddesine gönderme yapılıyordu. “Kuşluk namazı” maddesine baktığımızda, her iki adlandırmanın da aynı namazı belirttiği, “işrak namazı” adlandırmasının nadiren kullanıldığı bilgisinden başka sorunun çözümüne ilişkin açıklayıcı bir bilgiye ulaşamadık. Bu kez işrak ve duha kelimelerinin sözlük anlamlarına bakma gereği duyduk. Devellioğlu’nun Osmanlıca sözlüğünün “işrak” maddesinde bilinen anlam açıklamasından başka bir şey yokken “duha” maddesinde yine bilinen açıklamanın dışında “salat-ı duha”nın açıklamasıyla da karşılaştık.

İşte o madde:

Bu açıklama, cümledeki anlam sorununu gideriyordu. Daha fazla araştırma gereği duymadan metne söz konusu dipnotu ekleyerek çalışmamıza devam ettik. Güncelleştirdiğimiz metinde de “duha namazı” yerine doğrudan “sabah namazı” karşılığını verdik.

Sayın Orhan’ın uyarısı üzerine metne yeniden bakınca okumada değil ama çeviride yanlış yaptığımızı gördük. Çalışma temposu içinde uzun boylu düşünememiş, bir sözlüğe güvenerek gerçeği gözden kaçırmıştık.

Kısaca açıklayalım: Metinde geçen duha namazı ile sabah namazının kastedilmesi mümkün değil. Her şeyden önce bütün tarikatlarda öngörülen namazlar, vakit namazlarının dışındaki nafile ibadetlerdir. Farz ve sünnetiyle bütün vakit namazları zorunlu ve temel görevlerdir ve bunların ilke olarak zaten yerine getirildiği kabul edilir. Bu nedenle bir müride sabah namazını kılmak gibi bir görev verilmesi söz konusu edilemez. Kaldı ki bu görevlendirmede rekat sayısı da belirtilmektedir. Eğer sabah namazının farz ya da sünnetinin dört rekat hâlinde kılınması isteniyor olsaydı bunun açıkça belirtilmesi gerekirdi. Bununla birlikte başka nafile namazlar varken bir kimsenin kalkıp bir vaktin farz ya da sünnetinin rekat sayısını değiştirmesi de düşünülemez. Hiç kimse böyle bir yetkiye sahip değildir. Dolayısıyla böyle bir belirlemeyle görevlendirme de yapılamaz.

Bu düşüncelerden sonra yeniden araştırma gereği duyduk. Önce kimi bilginler ile mutasavvıfların işrak namazı ile duha namazının aynı değil ayrı namazlar olduğunu kabul ettiklerini, işrak namazının güneşin doğuşundan kırk-elli dakika sonra başlayarak zeval vaktine kadar süren zamanın başlangıç evresinde; duha namazının da işraktan sonra, zeval vaktinden önce herhangi bir zaman diliminde kılınan namaz olarak tanımlandığını öğrendik. İstanbul Belediyesi’nin Taksim Kitaplığı’nda bulunan Halvetilikle ilgili birkaç yazma adab ve usul risalesini inceledikten sonra da bu tarikat içerisinde işrak ve duha namazlarının ayrı ayrı tanımlanarak müritlere öngörüldüğünü gördük.

Toparlarsak, araştırmalarımız sonunda gördük ki metindeki işrak ve duha namazları ayrı namazlardır. Sabah namazıyla bir ilgileri yoktur. “Sabah” olarak okunması gerektiği söylenen kelimenin doğru okunuşu “duha”dır. Metindeki “duha namazı”nı bizim yaptığımız gibi “sabah namazı” olarak karşılamak da yanlıştır.

Akşit Göktürk’ü izleyerek söylersek “okur, metnin ortak yazarıdır.” Bu da okuduğu her metin karşısında ona bir sorumluluk yükler. Bu sorumluluğun bir bölümü de metinde karşılaşılan sorunları, yanlışları saptamak ve dile getirmektir. Bir kitabı işi gereği okuyanlar, eleştirilerini, uyarılarını genellikle yazıyla dile getiriyorlar. Buna karşılık zevk için, öğrenmek için ya da merakını gidermek için okuyanlar genellikle sessiz kalıyorlar. Oysa bunların da bu ortaklığın gereğini yerine getirip gördüğü sorunlar ve yanlışlar konusunda yayıncıyı, yazarı, çevirmeni uyarmaları gerekir. Kitaplar biraz da böyle kurtulur hatalardan. Sayın Orhan’ın yazısı bu açıdan önem ve örneklik özelliği taşıyor.

Sözlerimizi bir özür ve bir teşekkürle bitiriyoruz: Rüya Mektupları’nı hazırlarken yaptığımız bu iki yanlıştan dolayı okurlarımızdan özür diliyoruz. Uyarısıyla bu yanlışlarımızı görmemizi sağlayan Abdullah Taha Orhan’a da teşekkür ediyoruz. Bununla birlikte, Sayın Orhan, başlamışken elindeki iki metni baştan sona özgün metinle karşılaştırarak okusa ve ulaştığı sonuçları paylaşsaydı “ortak yazarlık” sorumluluğunun gereğini tam olarak yerine getirirdi, demekten de kendimizi alamıyoruz.

 

N. Ahmet Özalp

Güncelleme Tarihi: 02 Mart 2018, 14:37
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20