Mutsuzluk katmerleşir bazen dilimizin altında

Bu çok beğendiğim roman hakkında bir incele­me yazısı yazarken söze Sabit Bey’le başlamam ge­rek sanırım. Yazar, onun için “Sabit, kaybolmuş bir çocuk gibi bakıyor dünyaya.” diyor. Dünyaya kaybol­muş bir çocuk gibi bakmak harika bir duruş olmalı.

Mutsuzluk katmerleşir bazen dilimizin altında

Önceleri, çok önceleri daha fazla inanırdım romanlara. Kahramanların gerçekten ya­şamadıklarını bilsem de içlerinden birisine âşık bile olmuştum. Halide Edip Adıvar’ın Sinek­li Bakkal’ındaki Peregrini’ye. Neydi acaba ondaki benim genç kız kalbimi etkileyen, yıllar yılı tahtını başka bir roman kahramanına kaptırmayan özel­lik? Sanatkârlığı mı? İnceliği mi? Yoksa mütevazı ve bilge duruşu mu?

Sinekli Bakkal’ı okurken, durduk yere Rabia ve Peregrini’nin aşklarının nasıl sonuçlanacağını me­rak etmiştim. Hiç yapmadığım bir şeyi yapıp kitabın son sayfasını okumuş ve yarım yamalak okumamın sonunda Peregrini’nin öleceğini sanmıştım. Sonra da roman boyunca hüzünlendikçe hüzünlenmiştim. Oysa onların hikâyeleri mutlu sonla bitiyormuş. Bu tatlı sürpriz hayatımın hiç unutamayacağım anlar­dan biri olmuştu. Peregrini’ye duyduğum özel his­sin sebebi belki de budur.

Leyla Karaca’nın ikinci romanı Kurt Ağzı’nın editörlüğünü yaparken sık sık Sinekli Bakkal’ı ve Peregrini’yi düşündüm. Uzun yıllar öncesine daya­nan hatırlayışımın nedeni iki eser arasındaki ben­zerlik değildi. Sadece bendeniz artık bir genç kız olmasam da Sabit Bey’e âşık olmuştum. Neden mi? Hakikaten bilmiyorum.

Bu çok beğendiğim roman hakkında bir incele­me yazısı yazarken söze Sabit Bey’le başlamam ge­rek sanırım. Yazar, onun için “Sabit, kaybolmuş bir çocuk gibi bakıyor dünyaya.” diyor. Dünyaya kaybol­muş bir çocuk gibi bakmak harika bir duruş olmalı. Harika, bir o kadar da tercih edilmemiş.

“Bilinçaltınız son derece bilgedir”

Sabit Bey dünyadan ve insanlardan öylesine korkar ki kendisini evine kapatır. Leyla Karaca, dünyanın onu bu denli korkutmasının nedenini çocukluk günlerinde ve evliliğinde yaşadığı gönül kırıklıklarına bağlar. İçindeki korkuları üzerinden atabilmesi ise asla bir tesadüf eseri olmayan bir karşılaşmayla başlar. Karşısına çıkan ve “Bilinçaltı­nız son derece bilgedir. Bütün soruların cevaplarını bilir. Ancak bildiğini bilmez.” diyen bir kitap, sokağa çıkamama arazlı Sabit’in kendi iç âlemlerine se­yahat etmesini sağlar. Yazar, üst benliğimizi Kuzey Kutbu’nun soğuk coğrafyasına, bilinçaltımızı güne­yin sıcacık iklimine benzetir onun küçük dünyasını ters düz eden bu kitapla. Kurt Ağzı’nda “Sabit, katı, sert ve kırılmaz buzlarla kaplı kendi kutbundan gü­neye, sıcaklara doğru inen yolculuğunu da böylece başlatmış oluyordu.” şeklinde tarif edilir duyarlı ve kırılgan bir adamın içsel devrimi. Elbette güçlü bir aşk bu devrimin olmazsa olmazıdır da.

Sevda Dağı’nın eteklerinde kurulmuş küçük bir kasabada yaşıyorlar Kurt Ağzı’nın her biri diğerin­den güzel, aynı zamanda her biri diğerinden tuhaf kahramanları. Başlangıcını ve sonunu, kuruluşunu ve yıkılışını kestiremediğimiz bir dünyada takıntı sahibi olmamak galiba imkânsıza yakın bir hâldir. Kimimizin takıntıları hayatlarını kısıtlar, kimimi­zinkiler zarar vermese de hep bizimledir. Şaşkınlar Apartmanı’nın sakinleri Sabit Bey, Teyyare, Elmira da böylesi bir insanlık durumunun tam ortasındadır.

Sabit Bey’in arazı(?) tarafımızdan malum… Tey­yare yemek yemeyi, Elmira ise özellikle ellerini yıkamayı takıntı haline getirmiş. Biri yiyecekleri, diğeri birbirinden hoş kokulu sabunları görünce dayanamıyor. Biri yıkanmaktan yıpranmış ellerini, diğeri genişledikçe genişlemiş gövdesini saklama­ya çalışıyor. Elmira yalanlarla kirletilmiş bir dün­yanın nasıl temizleneceğini bilemediği için hijyene düşkündür. Teyyare’nin kiloları için ise yazar şöyle der: “Teyyare’nin fazla kiloları mutsuzluğunun ağır­lığıdır.” Kurt Ağzı’nı okurken, kurtlar sofrasındaki kuzuların -küskünlükten midir, tedirginlikten mi­dir bilinmez- takıntılarla kendi daracık dünyalarını daha da daraltmalarına içleniyor insan. En çok da onların canlarını yakanlardan davacı olmak istiyor.

Haziran, güneşli, aydınlık ve sıcacık çehresiy­le sökün ettiğinde, tabiat ve elbette bütün canlılar kıştan tamamen kurtulduklarının farkına varırlar. Bu nedenle olsa gerek yaşama sevincinin en güç­lü hissedildiği aylardan biridir Haziran. Şaşkınlar Apartmanı’na taşınan Haziran, Elmira, Sabit Bey ve Teyyare için yazın ilk ayında duyulan coşkuya ben­zer hisleri canlandırır. Her üç güzeller güzeli insan, Haziran’ın omuzlarına dokunuşuyla neredeyse aynı anda uyanır. Bazen hayatımıza giren bir kişi odamı­za dolan günışığına benzemez mi?

Aşk, zaman zaman bencil de kılar sahibini

Kurt Ağzı ücra bir Anadolu kasabasında yaşayan insanların yeknesak gibi görünen fakat içe doğru sayısız kereler katmerlenmiş dünyasını ele alan bir roman. “Haziran o anda bu küçük kasabadaki insanların birbirine ne kadar benzediğini düşündü. Genciyle yaşlısıyla hepsinin yüzündeki o sert ifade şu raftaki donup kalmış aslanın ifadesiyle ne kadar da benzeşiyordu. Buradaki hayatın ne kadar mat, renksiz, heyecansız olduğunu iliklerine kadar his­setti. İnsanların gülmeyen yüzlerinde açıkça oku­nan bir mücadelenin ilk harflerini okudu.”

Kurt Ağzı alegorik bir eser. Romandaki kişi ve yer isimlerinin neredeyse hepsi soyut birer kav­ramı simgeliyor. Elmira, Sabit, Haziran, Teyyare boşuna Sevda Dağı’nın eteklerinde yaşamıyorlar. Bu dağ eteklerini salladıkça onların da kalplerin­de sayısız kocaman ya da minicik sevda depremi oluyor. Onlar Şaşkınlar Apartmanı’ndan insana, dünyaya hatta kâinata şaşan gözlerle bakarlar­ken şaşkınlıkları ne insanların ne dünyanın ne de kâinatın umurundaydı belki de… Bu arada Elmira bir kuyruklu yıldızdan dünyamıza düşmüşçesine güzel ve incedir. Sabit Bey berberine dahi gideme­yecek, onu evinde ağırlayacak kadar evine sabit­lenmiştir. Teyyare hantal gövdesiyle uçamasa da tüyden hafif gönlüyle her zaman bulutların üzeri­ne yükselmektedir. Haziran’a gelince... Şaşkınlar Apartmanı’nın izbe havası ancak onunla aydınlığa kavuşmuştur.

Dünya üzerinde binlerce yılı devirmiş olan in­san nesli, artık emin ki aşk bazen bir kara büyüdür. Onun kesif bulutu üzerimizden kalkana dek ondan başkasını görmez olur gözlerimiz. Kurt Ağzı’nda romanın sonuna kadar okurun hangisi olduğu­na bir türlü emin olamadığı o karakter, Elmira’ya olan aşkını bir düzene koyamadığı, onunla baş edemediği için sevdiği kadını Kurt Ağzı’na düşür­meye kalkıyor. Dememiz o ki aşk, zaman zaman bencil de kılar sahibini. Böylece Leyla Karaca ro­manın akışında merak unsurunu zirvede tutmakla beraber, aşkın bencil yanını da göstererek aşk fel­sefesine dair bir ders vermekte bizlere…

İç âlemlerimizden gelen işaretlere kulak verelim

Kurt Ağzı’nda sevgili Karaca, zaman zaman kendisini hissettirir fakat bu hissettiriş roman­tiklerinkine benzemez. Postmodern bir kendini gösterme halidir yazarın içinde bulunduğu ve bize hissettirdiği hâl. Okur, satır aralarında ummadığı bir anda onunla karşılaşınca içinden yazara bir te­bessümlü merhaba diyesi geliyor: “Ama gelin gö­rün ki, kitaba göre bedenin bütünlüğünü sağlayan güç bilinçaltının ta kendisiydi. Ayrıca tırnaklarımı­zı ve saçlarımızı uzatan, kalbimizin muntazaman atmasını sağlayan, sindirim sistemimizi çalıştıran güç bilinçaltıydı, yedi yirmi dört iş başındaydı ve daima hayata yönelik bir çalışma içindeydi. Biz onun bu sessiz çalışmasını bilinçli zihnimizle algı­layamasak da o her daim iş başındaydı.”

Halk şiirindeki bilge duruş yazarı çokça etkile­miş olmalı. Genellikle ümmi olan halk şairlerinin dizeleri ya da söyleyeni dahi belli olmayan anonim dizeler hakikate ne kadar da yakındır çoğu kez. Yunus Emre’nin “Âlimler ulemalar medresede bulduysa ben harabat içinde buldum ise ne oldu?” diye andığı evrensel hakikatlere felsefe kökenli Leyla Karaca da bigâne kalamamış. “Karşıdaki çıplak tepelere, Sevda Dağı’na baktı. Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır, bugün posta günü canım sıkılır… Diline bir Kayseri türküsü doladı. Mevlâ’m kanat vermiş uçamıyorsun. Bu nefsin elinden kaçamıyorsun. Ruhsati dünyadan geçemiyorsun. Topraklar başına vay deli gönül… Yalnızlığın bir bedene büründüğü çıplak yollarda yapayalnız yü­rüdü. İsteksiz ve yorgun sonbahar güneşi bezgin yüzünü asmaya başladığında Teyyare de birkaç parça erzak alıp evin yolunu tutmayı düşünüyor­du.”

Bilinçaltımız bizim gizli hazinemiz, varlığın ve yokluğun karakutusu hükmünde. Kâinatın bütün sırları bilinçaltımızda gizlenmiş. Hacı Bektaş Veli, “Her ne ararsan kendinde ara” derken dış dün­yaya bakmaya meyilli gözlerimizi -ki onlar özü görmekte son derece kifayetsizdir eğer manayı keşfetmezlerse- iç âlemlerimize yönlendirmiş­ti. Leyla Karaca da Kurt Ağzı’nda okurun maddi manevi bütün algılarını alt benliğine yönlendir­meyi hedeflemiş. Her ne kadar Elmira olanca safiyaneliğiyle İlbey’e “İlbey, nasıl kurtulacağız bu yalanlardan?” diye sorsa da aslında bütün so­rularımızın cevabı içimizde gizli. Yeter ki tertemiz su gözelerini anımsatan iç âlemlerimizden gelen işaretlere kulak verelim.

Sinekli Bakkal’da Peregrini’nin akıbeti beni en­dişelendirmişti ve dayanamayıp romanın sonuna bakmıştım. Kurt Ağzı’nda da Sabit Bey’in olanca zarafetine rağmen sevdiği kadını ve kendini kor­kunç, aynı zamanda da ölümcül bir kurtağzın­dan kurtarıp kurtarmayacağını merak etsem de alışkanlığıma ve prensiplerime uyup kitabın son sayfasına gitmedim. Bilmem başka okurlar bunu yapacaklar mı? Fakat eğer yaparlarsa onları yine bir sürpriz karşılayacaktır emin olunuz. Karşılaş­tıkları sürpriz acı mı olacak, yoksa tatlı mı? İşte bunu söylemeyeyim de sevgili yazarın kurgusuna ihanet etmemiş olayım. Okurlar arasında genç kızlığında Peregrini’ye meyletmiş benim gibi bir başkası olursa bakalım o da etkilenecek mi bu sürprizden?

“Ah incelik nerdesin?” diye soran yazara şöy­le diyeyim en son söz olarak; ben o inceliği Sabit Bey’in güzel kalbinde gördüm. Ve pek beğendim doğrusu…

Hatice Eğilmez, “Mutsuzluk katmerleşir bazen dilimizin altında”, Bilimevi Kadın dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2019, sayı 8.

Güncelleme Tarihi: 07 Nisan 2019, 11:34
banner12
YORUM EKLE

banner19