banner17

Mustafa Sabri Efendi’den Mehmet Akif’e bir hatırattan yâdımda kalanlar

Mustafa Sabri, baştan beri Akif’e ve onun sanatkâr yapısına hayrandır. Şiirlerini fevkalade bulur ve onları çok sever. Akif Bey’in hangi şiiri güzel değildir ki, Allah onu şair yaratmış, Namık Kemal’in İsmail Safa için söylediği “şair-i maderzad” sıfatının Akif için daha uygun olacağı kanaatindedir. Mustafa Gülali yazdı.

Mustafa Sabri Efendi’den Mehmet Akif’e bir hatırattan yâdımda kalanlar

Üstad Ali Ulvi Kurucu’nun hazine değerindeki Hatıralar’ı edebiyat tarihimiz açısından olduğu kadar yakın dönem Türkiye tarihi, siyaseti ve sosyolojisi açısından da çok büyük öneme sahip. Ertuğrul Düzdağ’ın üstadla on yıl boyunca kâh Medine’de kâh İstanbul’da yüz yüze görüşmek ve yetmiş beş saati bulan konuşmalarını kasetlere kaydetmek suretiyle meydana getirdiği dört ciltlik eser, roman tadında upuzun bir nehir söyleşi. Eser, tarihten sonsuzluğa akıp giden bir nehir gibi sizi derelerden tepelerden, köylerden şehirlerden, devirlerden diyarlardan geçirerek insanda muazzam bir dinî, tarihî ve edebî zevk uyandırıyor. Sade bunlar değil; acı, elem, gözyaşı; ders, ibret, nasihat; sevgi, aşk, muhabbet yağmurlarıyla da sırılsıklam ıslatıyor.

Bu hatırattan yâdımda kalıp da hisseme düşenler şunlar:

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi

Orta boylu, beyaz tenli, nur simalı, mütebessim çehreli, latif ve narin bir zat. Alçak gönüllü bir baba adam… Osmanlı’nın son şeyhülislamı. Bir zamanların hızlı İttihatçısı, sonraları İtilafçısı. Ehl-i muhabbet, dost, arkadaş canlısı bir şahsiyet. Sırf sohbeti koyulaştırmak için partiden arkadaşı Hamdi Topbaş Bey’in duman tüttürmesine dahi göz yuman hatta onu bu yönde teşvik etmekten bile geri durmayan bir âlim. “Efendim, dua ediniz de bunu bırakayım.” diyen Hamdi Topbaş Bey’e kahve söyleyerek “Hele şimdilik dua edinceye kadar iç de sonrası Allah kerim…” diyecek kadar da ehl-i keyif…

İşte bu sohbette itiraf ediyor geçmişte kalan particilik/fırkacılık yıllarına ait hatalarını Mustafa Sabri Efendi: “Yahu, Hacı Bey!” diye başlıyor konuşmasına: “Biz bilemedik, biz ne saf adamlarmışız! Hâlbuki bu işler belalı adam istermiş. Kolayca aldanıyorduk. Herkese hüsnizan ediyorduk. Kimseye kötü diyemiyorduk.” Bir başka zaman da şunları söyler: “Baktık ki bizim partiye (Hürriyet ve İtilaf Fırkası) gelenlerin de İttihatçılardan farkı yokmuş. Hemen ekserisi şahsî hırslar ve menfaat saikasıyla hareket ediyorlarmış.”

Hamdi Topbaş Bey’i İttihatçılar takip ediyor. Yakalamak yahut öldürmek için. Kendini zor atıyor Şeyhülislamlık makamı olan Meşihata. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, onu dairesinde perdenin arkasına saklıyor. İttihatçılar, ziyaret süsüyle makama gelip oturuyorlar; hâl hatır sorarken de etrafı kolaçan ediyorlar ama Hamdi Topbaş Bey yok! Şaşırıp kalıyorlar. Meğer perdenin gerisinde dışarıya, dairelere açılan gizli bir yol varmış. (Bu, Kanuni’den beri bir usulmüş Osmanlı’da. Pek çok defalar bu yol kullanılırmış. Özellikle de önemli olay ve zamanlarda.) Şeyhülislam o gün dostu Hamdi Bey’in ölümden kurtulmasına vesile oluyor.

Hamdi Topbaş Bey, bu iyiliği ömrü boyunca unutamaz. Minnettarlığını dile getirdiği bir gün Şeyhülislam da onun iyiliklerini hiç unutamadığını söyler. Özellikle de Sultan Vahdettin’e yaptığı şu iyiliği:

Mustafa Sabri Efendi, yurt dışında sürgün hayatı yaşayan Sultan’ı görmek için Romanya’dan kalkıp Viyana’ya gider. O sırada Hamdi Topbaş Bey de oradadır. Ona Sultan’ın beş parasız kaldığını ve yokluk, yoksulluk içinde perişan olduğunu söyler. Gümülcineli İsmail isminde devrin yaman mı yaman, aktör ve rolcü bir şahsının Sultan’a gelerek dava arkadaşlarının çok zor durumda olduğunu söyleyerek kendilerinden yardım talep etiğini aktarır. Sultan da saftır, her gördüğüne kanar, her denilene inanırmış. Adam kendini acındırınca Sultan kendi derdini unutup adamın derdine düşmüş ve yanında bulunan son beş yüz altını çıkarıp vermiş.

Mustafa Sabri Efendi, padişaha “Aman, ne yapmışsınız efendim?” deyince Padişah da “Ne yapayım Şeyhülislam Efendi? Adam öyle şeyler söyledi ki dayanamadım!” cevabını verir.

Mustafa Sabri Efendi, arkadaşından ne yapıp edip bu parayı Gümülcineliden almasını rica eder. Hamdi Topbaş Bey de bir yolunu bulup partili yıllardan kalma kara gün dostluğuna(!) sığınarak adamla görüşür. Hâl hatır, hoş sohbetten sonra konuyu asıl mevzuya getirir ve eski dostluk, muhabbet hatırına parayı iade etmesini zira halifenin çok zor durumda olduğunu söyler. Adam “O, koskocaman halifedir, bulur yolunu yahu!” mavalını okur. Bunun üzerine Hamdi Topbaş Bey “Sen düpedüz halifeyi soymuşsun be adam!” deyip tabancasını dayar Gümülcinelinin göğsüne: “Ya parayı ya canını?” der. Neye uğradığını şaşıran Gümülcineli kalan parayı çıkarıp verir. Hamdi Topbaş Bey, on altın eksiğiyle bütün parayı alıp padişaha getirir.

Şeyhülislam’ın Sultan Vahdettin’le ilgili şu sözleri de çok etkileyicidir:

“Evladım! Sultan’ın parası yoktu. Yanına devlet hazinesinden bir şey alıp götürmemiş, elinde bulunanları da iade edip gitmişti. Bunların iade makbuzları sonra bulundu. Hâlbuki birkaç mücevher alıp gitseydi kendisi de çocukları da hayatları boyunca rahat ederlerdi. İşte Osmanlı’nın büyüklüğü budur. Ondan sonra gelenlerin sürdüğü saltanata bakılırsa bu daha iyi anlaşılır…

Ailesi kalabalıktı, rahatsızdı, ilaç, doktor masrafı vardı. Bir de İbrahim Temo gibi asalaklar gelirdi. Zalim adam, ihtiyaç içindeki masum, mazlum Sultan’ın parasını çalmıştı… Maalesef, Sultan’ın cenazesinde bulunamadım, Romanya’da idim. Cenazesi Müslümanların yardımlarıyla kaldırılabilmiş. Alacaklılar neredeyse cenazenin defnine bile mani olacaklarmış. Çok teessüf edilecek hâller…”

Mustafa Sabri Efendi’nin gurbette başına gelenler çok acıklıdır. Bunları anlatırken de kadere rıza göstererek büyük bir metanet sergiler. Hocanın hanımı Şeyhülislam Vekili Asım Efendi’nin kızı olur. Zengince bir aileye mensup. Ziynetlerini satıp Romanya’da bir ev almışlar. Fakat eş, dost, akraba, Müslüman kimseler pek olmadığından orada çok kalamazlar. Nispeten daha iyi durumda olan Yunanistan’a geçerler. Hem niyetleri burada biraz da talebe okutmak, hayır hasenatta bulunmak ve Yarın isimli bir gazete çıkarmak. Sınırdaki köylüler ve çiftçiler vasıtasıyla da gazetenin Türkiye’ye girmesini sağlayarak millete hizmet etmek ister.

Romanya’daki evi kiraya verirler fakat tanıdık kimse olmadığı için kiraların alınması hususunda zorluk yaşarlar. Eski bir İttihatçı olan ve sadece Türkiye tarihi açısından değil, aynı zamanda Arnavutluk ve Romanya tarihi açısından da çok önemeli bir figür olan İbrahim Temo, hocanın sırrına vakıf olup kendisinin eve sahip çıkmak ve kiraları almak konusunda yardımcı olabileceğini söyler. Kabul ederler. Önceleri çok büyük yardımları olmuş Hocaefendiye. Kiraları alıp her ay düzenli olarak gönderiyormuş. Ne var ki bir zaman sonra paralar kesilmiş. Sebebini araştırmışlar, Romanya’ya gidenlerden birine tembih etmişler. Öğrendikleri şey başta Hocaefendi olmak üzere herkesi şaşırtmış. İbrahim Temo, hocanın imzasını taklit ederek evi bir başkasına satmış. Koskoca bina, bir sahtekârın düzenbazlığıyla elden çıkmış.

Sansürden dert yanıyor

Mustafa Sabri Efendi, dobra bir insan. Mücadeleden kolay kolay kaçmaz. Haksızlık karşısında susmaz. Sevdiği insanlar da olsa bildiğini söylemekten geri durmaz. Söyledikleri zülfüyâra dokunur mu dokunmaz mı umurunda olmaz.

Sultan Abdülhamid devrindeki sansür ve istibdattan oldukça mustarip. Ne ilmî ne fikrî hürriyetin olduğunu söyler. Devrin önemli simalarından Naim Efendi yazdığı makalede, Şafii mezhebinin diğer mezheplere nispeten daha ilmî olduğunu ve hadis-i şeriflere daha fazla dayandığını iddia edince Mustafa Sabri Efendi cevabî bir makale kaleme alır. Makalede İmam-ı Azam ve talebelerini, eğitim anlayışlarını, dayandıkları kaynakları vs. ilmî usullerle anlatmaya çalışır. Ne var ki ümmet-i Muhammed arasında ihtilaf fitnesi körüklenir endişesiyle dönemin sansür engeline takılır. Buna çok üzülür. Bunun bir “istibdat” olduğunu söyler.

İttihatçılardan kaçarken

Eski bir İttihatçı olan Mustafa Sabri Efendi, partiyi bırakıp Hürriyet ve İtilaf Fırkası tarafına geçer. Kısa bir süre sonra İtilafçıların da elle tutulur bir taraflarının olmadığı görür. Bir ara İttihatçılarla başı belaya girer. Yağmurlu bir gece yarısı, yatsıdan sonra Fatih Çarşamba’daki evini basarlar. Her ihtimale karşı hazırlıklı olan Şeyhülislam, ailesinin yardımıyla dama çıkar. Bu arada küçük kız, kapıyı çalanlara babasının evde olmadığını söyleyerek onları oyalar. Bir müddet geçince adamlar eve girip evin altını üstünü ararlar ama dama bakmak akılarına gelmez. Sonra da çekip giderler. Fakat Mustafa Sabri Efendi, eve girmez. Komşu binanın kereste dolu damına atlar. Oradan bacadan aşağı yarı iner, yarı düşer. Yüzü gözü kapkara. Keresteler içinde gecenin bir yarısı kapkara çehresiyle gözükünce genç bekçi, yüreği ağzına gelmiş gibi imdat çığlıkları basar. “Yavrum, dur, korkma, ben komşu Mustafa Hoca’n.” dese de nafile. Genç “Kim olursan ol, burada ne arıyorsun, git buradan.” deyip bağırmaya devam eder. Çaresi yok, Mustafa Sabri Efendi odadan çıkar. Yağmur devam ediyordur. Gidecek başka bir yeri de yoktur. Oralarda bir yerde tahtaların altında kuytu bir yer bulup sabah ezanına kadar sızar. O zaman anlar gecelerin ne kadar uzun ve bitimsiz olduğunu. Kendisi gibi fıkıh dalında derinleşmiş, hem kadı hem de müftü olan 17. yüzyıl şairi Bosnalı Sabit’in o meşhur şiirini terennüm eder:

Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir

Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat

Şeyhülislam Romanya’ya kaçıyor

Mustafa Sabri Efendi, ezanlar okunup sokaklar kalabalıklaşınca kendini dışarı atar. İttihatçılar hâlâ sağda solda kendini arıyordur. Yakınlardaki bir medreseye girer, elini yüzünü yıkar ve abdestini alıp namazını kılar. Dışarı çıksa tevkif edilecektir. Bir hafta kadar burada gizlenir. Bakar ki bu böyle olmayacak, kaçmaya karar verir. En uygun yer Romanya’dır. Tanıdıklar vasıtasıyla evden yedek elbise ve vapur bileti aldırır. Gizlice kayıkla vapura geçer, kaptanla anlaşır. Aramalar dolayısıyla kömürlük kısmına saklanır. Vapur denize açılınca da temiz kıyafetlerini giyip güverteye çıkar. Güverte tanıdık bürokrat ve ilim ehli kişilerle doludur. Mahmud Esat Efendi, Yeraltı Camii İmamı Hafız Ali Efendi… Meğer bu ikisi Romanya Kralı Karol’un Bükreş’te yaptırdığı caminin açılışında konuşma yapmak ve Kuran okumak için davetli olarak gidiyorlarmış Romanya’ya. Birbirlerini görünce şaşırırlar, neden rıhtımda birbirlerini görmediklerine hayıflanırlar. Zannederler ki Mustafa Sabri de görevli heyetten. Hocaefendi hiç renk vermez.

Romanya’da hapiste

Mustafa Sabri Efendi Romanya’ya gider, Bükreş’te ikamet eder. Memnun kalınca bir süre sonra ailesini de buraya getirtir. Yıllardır ihmal edilmiş ve dinî yönden cahil bırakılmış akıllı, zeki Tatar gençlerine fıkıh usulü ve belagat dersleri vermeye başlar. Romanya Başmüftüsü Salih Efendi, Mustafa Sabri’den Kazan, Kırım, Rusya Müslümanları arasında büyük üzüntülere sebebiyet veren Musa Carullah’ın Rahmet-i İlahiye isimli eserine ilmî bir reddiye yazmasını istirham eder.

Kader bu, nereye gidersen seninle gelir. Bazen hevesi kursağında kor, bazen yeni kapılar açar. O yıllar İttihatçıların hayran olduğu Almanya, Romanya’yı işgal edip Bükreş’e kadar gelir. İttihatçı hafiyelere gün doğar, bakarlar ki Mustafa Sabri Efendi burada. Muhteremi derdest edip hapse atarlar.

Mustafa Sabri Efendi, hapishanede yapayalnızdır. Gelen yok, giden yok. Gel diyen de yok, git diyen de. Önceki tevkiflerden de biliyor hapishanelerin eser yazmaya müsait olduğunu. Aklına müftü efendinin ricası gelir. Hemen yazmaya koyulur reddiyeyi. Müftü efendi mutat ziyaretlerinde kendisine hem çamaşır hem kalem, kâğıt, kitap getirir. Geceli gündüzlü çalışarak eseri yazmaya muvaffak olur. Mesele müsveddeleri muhafaza etmek! Nasıl bastırılacak? Müftü efendi olmaz, onun da sıkıntıları var, o da güvende değil. Aklına ilginç bir şey gelir. Tenekecilik yapan bir Tatar genç vardır. Tarif eder müftüye. Kendisine dibi iki katlı olacak şekilde bir ibrik yapmasını söyler. Çok ince kâğıtlara yazılmış olan müsveddeleri ibriğin altına yerleştirip üstünü de lehimletir. Hoca nerede, ibrik orada. Herkes onu abdest için yanında taşıdığını düşünecek. Kim ne bilecek ibriğin hazine dolu olduğunu. İdam edilse dahi nasıl olsa bir gün bu ibriğin sırrı ortaya çıkacak. Hiç ayırmaz ibriği yanında hoca. 

İdam fermanını beklerken

Emir gelir, Hocaefendi İstanbul’a gönderilir. İki zabitle İstanbul’a gelirler. Zabitler hâlim selim, hocaya çok iyi davranır. Tercihi ona bırakırlar; Meclis’e mi yoksa Harbiye Nezareti’ne mi gitmeyi istediğini sorarlar. Hoca, şeytan gibi kurnaz ve zeki olan Talat Paşa’nın bulunduğu Meclis’ine gitmektense saf Enver’in Nezaret’ine gitmeyi tercih. Talat’ın istihzasındansa Enver’in idam kararı daha iyidir, der. Nezarette beş saat bekletilir. İçeride Enver Paşa ve heyet toplantı hâlindedirler. Verilecek hükmü bekler. Belki biraz sonra idam fermanı ilan edilecektir. Ölüp ölüp dirilir Mustafa Sabri Efendi. O beş saatlik süreyi ömrü boyunca hiç unutamaz. Dualar eder, namazlar kılar. Yaptığı ibadetten büyük zevk alır. İhsan derecesine varan ruh hâli içindedir. Büyük bir tartışmadan sonra Enver Paşa, idamdan vazgeçer, sürgüne gönderilmesine karar verir. Tercihi de kendisine bırakır. Ya Sinop ya Gemlik. Hoca Gemlik’i tercih eder. İbrik hâlâ hocanın elinde…

Elmalılı Hamdi Efendi’yi takdir ediyor

Mustafa Sabri Efendi, ilmî alanda olduğu kadar genel kültür alanında da çok derin biridir. Sohbetleri zevkli ve çeşitlidir. Şahıs, düşünce, tarih, edebiyat, felsefe, tasavvuf konularında da oldukça derinlikli bilgiye sahiptir.

Elmalılı Hamdi Efendi’yi tanır ve ona büyük değer verir. Onun ilmine ve çalışkanlığına gıpta eder. Hangi mesele olursa olsun kendisine verildiğinde üstesinden mutlaka geleceğini söyler. Hamdi Efendi’den Fransızcasını biraz daha ilerletmesini ister. Çünkü ondan tercemeler isteyecektir. Hamdi Efendi de altı ay kadar çalışıp Fransızcasını ilerletir ve Fransızca felsefe tarihi olan Metalib ve Mezalib isimli eseri terceme der. Eser, başta Mustafa Sabri Efendi ve İhsan Efendi olmak üzere devrin ileri gelenleri tarafından takdirle karşılanır. Hele baştaki mukaddime ve dibace kısımları âlimane ve arifane olması yönüyle büyük beğeni toplar. Mustafa Sabri Efendi bu hususta der ki: Pek çok kimse terceme eder ama terceme ettiği şeyi bilmez ve anlamaz. Esere vukufiyet sağlayamaz, onun ruhuna giremez. Fakat Hamdi Efendi başka; o, neyi terceme ettiğini bilir, bildiğini de iyi bilir; tenkit eder, tahlil eder, meselede derinleşir. Ferid Bey gibi değildir. O güzelim şiirlerin, konuşmaların sahibi, Vahdet-i Vücud diye bir eser yazmış ama vahdet-i vücudu kendisi anlamamış. Vahdet-i vücudun dinimize aykırı tarafı panteist yönleridir. Her iki hoca efendinin de üzerinde ittifakla söylemeye çalıştığı şey şudur: Allah ile kul, halık ile mahlûk bir olamaz. Allah’tan başka hiçbir şey yoktur, demek Allah baki, her şey fanidir demektir. Bunu farklı şekillere büründürmek, bütün her şeyin esasında Allah olduğunu, Allah’ın eşyanın ruhuna girip farklı şekillerde tezahür ettiğini, hulul ve ittihadın hak olduğunu söylemek İslam’la bağdaşmaz. Tasavvuf, Allah’ın rızasında fani olmak suretiyle baki olmaktır, Allah olmak değil.

Sultan Vahdettin İngiliz zırhlısıyla Mısır’ın İskenderiye şehrine giderken yanında devrin çok önemli simaları da vardır: Mustafa Sabri Efendi, oğlu İbrahim Sabri, Refik Halit Karay, Feylesof Rıza (Tevfik), Zeynelabidin Efendi ve daha başkaları… Uzun yolculuktan sonra İskenderiye’ye varırlar. Gemi rıhtıma yanaşır yanaşmaz görülmedik bir hadiseyle karşılaşırlar. Nasıl ve ne zaman toplandıkları belli olmayan ateşli bir kalabalık, gemiden inen padişah ve beraberindekileri çürük yumurta ve domates yağmuruna tutarlar. Elbiseler, üst baş, her taraf berbat olur. Heyet neye uğradığını şaşırır. Saldırıyı Ankara hükumetinin mi, Türk konsolosluğunun mu organize ettiği yoksa kendiliğinden mi geliştiği konusu bir türlü aydınlatılamaz.

Şerif Hüseyin ve Sultan Vahdettin

Bu kötü nümayiş, yolcularda tatsızlık yaratır. Buna rağmen İskenderiye’de kalmaya karar verirler. O zamanlar Osmanlı’ya başkaldırmış olan ama artık Hicaz Emiri diye bilinen Mekke Emiri Şerif Hüseyin durumdan haberdar olur ve Sultan ve arkadaşlarını Haremeyn’e davet eder. Şerif Hüseyin kurnazdır, hayrına bu iyiliği yapmaz. Aslında o, koca Halifeyi/Sultan’ı ve Şeyhülislam’ı ayağına getirterek hem kendisine sığınmış havası oluşturmak ve hem de aynı zamanda böylece emirliğine meşruiyet sağlamak derdinde.

Heyet önce Cidde’ye varır. Müthiş bir kalabalık vardır. Her taraf çiçeklerle, hediyelerle hatta yollara bile halı döşenmiştir. Şerif Hüseyin, “Aziz iken zelil olmuş, gurbete düşmüş kimselere ikramda bulunun.” hadis-i şerifini söyleyerek insanları toplanmaya ve ikramda bulunmaya teşvik etmiş. İlk görüşmelerinde sarf etmiş olduğu sözler Şerif’in suçluluk psikolojisini ifade eder türdendir: “Padişahım, ben Türk’e, Osmanlı’ya isyan etmedim. Ben zulme isyan ettim. Size de vatanı dar eden… eşirraya isyan ettim…”

İkamet etmek üzere Cidde’den Mekke’ye giderler. Görülmemiş izzet ve ikramdan sonra umre yaparlar. Bu sırada Feylesof Rıza’nın Harem-i Şerif’in alanını ölçerek Harem’e kaç kişinin sığabileceğini hesaplaması dikkatlerden kaçmaz.

Yaz mevsimi gelince çöl sıcakları iyiden iyiye bastırır. Sıcaklık gölgede 50 derece yakındır. Katlanılacak gibi değildir. Emir Hüseyin, bir ikramda daha bulunur ve heyeti 2600 rakımlı Taif’e davet eder. Sıcaklık İstanbul’daki gibidir hatta belki daha da serindir. Ortalama 26, 27 derece.

Emir Hüseyin, bütün bu davet ve ikramlarla İngilizlerin yönlendirmesiyle kendini halife ilan etmeye hazırlanıyordur. Kimse bunun farkında değil. Sultan da. Bir Mustafa Sabri Efendi hariç. Şeyhülislam huzursuzdur. Ortada bir İngiliz Ali Cengiz oyununu sezer fakat nasıl söyleyeceğini bilemez. Bir yolunu bulup tereddütlerini Sultan’a iletir. Sultan saf yapılı biri olduğu için önce böyle düşünmez. Sonra Şeyhülislam’ın ısrarlı konuşmaları devam edince “Efendi, ben böyle gizli kapaklı işlerden, dolaplardan bıktım. Gidelim diyorsan gidelim.” der. İzzet ve ikramları daha fazla kabul etmeyerek hatta hac farizasını bile ifa etmekten vazgeçerek Hicaz Yarımadası’ndan ayrılıp İtalya’ya giderler.

 Âteşîn Bir Zekâ: Mustafa Kemal Paşa

Sultan, Mustafa Kemal’e çok güvenir. Bunun için Anadolu’ya kimin gönderileceği hususunda tereddütsüz onu düşünür. Fakat Mustafa Sabri Efendi, buna itiraz eder. Bir gece yarısı Sultan’la uzun uzun musahabe ederler. Şeyhülislam, Anadolu’ya bir başka paşanın gönderilmesini ister. Çünkü ortada sadece saltanat, vatan meselesi yoktur; doğrudan doğruya din meselesi vardır. “Siz halifeyseniz ben de şeyhülislamım efendim, benim de Allah’a karşı sorumluluğum vardır. Din giderse her şey gider.” diyerek daha hassas olunması gerektiğini söyler Sultan’a. Bu sözlere çok müteessir olan Sultan, boşuna suizan edilmemesini, daha önceki yolculuklarında da Mustafa Kemal’i gözlemlediğini, onun “âteşîn bir zekâ”ya sahip olduğunu defaatle tekrarlayarak ve bunun için de güvenirliğinden şüphe duymadığını söyleyerek Şeyhülislam’ı nazik bir dille uyarır ve reddeder. Sonra Ziya Paşa’nın şu mısraını mırıldanır:

“Herkesin maksudu bir amma rivayet muhtelif.”

Bu mısralar okunurken şafak sökmüş ve horozlar ötmeye başlamıştır.

“Olanlar Oldu Bize” isimli hatıratında Sultan’ın, horozları dinlediği kadar kendisini dinlemediğinden yakınır Şeyhülislam. Sultan, kalem erbabı Şeyhülislamdan öteden beri hatıra yazmasını istemektedir. Bir gün hatırat yazdığını öğrenince merak eder ve onları okumak istediğini söyler Şeyhülislama. O da hatıratını Sultan’a verir. Sultan, eseri baştan sona okur, birlikte yaptıkları muhavereleri ve müellifin kendisiyle ilgili yakınmalarını okuyunca “Dost sözü insana çok dokunurmuş.” diyerek emsalsiz bir üzüntüye tutulur.

Mustafa Sabri Efendi Mısır ulemasıyla anlaşamaz

Mustafa Sabri Efendi, dönemin pozitivist Batıcı aydınlarına ateş püskürür. İddialarına cevaplar verir, eserler yazar. Ona göre Mısır uleması Batı karşısındaki maddi ezikliği ve mağlubiyeti manevi alana da taşımış, kendini her yönüyle batılı fikir ve zihniyetlere teslim etmiştir. Muhammed Abduh, daha sonraları Ezher’in başına geçecek olan Ferid Vecdi ve arkadaşları bunlardandır.

Ali Ulvi, Mustafa Sabri Efendi ile Muhammed ve arkadaşları üzerinde sohbetler, tenkitler yaparken bir ara şunları söyler: “Efendim, Abduh, Batılı aydınları etkileyeyim, safıma çekeyim derken sanki kendisi onlardan etkilenmiş ve kendisi onların safına geçmiş gibi.”

Bunun üzerine Mustafa Sabri Efendi, onu tebrik eder, aynen böyle olmuştur diye de tasdik eder. Hatta Abduh için Batı hayranı olduğunu ima ederek şunu da söyler: “Yanı başındaki Mekke’ye ömrü boyunca gidememiş de Paris’e senede iki defa gidermiş.”

Servet-i Fünun şairlerinden Hüseyin Siret Özsever’in tanıklığı

Ali Ulvi Kurucu, Mısır’da Mustafa Sabri Efendi’nin ziyaretine gelenler arasında ünlü şair ve edebiyatçı Hüseyin Siret’in (1872-1959) de olduğunu söyler. Siret’in Mustafa Sabri’ye büyük bir hayranlığı vardır, bunun için sık sık ziyaretine gidip onunla sohbet eder.

Bir defasında Tanzimat Dönemi’nin kudretli edipleri Namık Kemal ve Ziya Paşa’dan söz açılır. Mustafa Sabri şunları söyler:

“Bunlar, cihan devletinin yetiştirdiği kimseler; okuyan, çalışan insanlar. Ziya Paşa dediğiniz insanın her mısraı dillere destan olmuştur. Terkib-i Bend ve Terci-i Bend oturarak keyif çatarak yazılmış eserler değil. Büyük mütalaalar neticesinde, ilim ve irfanla kaleme alınmıştır…”

Bu sözler üzerine Hüseyin Siret, Bereketzade İsmail Hakkı’nın kendisine anlattığı bir hatırasını aktarır Mustafa Sabri Efendi’ye. Bereketzade, Namık Kemal’in dostudur, ona büyük değer verir. Namık Kemal Bey itibarlı sürgün mutasarrıflık görevini ifa ederken Abdülhamid’den müsaade koparıp adaya onu ziyarete gider. Bahçede birlikte gezinirken hoşuna gideceğini tahmin ettiği bazı beyitler okur. Namık Kemal de “dört lisanda sanki okumadığı şey kalmamış gibi” o şairlerin başka şiirlerinin de bulunduğunu söyleyerek: “Sorma yahu Bereketzade, eslaf o kadar güzel şeyler söylemişler ki bize söyleyecek bir şey bırakmamışlar.” demiş.

Namık Kemal’in hayali

Bereketzade İsmail Hakkı, Namık Kemal’in bir hayalinin olduğunu onun dilinden aktarır. Onunla sohbet ederken Kemal’in şunları söylediğini rivayet eder: “Şu beyti yazdığım günden beri gönlümün bir emeli, benim bir hayalim var. Fakat o hayali gerçekleştirmek zor olacak.”

Berekezade “Efendim, hangi beyit?” diye sorar. Kemal, meşhur Hürriyet Kasidesi’ndeki o beyti okur:

Biz ol âlî-himem erbâb-ı cidd ü ictihâdız kim
Cihân-gîrâne bir devlet çıkardık bir aşîretden

Beyti okuduktan sonra Namık Kemal, cihan devletinin kurucusu olan ecdat hakkında bir şeyler yazmak istediğini fakat buna kudretinin de ömrünün de kifayet edemeyebileceğini belirtir. Fatih Sultan Mehmet ile ilgili bir araştırma yaparken rastladığı vesikanın kendini korkuttuğunu ve hayrete düşürdüğünü ifade eder. Fatih ile hocası Molla Gürani arasında geçen bir muhavere Namık Kemal’i derinden sarsar. Şöyle ki:

Bir gün şehzade Fatih, yatsıdan sonra hocası Molla Gürani’den ders okuyup yatmak üzere müsaade alıp odasına çekilmiş. Hocası gece teheccüde kalkınca Fatih’in odasının ışığının yandığını fark etmiş. Merak edip kapıya kadar gitmiş ve sormuş: “Hayırdır inşallah şehzadem, rahatsız mısınız?”

Fatih: “Hayır hocam, iyiyim, uykum gelmedi, ders çalışıyorum.” demiş.

Hoca, izin isteyip odaya girmiş, bakmış ki yatağın üzerinde, rahlede, yerde, her tarafta derse ait olmayan haritalar, resimler, planlar, müsveddeler var.

Bunun neler olduğunu sorar öğrencisi şehzadeye. Şehzade de, bunun bir sır olduğunu ve kimseye söylememesini rica eder.

“Hocam, sahabe-i kiramdan beri Konstantinopolis Müslümanlar tarafından kuşatılır da neden alınamaz? Orayı fethetmek için ne yapmak gerekir? Şimdi onu düşünüyorum. Hatırıma bazı şeyler geldi, onları kaydediyordum.”

Molla Gürani der ki: “Şehzadem, o mübarek şehri alan kişinin benim talebem olması benim için de büyük şereftir. Bu müjdeyi veren zat, Muhammed Mustafa’dır. O ki vahiyle konuşur. Peygamber-i Zişan, cahil bir kumandanı övmez, cahil bir kumandan da zaten böyle bir fethe mazhar ve muvaffak olmaz. Önce ilim tahsil etmek gerekir. İlimsiz fetih olmaz. Önce şu derslerine çalış, icazetini al ve fethe o vakit çık.”

Namık Kemal araştırmaları neticesinde rastladığı bu anekdotu dostu Bereketzade İsmail Hakkı’ya aktardıktan sonra şunu söyler: “Bu insanların tarihçe-i hayatları nasıl yazılır?”

Namık Kemal’in Yavuz Sultan Selim’e hayranlığı

Namık Kemal, Yavuz Sultan’a özel bir muhabbet duyar. Osmanlı’yı, sultanlarını, Fatih’i pek sever ama Yavuz onun yanında daha bir başkadır. Yavuz sadece Osmanlı’nın değil Namık Kemal’in “gönlünün de sultanı”dır.

İsmail Hakkı Bey, onu hangi yönüyle daha çok sevdiğini sorunca Kemal şu cevabı verir: “Efendim, büyük ecdadımız, padişahlarımız, cihangir devletimizin sultanlarıdır. Yavuz ise bunların tacıdır. Ben Yavuz’un her şeyini severim. Yavuz Sultan deyince içimde bir heyecan fırtınası dalgalanmaya başlar.”

Namık Kemal Osmanlı sultanlarına özellik de Yavuz ve Fatih’e dair sevgi ve hürmetini eserlerine konu etmiştir. Evrak-ı Perişan kitabıyla ve Kabr-i Selim-i Evveli Ziyaret isimli kırk altı mısralık şiiri bunlardandır.

Hüseyin Siret, Mustafa Sabri Efendi ile yaptığı sohbetlerde onun Namık Kemal’den pek çok şiiri ezbere okuduğunu hem de kendisinden daha güzel okuduğunu söyler.

Menakıp kitaplarında geçecek bir davranış

Mustafa Sabri Efendi, Darülfünunda dinler tarihi üzerine bir konferans dinlemiş. Konferansı veren, Zeki Bey isminde genç bir Darülfünun hocasıymış. Hocanın ilmine, muhakeme ve mukayesesine hayran kalmış Mustafa Sabri Efendi. Kim olduğunu merak etmiş. Sorup soruşturmuş. Küçük Hamdi Efendi’ye de sormuş. Hocası Kayserili Mahmud Hamdi Efendi’den dolayı kendisine Küçük Hamdi denilen Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır da hemşehrisinin faziletli biri olduğunu söyler.

Mustafa Sabri, hocanın medenî durumunu sorar. Evlenecek kadar maddi durumunun iyi olmadığını, dul annesiyle birlikte bekâr yaşadığını öğrenince Küçük Hamdi’ye “Bizim küçük kızı kendisine versek acaba beğenip alır mı, razı olur mu?” diye sormuş.

Elmalılı Hamdi Efendi, bu soruya çok şaşırır. Bunun bir lütuf ve alicenaplık olduğunu Zeki Bey’in memnuniyetle kabul edeceğini ifade eder. Mustafa Sabri Efendi, annesiyle ve senin hanımınla beraber gelip kızı istesinler. Adet yerini bulsun, der.

Fakat ortada ciddi bir sorun vardır. Bir, Zeki Bey’in fakirliği; iki, Şeyhülislam’ın hanımının merhum şeyhülislamlardan Asım Efendi gibi zengin bir ailenin kızı olması. Bunu hanımefendiye nasıl izah edileceği konuşulur.

Mustafa Sabri onu da hâllederiz, der. Kız istenir, bohça getirilir. Hanımefendi, bohçanın güzelliğine şaşırır ve: “Efendi, siz damat fakir dediniz ama baksanıza şu bohçanın zenginliğine ve güzelliğine!” demiş. Mustafa Sabri Efendi de bohçayı kendisinin aldığı demez, hiç renk vermez: “Maşallah! Eee! Hanım, parayla imanın kimde olduğu belli olmaz.” der. Düğün dernek yapılır, mesut bir yuva kurulur.

Aradan yıllar geçer. Fakat maddi durumundan bir şey değişmez. Hatta neredeyse daha da kötüye gider. Sürekli kayınpederine yük olduğu için de mahcubiyet yaşar. Bu üzüntüsünü de sık sık hanımına söyler. Damat Zeki Bey, Mekke’den döner. Döner ama fakirlik ve sefalet, yakasını burada da bırakmaz. Romanya’da sürgün çileleri içerisinde dertlenir. Sonunda yokluktan ve üzüntüden verem olur. Sonrası değişmez mukadderat…

Diğer damadı da Muhammed Ali Bey’dir. Mustafa Sabri Efendi onun da ölümüne tanık olur. Yıl 1939. Yer Mısır. Muhammed Ali Bey, istasyonda gazete okuyor. Aniden metro gelip onu altına alır. Zavallı damat, ezilerek, sürülerek feci şekilde can verir demir raylar altında.

Yaşadığı bunca acıya rağmen Mustafa Sabri Efendi’nin göstermiş olduğu sabrı, metaneti ve tevekkülü ancak büyük insanlarda görülebilen türdendir. Polisler, memurlar olay yerine gelip tahkikat yaparken vermiş olduğu soğukkanlı cevaplar hiç de damadı ölen bir kayınpeder olduğunu göstermez. Merhum, hep ümmeti düşünür, kendi acılarını ve sorunlarını gizlerdi. Onun bu hâli Namık Kemal’in şu mısralarını hatırlatmaktadır:

Bâis-i şekvâ bize hüzn-i umûmîdir Kemal
Kendi derd-i gönlümün billâh gelmez yâdına"

Ezher âlimlerinden ilginç bir istek

Son Osmanlı Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır’da hayat sürdüğü o zamanlar için herkes tarafından bilinmektedir. Özellikle de devrin Mısır uleması Şeyhülislam’ın kendi ülkelerinde bulunmasından büyük bir memnuniyet duyar. Bunu fırsat bilip hocayı sık sık ziyarete gider.

Bir gün bir grup ulema Mustafa Sabri Efendi’ye gelip bir ricada bulunur. “Efendim”, derler; “ Vaktiyle Maarif Bakanlığı da yapmış olan, son günlerde de Ayan Meclisi Reisliğinde bulunan Muhammed Heykel Paşa Hayat-ı Muhammed adıyla bir kitap yazdı. Bu kitap Fransız yazarların tesiriyle kaleme alınmış pozitivist ve rasyonalist bir eserdir. Kendisi de çok iyi derecede Fransızca bildiği için Fransızca eserleri takip etmekte pek zorlanmaz. Muhammed Heykel, bu eserinde mucizeleri reddediyor. Resulullah’ın (sas) Kuran’dan başka mucizesinin olmadığını söylüyor. Eser, aynı zamanda felsefi ögelerle dolu. Bizim ona reddiye yazacak kudretimiz yok. Gülünç duruma düşmekten korkuyoruz. Bunu ancak sizin gibi derin ilim sahibi bir zat yapabilir. Rica etsek bu yazara bir cevap yazıp iddialarını çürütür müsünüz? Ezher âlimleri, gülünç düşmekten korktukları kişileri   “fesliler” diye nitelendirmektedirler. Bu nitelendirme çok manidardır. Şapkanın henüz olmadığı zamanlardır. Batıcı ve alafranga tiplerin fesi tercih ettiği dönemler. O zamanlar Mısır’da gayrimüslim Araplar genellikle fes, Müslümanlar ise daha çok sarık takmaktadır. Bu tercih, iki kesimi birbirinden ayırt eden bir alamet-i farikadır.

“Üstad Benna’ya selam söyleyin”

Mustafa Sabri Efendi, bu rica üzerine bir tenkit yazısı kalem aldı. Makaleyi yazar ama bastıracak para yok.

İhvan-ı Müslimin lideri Hasanü’l-Benna bu durumu bir şekilde haber alır. Birkaç talebesiyle birlikte Şeyhüslislamı ziyarete gider. Bu, iki üstadın ilk karşılaşması, ilk tanışması. Yıl 1943.

Benna der ki: “Efendim, kitap yazmışsınız, bastırmak istiyormuşsunuz. Biz şimdiden iki yüz adet alalım. Parasını da peşin verelim ki bir faydamız olsun sizlere. Daha çok almak isterdik lakin imkânlarımız bu kadarına el veriyor; yokluk, yoksulluk, harp… İnşallah daha sonra yine alırız.”

İki üstad sohbet ederler, kitap hakkında konuşurlar. Kitabın ismi şudur: İki İman Arasında Kesin Söz, Gayba İnananlar ile İnanmayanların İmanı. Bir süre sonra Benna ve arkadaşları oradan ayrılır.

Ertesi gün Mustafa Sabri Efendi, bu ismin doğru olmadığı kanaatine varır. Gaybe inanmayanın imanı mı olur deyip ismi değiştirir. Bunun için de Ali Ulvi’yi gönderir Benna’ya: “Aman evladım, acele git, Üstad Benna’ya selam söyle, gözlerinden öperim. De ki Hocaefendi kitabın ismini şu şekilde değiştirdi: Gayba İman Edenlerle İman Etmeyenlerin Arasını Ayıran Kesin Söz

Mustafa Sabri Efendi ile Mehmet Akif’in görüşmeleri

Dostlukları eskilere dayanır. Daha Şeyhülislam olmadan önce Akif’le teşrik-i mesaileri olmuştur. Darülhikmeti’l-İslamiye’de Akif aza ve başkâtip, Mustafa Sabri azadır. Sonraki yıllarda Akif’in başyazarı olduğu ve kendisinin riyasetinde yayımlanan Sebilürreşad dergisinde Mustafa Sabri de yazılarını yayımlatmaktadır.

Yeni rejimin iş başına gelmesiyle birlikte iki kadim dost ayrılırlar. Mustafa Sabri yurt dışına çıkar, Romanya ve Batı Trakya’da Yarın gazetesini çıkarıp yeni rejim aleyhine yazılar yazar. Akif ve arkadaşlarının da kendisine katılıp birlikte mücadele etmeleri gerektiğini düşünür. Fakat Akif, farklı bir yol izler; başta Ankara’da olmak üzere ülkenin her karış toprağında fikriyle, zikriyle, şiiriyle, kalemiyle mücadelesini sonuna kadar sürdürür, her şeyin büsbütün kötüye gittiğini görünce de bir nevi gönüllü sürgünlüğe, Mısır diyarlarına, gider.

Mustafa Sabri Kahire’ye gelince Akif onu ziyarete gider. Hâlini hatırını sorup sohbet ederler. Sonraki yıllarda pek fazla görüşemezler. Aralarında dargınlık, kırgınlık yoktur ama uzaklık ve maddi manevi şartlar sık görüşmelerine mani olmuş. Akif Kahire’nin dışında ve güney taraflarında, Mustafa Sabri ise kuzey taraflarında yaşamaktadır. Aralarındaki mesafe yaklaşık altmış kilometre. O günün şartlarında bu mesafeyi kat etmek öyle kolay değildir.

İhsan Efendi ise Mustafa Sabri’nin Akif Bey’e kırgın olduğunu söyler.

Bir buluşmalarında Mustafa Sabri Efendi, Türkiye’deki yılları kasdederek Akif’e hitaben şunu söyler: “Akif Bey, beni yalnız bıraktınız. Yunanistan’da Yarın gazetesini çıkarırken gelip bana katılmanızı beklerdim. Alimallah, sizin şiirleriniz hasımlarımızı tarumar ederdi.”

Bu sitemlere karşılık Akif Bey, her zamanki tevazu ve edebiyle başını eğer, alnının terini siler ve şu kısa cevabı verir: “Efendim, vaktiyle yazacağımızı yazdık, memleket bu hâle gelmesin diye çırpındık durduk.”

Mustafa Sabri, Akif Bey’e Millî Mücadele yıllarında Mustafa Kemal’e neden destek verdiklerini de sorar. Akif Bey ise Anadolu Yunan ordusu tarafından işgal edilirken o hengâmede tercih yapacak durumlarının olmadığı cevabını verir.

Mustafa Sabri’nin oğlu İbrahim Sadri de bir görüşmelerinde Akif’e, Türkiye’de devrimler olurken neden kalemiyle mücadele etmediği yönünde ihsaslarda bulunur. Akif benzer cevabı ona da verir: “İbrahim Bey, ben yalan söylemem. Allah’ım şahittir. Yemin de etmem… Yeminim olsun ki mecalim kalmadı, kendimi toparlayamıyorum. Bu yapılanlar bana çok ağır geldi. Perişanlığımın derecesini size şöyle anlatayım: Secde-i sehivsiz namaz kılamaz oldum. Namazda dalıp dalıp gidiyorum. Zihnim öyle perişan…”

Yine Mustafa Kemal’de olağanüstü bir hâl görüp görmediği sualine de şöyle cevap verir: “Bir fevkaladeliği yoktu. Yalnız, baktığı kimseyi ürküten, korkutan bir bakışı vardı. Gözünü diktiği insana bir ürküntü gelirdi. Bir başkalık olarak kendisinde bunu gördüm.”

Mustafa Sabri, baştan beri Akif’e ve onun sanatkâr yapısına hayrandır. Şiirlerini fevkalade bulur ve onları çok sever. Akif Bey’in hangi şiiri güzel değildir ki, Allah onu şair yaratmış, Namık Kemal’in İsmail Safa için söylediği “şair-i maderzad” (anadan doğma şair) sıfatının Akif için daha uygun olacağı kanaatindedir. Şairin de çok mütevazı olduğunu, ne zaman şiirlerini methetse onun utandığını, terlediğini, öyle ki mendiliyle alnını sildiğini söyler. Şu methiyeler ona aittir: “O Çanakkale yazılır şey mi? O ne kudret-i kalemiyye, o ne akıcı üslup, o ne heyecan? Sonra o “tükürün” diye başlayan mısralar. O sakin insan nasıl onları yazabilmiş?

“Bir hilâl uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!”

Bu nasıl söylenir? Bu ne demek yahu? Bu ilham… İnsanı vecde getirir, deli divane eder. Ben yıllarca bunun tesiri altında kaldım.

“Ahiret Yolu” şiirinde “musalla taşı”na hitaben yazdığı kıtalar vardır. Orada bir kelime var. Yıllarca o kelime beni deli divane etti:

“Senin en son serîrindir şu bî-pervâ uzanmış taş.”

Bî-pervâ… Be Allah’ın kulu, bu kelimeyi nasıl buldun, nasıl böyle buraya koydun?

M. Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar 1-2-3-4, Kaynak Yayınları.

Mustafa Gülali

Güncelleme Tarihi: 14 Aralık 2018, 09:05
YORUM EKLE
YORUMLAR
Kardelen
Kardelen - 2 ay Önce

Mustafa Bey'i tebrik ederim. İyi ve başarılı bir anlatım. İlginç ayrıntılara rastladım. Yazı biraz uzun gibi ama okunmaya değer.

Selami Şimşek
Selami Şimşek - 2 ay Önce

Bu yazıdan, Mustafa Sabri ile Mehmet Akif'i karşı karşıya getirmenin ve her ikisini de hem birbirleriyle hem de sair Müslüman şahsiyetlerle dövüştürmenin lüzumsuz bir çaba olduğunu çıkardım ders olarak ben. Akif, kudretli bir şair ve entelektüel ve ilim adamı ve dava adamı. Mustafa Sabri ise kudretli bir şeyhülislam... İki dost iki kader arkadaşı. Her ikisinin de hataları olmuştur, her ikisinin de büyük mücadeleleri olmuştur. Mustafa Sabri'nin Akif'e hayranlığı dikkatimi çok çekti yazıda. Mustafa Sabri gibi bir alimin, zor insanın Akif'in hiçbir şiirine eleştiri getirmemesi aksine onu övmesi bence anlamlı... Neyse bir yazı da ben yazmayayım şimdi. Teşekkür ederim herkese...

banner19

banner13

banner20