Mustafa Kara'dan Ramazan-ı Şerif'i Selamlayan Bir Derleme

Mustafa Kara, bu Ramazan’da da bir derleme kitapla selamladı bizleri. ‘Ramazan Kitabı’ adını taşıyan bu kitapta Prof. Dr. Bilal Kemikli’den Prof. Dr. İsmail Kara’ya, Mustafa Kara’nın telif makalelerinden Mustafa Kutlu’nun denemelerine kadar birçok yazarın birçok türde eseri var. Ahmet Serin yazdı.

Mustafa Kara'dan Ramazan-ı Şerif'i Selamlayan Bir Derleme

Yaşadığımız çağ, her şeyi maddiyatla fiyatlandıran, biz farkına varmadan hemen hemen her eylemin içini boşaltarak onları mekanik bir döngüye hapseden, anlamsız bir ayine dönüştüren bir çağ. Bunun dayatması olarak bizler de, gün geçtikçe kendimizi inandığımız değerler üzerinden değil, başkalarının önemsemesi üzerinden tanımlar olduk. Başkası önemserse yaptığımız işi anlamlı sayıyoruz; başkaları önemsemezse yaptığımız işi anlamlı saymıyoruz yazık ki.

Böyle böyle maneviyattan uzaklaşıyor; sevap, günah gibi kavramların üzerimizdeki etkisini umursamaz hale geliyoruz. Kısacası kendimizi ahirette değil, dünyada muteber kılacak sözcüklerle tanımlıyoruz. Bu sözcüklerle tanımlayıp ahirette de kurtuluş bekliyoruz. Niyetlerimizde ve samimiyetimizde bir aşınma var sanki.

Bu, artık bizi biz yapan referansların değişmeye başladığını gösterir. Yaptığımız işi kimin için ve ne için yaptığımızın değişmeye başladığını gösterir.

Kesin bir şekilde biliyoruz ki, daha düne kadar biz bunu Allah rızası için yapıyorduk; üzerimize Allah’ın ve diğer kulların hakkı geçmesin diye yapıyorduk. Ama şimdi durum değişti sanki. Ve bu durum, sahih inanca sahip hiçbir müminin muhatap kalmak isteyeceği bir durum değil aslında. Çünkü mümin, bir rızaya taliptir ve o rızayı kazanmaya adamıştır ömrünü. Bu rıza ondan samimiyet beklemekte, fedakârlık beklemektedir.

Beklenen bu samimiyet, iki tarafa açılan bir kapı gibidir. Bir tarafta insana karşı samimiyet olmalı, diğer taraftan da Yaradan’a karşı bir ürperti ve samimiyet. Bu, hayatımızın her anını kuşatan bir duruşun adıdır aynı zamanda.

Çağın dayatmalarına direnen bir adam

Zaman bizi savuruyor. Değiştirip dönüştürüyor. Ama zamana direnenler, eskinin o dingin hayatını inadına sürdürenler de var aramızda. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fak. öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Kara da bunlardan biri. Son hali nedir, yakın zamanlarda bir sohbet meclisinde oturup konuşma fırsatımız olmadı ama bildiğim kadarıyla o, dijital fotoğraf makinesi kullanmıyor hâlâ. O bildiğimiz makaralı filmlerden kullanıyor, o filmlerin takıldığı fotoğraf makinesini kullanıyor. Yine ayakkabılarını, saatini vb değiştirmek yerine tamire veriyor. Cep telefonu kullanmıyor ısrarla.

Böyle yaparak bir şekilde çağın iğvasına direniyor. Tüketim çağının ötesinde bir dünyada, muhtemelen asude bir hayat yaşıyor. Hepimizin ürktüğü o işi yapıyor inatla: Çağın gerisinde kalıyor. Bilerek ve isteyerek!

Ramazan’ı selamlayan kitap

Mustafa Kara, bu Ramazan’da da bir derleme kitapla selamladı bizleri. ‘Ramazan Kitabı’ adını taşıyan bu kitap, Ramazan’ın manevi iklimini bir de satırların arasında gezinerek hissetmek isteyenler için.

Hazreti Üftade’nin “Oruç Ayı Geldi” başlıklı manzumesiyle başlayıp yine Hazreti Üftade’nin “Oruç Ayı Gitti” başlıklı manzumesiyle sona eren seksen sekiz sayfalık kitapta, Ramazan’ın ruha etkisinden mahyanın ne olduğuna, eski Ramazan geleneklerinden günümüzün Ramazan iftar sofralarına kadar geniş bir yelpaze içinde anlatılmış Ramazan.

Başta da belirttiğim gibi, kitap bir derleme. İçinde Prof. Dr. Bilal Kemikli’den Prof. Dr. İsmail Kara’ya, Mustafa Kara’nın telif makalelerinden Mustafa Kutlu’nun denemelerine kadar birçok yazarın birçok türde eseri var. Hepsinin ortak özelliği, Ramazan’a dair yazılmış olması.

Minare, nur sözcüğünden türemiştir

Reçellerle ilgili manzumeden teravihin hangi camide kılınacağına kadar birçok konunun anlatıldığı kitapta Prof. Dr. İsmail Kara, mahya kelimesinin etimolojisine değinirken Ramazan’ın uyandırdığı iklime dair birçok bilgiyi de sıralayıveriyor bu arada. Mahya kelimesinin anlamı üzerine fikir egzersizlerine başlamazdan önce “minare” sözcüğünün “nur” kökünden geldiğini laf arasında söyleyiveriyor mesela. İsmail Kara, “Mahya Üzerine Birkaç Not” başlıklı makalesinde (s.27) minarelerin hem maddi hem de manevi olarak “nur” dağıttıklarını tatlı tatlı anlattıktan sonra, mahya kelimesinin kökü ve anlamı üzerine küçük ölçekli de olsa tartışmaların olduğunu söyleyip kelimenin yazılışına göre anlamının değiştiğini de ekliyor. Sözcükteki ‘h’ harfinin hangisi olduğunun sonucu belirlediğini söyleyen İsmail Kara, ‘gözlü h’ ile yazıldığında sözcüğün ay anlamına gelen “mah” kelimesiyle ilişkilendirildiğini not düşer. İsmail Kara, mahya sözcüğündeki ‘h’ harfinin ‘güzel ha’ şeklinde yazıldığında ise sözcüğün “hayy” kökünden türemiş olabileceğini söyler ve sanki kendisinin aklına yatanın bu olduğunu da şöyle ifade ediyor: “ … Hayy, hayat, ihya kelimeleriyle aynı kökten olan Arapça ‘mahya’ (güzel ha ile) ise zikir meclisi, zikir ve ibadetler meclisi /geceyi ihya etmek anlamına geliyor. Nitekim bazı kayıtlarda İslam dünyasında mübarek gecelere ‘leyletü’l-mahya’ (mahya/ihya gecesi) dendiğini, Hazreti Peygamber’e toplu olarak salat ü selam getirilen meclislerin mahya olarak adlandırıldığını, bu tür zikirlerin Mısır bölgesinde öncülüğünü yapan Nureddin eş-Şuni’nin (öl. 1537) ‘mahyavî’ (mahyacı/ ihyacı) lakabıyla anıldığını ve bu zamanlarda camilerin aydınlatıldığını, mahyayı andırırcasına dikilen direkler arasına gerilen iplere kandiller asıldığını öğreniyoruz.”

İsmail Kara’nın bu makalesi, mahya geleneği ve mahya sözcüğünün içerdiği anlamlar üzerine, dolayısıyla geçmişte Ramazan’ın nasıl idrak edildiğine dair iyi bir kaynak.

Ramazan kime cümbüş olmalı?

Makalede yazar adı olmadığı için Mustafa Kara’ya ait olduğunu söyleyebileceğimiz “Mahya’nın Aydınlığı” başlıklı makalede ise yazar, Ramazan’ı nasıl idrak etmemiz gerektiğini, Ramazan’ı nasıl yaşamamız gerektiğini ve bu idrak ile yaşantıda hangi yanlışlara düştüğümüzü şu sözlerle özetliyor: “Söz konusu güzel atmosferin hafifletici psikolojisiyle dine, camiye, cemaate yardımlaşmaya koşar, mihraba yöneliriz. Ancak öğle namazına değil de teravihe daha çok önem veririz. Cemaatle kılınan namazlardan sonra toplu tesbih çekmeye dikkat ederiz de namazdan sonra okunan Kur’an-ı Kerim’i dinlemeye pek dikkat etmeyiz. Bunun gibi, ramazan ayında genellikle yaptığımız hata şudur: Bu ay aç kalmak, yemek yememek, yemeği azaltmak ayı olduğu halde yemek ve mutfak zenginliklerimizin şaha kalktığı bir ay haline gelir. Ramazan ayı giderek bir ‘yemek cümbüşü’ne, bir eğlence cümbüşüne dönüşür. Halbuki yılın on bir ayında bu zaten icra edilmektedir. Oruç ayında, oruç tutmak gerekir. Cümbüş olacaksa fakir fukara için olmalıdır.” (s.42)

Ramazan bize küstü

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun 14 Haziran 1920 tarihli İkdam gazetesinde yayımlanan “Veda Geceleri Yahut Bir Neslin İtirafları” başlıklı yazısı ise, bir çocuk masumiyetiyle Ramazan’ı idrak eden bir kuşağın, ‘asrileşmek’ adı altında nasıl dönüştüğünü ve en sonunda, “Elveda ey Ramazan, elveda! Asır bizi aldattı, sen bize küstün. Halimiz ne olacak? Nerede şifa, nerede gufran bulacağız? Bu yıl milyonlarca Müslümanın gözlerinden çeşmelerden akan sular gibi yaşlar boşanıyor. Senelerden beri çeşmelerden akan sular gibi milyonlarca Müslümanın damarlarından oluk oluk kanlar aktı. Bu yaşlar, bu kanlar günahlarımızı silmeye hâlâ kafi gelmiyor mu?” (s.48) pişmanlık haykırışlarına yol açtığını anlatıyor bize.

Yazarın bu yazıya düştüğü not ile yazımızı bitirelim biz de: “Evet, bu satırlar doksanbeş yıl evvel yazıldı. Tarih tekerrür mü ediyor? Yoksa sırr-ı kader mi?” (s.48)

Prof. Dr. Mustafa Kara, Ramazan Kitabı, Hayat Hastanesi özel yayını.

Ahmet Serin

Yayın Tarihi: 05 Haziran 2017 Pazartesi 16:57 Güncelleme Tarihi: 28 Kasım 2018, 17:50
YORUM EKLE

banner19

banner36