banner17

Müslümanlar müsteşriklere karşı uyanık olmalı

Muhammed İmamoğlu'nun 'Ahir Zaman Müslümanına Notlar' kitabındaki tartışmacı ve tenkitçi bir üslup, her bir makalede kendini belirgin bir şekilde hissettiriyor. Fatih Pala yazdı.

Müslümanlar müsteşriklere karşı uyanık olmalı

Amaçsız, hedefsiz yaşamak insana göre değil. Bunlar olmadan dünya yaşanılası değil. Amacımız, Rabbimize kulluk etmek; hedefimiz, O’na yaptığımız bu kullukta şeytana, nefse ve daha başka dâhilî ve haricî düşmanlara yenik düşmeden ömrümüzü verildiği gibi tertemiz bir şekilde geçirip ahiretin cennetine ulaşmak… Daire daha da genişletilebilir belki, ancak özet olarak bu şekilde olsa gerektir insanın amaç ve hedef serüveni takdir edersiniz ki.

Kendisini bir anlamda zamanımızdaki şaz ve bidat görüşleri, fikirleri eleştirmeye, reddetmeye ve bunlara karşılık doğruları ifade etmeye adamış bir yazardır Muhammed İmamoğlu. Ankara İlahiyat Fakültesi’nden mezun ve din kültürü öğretmenliği görevini sürdürüyor. Yazılarını Genç Birikim ve Misak dergilerinde yayınladı, yayınlıyor. Aylık olarak ilgilisine sunduğu bu çalışmalarının kitaplaşması gerektiği yönünde okuyucu kardeşlerinden aldığı moral ve motivasyon, yazdıklarını iki kapak arasına taşımaya götürür İmamoğlu’nu. İ’tisam Yayınları arasında dostlarıyla buluşan kitabın adı Ahir Zaman Müslümanına Notlar. Muhammed İmamoğlu, söz konusu dergilerde ve özellikle de Genç Birikim’de Ubeydullah Toprak müstearıyla da çalışmalarına devam ediyor. Bu bağlamda dergiler, hakikaten yazar yetiştiren bereketli birer yatak, belki kundak. Gerek edebî, gerek düşünsel, siyasi vb. dergilerde adını ve meramını bir şekilde duyuranların yolu öyle ya da böyle bir zaman sonra kitapla kesişebiliyor. Ne de güzel bir kesişmedir ama bu!

Kimi âlimlerimizin Rasulullah efendimizin bir hadisinden yola çıkarak işaret ettikleri “Müslümanların seleften halefe tanıyageldiği şeyler arasında bulunmayan sözler”in O sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmetinde yaygınlaşması meselesini gündemine alan yazarımız İmamoğlu, üslup olarak genelde tenkitçi bir üslubu tercih ettiğini söylüyor. Şaz ve bidat görüşlere sahip olup ümmet-i Muhammed’i meşgul ettikleri düşünülen kimi yazar ve ilahiyatçıların fikirleri, tenkit sandalyesine oturtulup hakikat masasında hizaya getirilmek isteniyor yazar tarafından. Tenkitçi üslubu benimsemesiyle ilgili olarak yazar, Ebubekir Sifil’in şu sözlerini delil olarak sunar sözlerinin başında: “Hakkı verilmiş bir tenkit faaliyeti, tenkit edilen görüşün eksikleri/yanlışları yanında, doğrunun da gösterilmesini içinde barındırır. Yoksa yapılan işin ‘karalama’dan pek bir farkı olmaz. Biz de tenkitlerimizde bu noktayı ihmal etmemeye azamî gayret gösteriyoruz.”

Muhammed İmamoğlu, 11 ana başlıkta sunduğu konuların sonuna ayrıca eşine ait olan iki yazıyı eklemiş; bir anlamda kitabı tamamlamış bu son iki çalışma. Kitabın içeriğine baktığımızda Sünnet konusu, vahy-i gayri metluv meselesi, hadislerin itikadı belirleyip belirlememesi, Kur’an İslamı söylemi, Cibril Hadisi adıyla meşhur olan o uzun hadis’e dair bilinmesi gerekenler, İsa aleyhisselam’ın göğe yükselme ve tekrar yeryüzüne inişi, emperyalizmin keşif kolu olarak nitelendirilen oryantalizm, mefatihu’l gayb/gaybın anahtarları meselesi, rüya ile amel edilip edilmeyeceği, rukye tedavisi ve üç ayların nasıl ihya edilmesi gerektiği gibi her biri kendi içinde önem taşıyan hususların ele alındığını görüyoruz. Tartışmacı ve tenkitçi bir üslup, yazarın da belirttiği gibi, her bir makalede kendini belirgin bir şekilde hissettiriyor. Bu dilin, özü itibariyle hem imkânları hem de zaafları oluyor haliyle. İmkânı ve hayrı, sahih bilgiye ulaşmak ve ulaştırmak şeklinde zuhur ederken; bir yerden sonra karşı çıkılan, tenkit edilen fikirlerin sahiplerinin topyekûn zarar veren, zehir yayan olarak telakki edilmek gibi bir noktaya varılması da zaaf yönünü oluşturuyor olayın. Bu zayıf ve naif noktaya düşenlerden olmadığını düşünüyoruz yazar Muhammed İmamoğlu Hoca’nın.

Müsteşriklerin hedefleri neydi?

Kitapta üzerinde durulması gereken noktaların haddinden fazla olmasının yanında, bizim dikkatimizi özellikle birkaç yer çekti. Onlardan birisi “Emperyalizm’in Keşif Kolu: Oryantalizm”dir. Burada oryantalizmin, Müslüman doğu medeniyetinin –din, edebiyat, dil ve kültürü de içine alacak şekilde- bütün unsurlarını inceleyerek İslam dünyası hakkında Batılıların sistematik bir bilgiye sahip olmalarını sağlayan, İslam medeniyeti ile Batı medeniyeti arasındaki mücadelede Batı uygarlığı lehine bilgiler elde etmeye çalışan bir akım olduğunu öğreniyoruz en geniş tanımıyla. Oryantalizmin Arapça karşılığı “istişrak” iken, istişrak ile iştigal edenlerin adı ise müsteşrik oluyor.

Müsteşriklerin başından beri uygulamaya koymak istedikleri hedeflerini okuyunca büyük bir tehditle karşı karşıya olduğumuzu anlamakta gecikmiyoruz kaygılı bir yürek olarak. Mesela Rasulullah efendimizin risaletinin doğruluğu hakkında şüphe uyandırarak, O’ndan aktarılan sahih hadislerin Müslümanlar tarafından ilk üç asırda uydurulan sözler olduğu iddiasında bulunurlar. Yine, kerim kitabımız Kur’an’ın yüce Rabbimizin kelamı olduğu hakkında şüpheye düşürücü ifadeler kullanıp onu kötülerler. Daha başka, İslam fıkhının değerini küçük gösterip onun Roma hukukundan alınma olduğunu ileri sürerek bunu pekiştirmeye çalışırlar. Yaptıkları ya da yapmaya çalıştıkları bunlarla sınırlı değil elbette. İslam’ın Yahudi ve Hristiyan kaynaklarına dayandığını ileri sürmek, Müslümanları misyonerlik faaliyetleri ile Hristiyanlaştırmaya çalışmak da rezilliklerinden bir diğer numune.

Kur’an İslamı’ savunucuları

İmamoğlu’nun “Kur’an İslamı Üzerine” başlığını verdiği makalesi de okunup geçilmeyecek, üzerinde düşünülecek, “bu kadar da olmaz!” dedirtecek ehemmiyete sahip gerçekten. Bu bölümü kaleme alırken, Sünnet’in bağlayıcı bir din kaynağı olduğu konusundaki şüpheleri ortadan kaldırmayı amaçladığını vurgulayan yazar, şu ifadelere yer veriyor: “Allah’ın Rasulü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin bir tarafa bırakılıp yalnızca Kur’an metnine dayalı bir İslam anlayışı oluşturma düşüncesi ve bunun ‘Kur’an İslamı’ gibi birtakım söylemlerle dile getirilmesi, hiçbir anlam ifade etmemektedir. Bu proje, Müslümanlara ait olmayıp, İslam düşmanlarının ve bidatçilerin ortak projesidir. Çünkü bu anlayış, Rasulullah’ı yalnız bir postacı gibi Kur’an’ı insanlara tebliğ eden ve Kur’an lafızları doğrultusunda amel eden bizim gibi bir insan konumuna düşürmektedir. Böylesi bir düşünce, Allah Teâlâ’nın kendisine yüksek otorite verdiği bir Elçi’yi ve O’nun yaşam tarzını göz ardı etmektir ki, zaten bu, Kur’an’ın temel prensibine aykırıdır.”

Bu söylemin sürdürücülerinin/savunucularının, bu söylem aracılığıyla İslam’ı anlamada ve yorumlamada keyfîliğe sevk olunduklarının altını çizen İmamoğlu’na göre Rasulullah efendimizin sünnet-i seniyyesine ve müctehid âlimlerin görüşlerine dayanmadan, heva ve heveslerine göre fikirler serdetmeleri, onların acayip sonuçlar çıkarmalarına yol açıyor. Mesela Kur’an’ın 19 rakamı sistemi üzerine kurulduğu kuru iddiası bunun göstergesi. Ayrıca Müddessir Sûresi’nin 26 ila 30. âyetlerde geçen “Sekar” kelimesinin “bilgisayar” şeklinde açıklanması, meselenin gelip dayandığı noktayı çok net olarak resmediyor.

Yazarın gündemine aldığı ve üzerlerinde kafa yorup araştırmalar yaparak okuyucu nazarına sunduğu hususlar, kimileri için yersiz ve gereksiz olarak kabul edilebilir. Ortada ciddi bir emek var. Hemen hemen makalelerin tümünde kaynaklardan alıntıların ağırlığını görüyoruz. Kendi algısını empoze etmeye çalışmaktan ziyade, deliller sunarak yol almayı daha doğru bulmuş İmamoğlu. Bu usûl, biraz da yetiştiği ortamların eseri olarak gözümüze çarpıyor. Biliyoruz ki “Usûlsüzlük, vusûlsüzlükten gelir.” Yani bir hedefe, amaca ulaşmak için, belirli bir metod belirleyip o metodu takip etmek kaçınılmazdır. Heva ve heveslerini ilahlaştıranların fikir ve düşüncelerine, yine ilahlaştırılmış heva ve hevesle karşılık vermek, havanda su dövmek nevindendir. Muhammed İmamoğlu da havanda su dövmeyi değil, hakikatle mündemiç olmayı yeğlemiş.

Yaklaşık beş yüz sayfayı bulan bu etraflı kitap çalışması, ciddi konuları içermesiyle birlikte ciddi okuyuşu da beraberinde gerekli kılıyor. Zihnî ve fikrî yorgunluk verme ihtimali büyük. Şimdiden uyarma hakkımızı kullanmış olalım. Tashih noktasında sıkıntılar asgari düzeye indirilmiş olsa idi, kitap daha güzel durmuş olurdu kanaatimizce. Sonraki baskılar için yayıncıya not düşmüş olalım bu vesileyle.

Bunca şey yazılır da sonunda dua olmaz mı? Yazarımızın Sonsöz kısmına iliştirdiği duasının bir kısmıyla sözlerimizi ‘tamam’ edelim: “Allahım! Ömrümüzü saadetle tamamla. Umduklarımızı fazlasıyla lutfet. Günümüzü ve gecemizi afiyet içinde geçirmemizi sağla. Sonumuzu hayır yap ve bizi himayene al. Amellerimizi fazlınla kabul buyur. Şüphesiz Sen, kullarının yalvarışlarına icabet eder, onlara bol bol ikramda bulunursun.” Âmin.

Fatih Pala yazdı

Güncelleme Tarihi: 13 Aralık 2018, 14:31
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Necdet
Necdet - 3 yıl Önce

Açıkçası ifade etmeğe çalıştığı kitabı çok abartılı buluyorum... Geçmiş zaman dilimlerinde kalmış dahası farklı kitaplarda ifade edilen gerçekleri kendisinin sadrce müstakil bir başlık altında toplamasından başka bir şey göremiyorum...

banner19

banner13

banner20