Müslümanın bir gayesi de ömür boyu davettir

Abdulcelil Candan'ın 'Ömür Boyu Davet'i, İslam gibi yüce bir davayı insanlara ulaştırma amacında olan genç, orta yaşlı ve ihtiyar her bir mümin kişiyi ilgilendiren konuların ele alındığı değerli bir kitaptır. Fatih Pala yazdı.

Müslümanın bir gayesi de ömür boyu davettir

Üç yıl önce bir 8 Ekim günü aramızdan ayrılmıştı Abdulcelil Candan Hoca. Kitaplarıyla tanımış, kitaplarıyla sevmiştim onu. Kitaplarıyla muhabbet kurmuştum fikir dünyasıyla. Asıl yurdumuza bizden önce gidivermiş olsa da o, şimdi fikir, düşünce, tecrübe ve hayalleriyle ördüğü eserleriyle bizimle olan birlikteliğini sürdürüyor bir anlamda. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin şerefli sözlerinin birinde buyurduğu üzere, kişinin kabre konulduktan sonra amel defterinin açık kalmasına vesile olan sadaka-ı cariye türündendir Candan Hoca’nın eserleri kendisi için.

Ondan fazla eserini Müslümanlara emanet bırakan Abdulcelil Candan’ın, kitapları içerisinde özellikle Ömür Boyu Davet isimli çalışması, bir başka önem taşır. Vefatından 7 sene önce, yani 2005 senesinde İhsan Yayınları arasında çıkmıştı bu çalışma. İslam gibi yüce bir davayı insanlara ulaştırma amacında olan genç, orta yaşlı ve ihtiyar her bir mümin kişiyi ilgilendiren konuların ele alındığı değerli bir kitaptır Ömür Boyu Davet. Hayatının her karesine İslam nişanını vurmayı istemekle birlikte, bütün insanların hayatlarında da bu nişanın belirmesini, belirginleşmesini isteyenlerin uğrak yeridir bu kitap aynı zamanda.

Abdulcelil Candan, kitabına uzunca bir giriş yazısı ile başlamış. Burada davetin öneminden ve davetçilerin konumundan bahis açmış ve hatta başlığına da “Bizim Sevdamız Davettir” adını koymuş. Sonra kitabı üç bölüme ayırarak mevzuyu sürdürmüş: “Davet ve Davetçi”, “Davet Alanı” ve “Bâtılı Propaganda Etmek” şeklinde. Yüzlerce kitaptan faydalanıp yine yüzlerle ifade edebileceğimiz davet adamlarının tecrübelerini ve sözlerini sunmuş. Rabbimizin yüce Nebisi Muhammed aleyhisselam’dan ve O’nun sahabesinden –Rabbimiz razı olsun onlardan- tutun da Abdulkadir Geylanî’ye, Hasan el-Benna’ya, Said Nursî’ye, Mevdudî’ye, Muhammed İkbal’e kadar sayfalarına konuk etmediği kimse kalmamış neredeyse. İsmi gibi “ömürlük” bir çalışma olmuş yani kitap, özetlemek icab ederse.

Her bir mümin, aynı zamanda az ya da çok davetçidir, davetçi olmak zorundadır

Rahmetli Candan Hoca, bugünün İslam dünyası toplumlarının muhtaç olduğu en önemli iki konuyu şunlar olarak belirliyor: 1- İslam’ı yaşayan bir toplum. 2- Onu yayan ve ona davet eden bir toplum. Sonrasında ise şu cümlelere yer veriyor: “Söz konusu bu toplum, zühdü, fedakârlığı, cihadı ve ihlâsı öne çıkarmalı, daveti her kesimin anlayacağı kadar açık yapmalıdır. Geniş kitlelere ulaşılabilmesi, kitleleri ilgilendirecek konuların ele alınması için daveti üstlenecek şahsiyetlerin, kurum ve kuruluşların ehliyetli olması gerekir.” Hayatımızın her alanında olduğu gibi, İslam gibi yüce bir payeye insanları davet ve tebliğ etme mevzusunda da elbette ki işinin ehli olacak şahıslara ve kurumlara ihtiyaç var. Ya da şöyle mi demeli; kişi ya da oluşumlar, kendilerini davete ehil olarak, bu hususta ehliyet sahibi olarak görüyorlarsa yollarına devam etmeliler. Yoksa hem kendilerine hem de inandıkları davaya zarar vermeden ya ehil hale gelmenin yollarına bakmalılar ya da işi ehline bırakmalıdırlar. Gerçi İslam davasını beşeri bir kurumsal yapı olarak düşünmek ve görmek koca bir yanılgı içerir. Çünkü her bir mümin, her bir muvahhid, aynı zamanda az ya da çok davetçidir, davetçi olmak zorundadır. Bu, bu davanın doğasında olan bir hakikattir. Rasulullah efendimizin bütün arkadaşları evvela davet edilen, sonra da davet eden konumunda idiler. Bize de, onlardan daha büyük ve daha güzel örnek olmadığına göre, onların izinden yürümek düşüyor.

Yazarımız merhum Candan Hoca, Rabbimiz’in Ali İmran Suresindeki “Onlar ki, gerek ayakta gerek otururken ve gerekse yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar.” 191. celil ayetinden yola çıkarak Müslümanın her münasebette davet görevini üstlenmesi gerektiğine işaret ediyor. Nasıl ki biricik örneğimiz, öğretmenimiz ve rehberimiz Muhammed aleyhisselam, her hal ve mekânda, her şart ve ortamda davet sorumluluğunu ihmal etmemişse, her meşru yönteme başvurmuşsa, her mevsimde; yolda, çarşıda, panayırda, camide, evde, sokakta, pazarda, seferde, hatta mezarlıkta, savaşta, barışta, sağlığında, hastalığında, son nefeslerini verirken, en çok sevdiklerini, kendisini çok sevenleri, sevmeyenleri, en azılı düşmanlarını, hatta kendisini öldürmeye yeltenenleri bile hak yola davet etmişse, bizler de ümmetinin mensupları olarak bu görevi ifa etmekle yükümlüyüz.

Çağımızın en büyük davetçi şahsiyetlerinden ve aynı zamanda âlimlerimizden olan Ebu’l Alâ el-Mevdudî’den yaptığı bir iktibasla, okuyucusuna, diyebiliriz ki dikkat aşılamaya çalışmış Abdulcelil Candan Hoca: “Allah’a yemin olsun ki; mümin, yeryüzünde tek başına da kalsa yanlışa boyun eğmez. Bu noktada tek seçeneği vardır; o, tüm varlığıyla insanları Hakka davet edecek, hiç kimse ona icabet etmese bile tek başına sebat gösterecek. Davetçinin bu minval üzerine olması, izzetle şehid düşmesi, yanlışa boyun eğmesinden çok daha yararlıdır.” Olayı bu noktadan alarak değerlendirdiğimizde, en zor şartlarda bile davet sancağının dalgalanmasını, Müslümanlar için en büyük ve en şerefli vazife olarak görmek, büyük laf etmişlik olarak algılanmaz umarım.

İbrahim aleyhisselam gibi, Musa aleyhisselam gibi Allah eri, Allah elçisi olanların hayat tecrübeleri, yılmamayı, dönmemeyi, ateşler pahasına da olsa, sürgünler doğmuş da olsa İslam güneşinin bütün coğrafyalara ve bütün yüreklere ulaşması gerektiğini öğretiyor bizlere. Öyle bir öğretiştir ki bu, bundan daha yüce bir gereklilik ve bundan daha nitelikli varoluş gayesi olmasa gerek. Daha nicelerinin örneğini paylaşmış okuyucularıyla yazarımız. Sahabe efendilerimizden, tabiinden ve sonra gelenlerden, her biri yüreğimizin ve zihnimizin ve hatta ruhumuzun en silinmez noktalarına kazınması lazım gelen örneklikler…

Ben, her yerde öğretmen ve mürşidim”

Abdulcelil Candan Hoca, Fatih Okumuş’un Malik Bin Nebi adlı kitabından, Cezayir’in Fransızlar tarafından işgali zamanındaki Ulema Cemiyeti’nin başkanı olan Abdulhamid Bin Badis’in başından geçen ilginç bir olayı anlatır. İşgal başladığında Bin Badis, camilerde işgalcilere karşı faaliyetlere koyulur. Fransız yetkililerden biri onu çağırır ve yaptığı faaliyetlerden, yaydığı fikirlerden vazgeçmezse kullandığı camileri başlarına yıkacaklarının tehdidinde bulunur. Bin Badis’in cevabı muhteşem olur: “Buna, asla gücünüz yetmez. Ben ya düğünde bulunur, törene katılanlara bir şeyler öğretirim ya taziyede bulunur gelenlere vaaz veririm, ya trende olur yolcuları eğitirim ya da hapishane mahkûmlarına dinî telkinatta bulunurum. Ben, her yerde öğretmen ve mürşidim. Ümmet, kendisini diriltecek Allah davetçisine icabet etmiştir. Siz, en iyisi onların dinlerine ve dillerine karışmayın.”

Müslümanların tarih sayfalarını tek tek çevirdiğimizde böylesi erlikleri, yiğitlikleri görebiliriz. Abdulcelil Candan, eserinin sonuna ek bir bölüm yerleştirerek burada davetçilere yönelik önemli bazı notlar paylaşıyor. Bu notları, kerim kitabımız Kur’an ve sahih Sünnet başta olmak üzere Rabbanî âlim ve davetçi şahsiyetlerin sözlerinden derleme yaparak hazırlamış Candan Hoca. Kitabı, tamamlayan ve daha değerli kılan bir hale büründürmüş bu bölüm.

Abdulcelil Candan Hoca’ya Rabbimizden rahmet temennilerimizi sunduktan sonra, cümlelerimizi bağlama görevini bu notlardan bir ikisine bırakalım isterseniz. Buyuralım birlikte:

* Başarılı davetçi, yürürken yürüyen Kur’an’ı, konuşurken konuşan Kur’an’ı, otururken sakît Kur’an’ı hatırlatır.

* Allah’a güven, işlerini O’na bırak, hükmüne razı ol, O’na sığın, O sana yeter.

* Başkalarının hatasını düzeltmeden önce kendi hatalarını düzelt.

Fatih Pala yazdı

Güncelleme Tarihi: 11 Aralık 2018, 12:09
YORUM EKLE

banner19