Müslüman vicdanları sarsmak için: “Bilginin İslâmileştirilmesi”

Risale Yayınları’ndan çıkan ve “Bilginin İslâmileştirilmesi” adıyla neşredilen bu eser; Uluslararası İslâm Düşüncesi Enstitüsü tarafından düzenlenmiş olan sempozyumdaki Enstitü Mütevelli Heyeti Başkanı ve Müdürü’nün konuyu işleyen iki tebliği ile İslâmabad Semineri’ne katılan ellinin üzerindeki İslâm konusunda çalışan bilim adamının katkılarından meydana gelmektedir.

Müslüman vicdanları sarsmak için: “Bilginin İslâmileştirilmesi”

“Bir şey hakkında bilinen kesin bilgi” anlamına gelen ilim kavramı cahiliye döneminde ayrı bir manaya sahipti. Bu farklılık, bilginin geldiği kaynak noktasından doğmaktaydı. Cahiliye döneminde ilim, bir şahsî tecrübeye dayanması veya nesiller boyunca gelen ve itiraz görmeyen bir inanıştan doğması sebebiyle kesinlik ifade etmekteydi. Kur’an terminolojisinde ise yepyeni bir mana kazanmıştır.

“Hayır zulmedenler ilimsiz kendi hevalarına tâbi oldular Allah’ın saptırdığını kim hidayete erdirebilir. Onların yardımcıları da yoktur.”1

ayetinde ilim Allah’a teslim olma, hidayete erme manasında kullanılmıştır. Bu hususu şu Ayet-i Kerime daha iyi açıklar:

“Şayet Sana gelen ilimden sonra onların hevalarına uyarsan, Seni Allah’a karşı koruyacak ne bir dost ne de bir savunucu bulursun.”2

Yani ilim kelimesi Kur’an’da ilâhî kaynaklı ve doğruluğunun delili de bu olan bir bilgidir. Bu bilgide bundan ötürü zan ve şüphe yoktur. Bu aynı zamanda Allah ve Resulü’nün (s.a.) müteaddid defalar övdüğü ve talibine İlâhî mükafatlar va’d ettikleri bilginin ne tür bilgi olduğunu da göstermektedir. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ayeti âdet olduğu vechile bilginin her türlüsüne şamil tutularak kullanılmaktadır. Fakat ayetin bütünü dikkate alındığında vakıanın böyle olmadığı ortaya çıkar.

“O kâfirler mi hayırlıdır yoksa gecenin saatlerini secde ve kıyamla geçiren ahiretten korkup ve Rabbinin rahmetini uman mı? Sen onlara söyle, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu, ancak akıl sahipleri düşünür”3

Yani ilim kavramı Kur’an’da -terim olarak- sahasını Allah’ın marifetinin ve kullukla ilgili meselelerin teşkil ettiği bilgiyi kastetmektedir.

Zamanla bilgi üzerindeki kontrolün kaybolması ve bilgi dallarındaki çoğalış, Müslümanları farklı istikametlere yöneltti. Asırlar sonra bazı düşünürler her yeni elde edilen neticenin İslâm’ı teyid edici olduğu inancından hareketle nassları Batı düşünüş metodlarının ulaştığı neticelere uydurmaya çalıştılar. Efganî, Abduh ve hatta günümüze kadar gelen takipçilerinin hareketlerinin çıkış noktalarında İslâm’ın değişmez gerçeklerinden ziyade bilimin vardığı neticeler olduğu izlenimi yatmaktadır. Bu hatalı çıkış, her ne kadar büyük bir tepki gördüyse de icra ettiği tesir inkâr edilemez. Fakat bu, ümmetin uyanış mahmurluğunun üzerinde olduğu bir döneme rastlıyordu ve kısa zamanda İslâm düşünürleri bilimden İslâm’a değil, İslâm’dan bilime bakma merhalesine geliyorlardı. Bu merhalede de iki farklı yaklaşım doğuyordu. Bunların ilkine göre her bilim belli bir metodun, zihnî bir tavrın ve bakış tarzının ürünüdür; dolayısıyla Batının ulaştığı bilimsel gerçeklerin temelinde Batıyı Batı yapan değerler manzumesi yatmaktadır. Bunun için de İslâmî bir bilim anlayışına ulaşmak için zorlamalardan uzak durarak önce İslâmî değerlerden tezahür eden fikrî oluşumlar sağlanmalıdır. Hatta bunun için geleneğe de müracaat edilebilir.

İkinci yaklaşımda ise bilgiyi Batılı vasfından kurtararak ona İslâmî bir hüviyet kazandırma çabası yatmaktadır. “Tashih” ve “Seçme” bu yolda kullanılmalıdır. İslâm ülkelerindeki bilim faaliyetlerinin güdük kalması, semeresiz olması bu ülkelerdeki Îslâmî gelenek ile Batılı anlayışın çatışması ve aralarında bir ahenk bulunmamasındandır. Bundan dolayı yapılacak ilk iş eğitimdeki ikiliğin kaldırılması bütün bilgilerin tevhid birlik esasına oturtulmasıdır.

Birincisinin aksine daha tutarlı, gerçekçi ve makul görünen bu anlayışın temsilcisi İsmail Farukî, bu hareketin teori planında kalmayıp pratiğe indirilebilirliğini “Bilginin İslâmîleştirilmesi” kitabıyla göstermiştir.

Risale Yayınları’ndan çıkan ve “Bilginin İslâmileştirilmesi” adıyla neşredilen bu eser; Uluslararası İslâm Düşüncesi Enstitüsü tarafından düzenlenmiş olan sempozyumdaki Enstitü Mütevelli Heyeti Başkanı ve Müdürü’nün konuyu işleyen iki tebliği ile İslâmabad Semineri’ne katılan ellinin üzerindeki İslâm konusunda çalışan bilim adamının katkılarından meydana gelmektedir. Adı geçen seminer İslâmabad’taki İslâm Üniversitesi (İslâmic University) ile Uluslararası İslâm Düşüncesi Enstitüsü desteğinde olarak Rebiulevvel 1402/Ocak 1982 tarihinde, İslâmabad’ta düzenlenmiştir. Orada özellikle altı çizilen husular şöyledir: İslâm’ın, düşünce ve yaşama olarak varlığın bütün yönleriyle ilgilendiği hususunda hiç kuşku yoktur. Bu ilgilenme her disiplinde apaçık bir biçimde kendini hissettirmelidir. Disipline ait ders kitaplarının konularının, hakikatin İslâmî ifadesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtecek tarzda yeniden yazılmalıdır. Dahası, Müslüman öğretmenler yeni ders kitaplarını nasıl kullanacakları konusunda eğitilmeli ve Müslümanların okuduğu üniversite, yüksek okul ve öteki öğretim kurumları dünya tarihindeki öncülüklerini tekrar üzerlerine alacak biçimde bir değişime uğratılmalıdırlar. İslâmî görüşle başlatılan medrese sistemi, kendine bir tüzel kişilik ve özerklik veren vakıf statüsünü seçmişti; bu yönüyle de on ikinci yüzyılda Paris, Oxford ve Köln Üniversiteleri’ne model olmuştu. Aynı İslâmî görüş, medreseyi beşerî merakın her alanında bir öncü, insan karakterini ve kişiliğini biçimlendiren bir kurum ve ümmetin kültür ve medeniyet olarak gerçekleştirdiği olağanüstü başarının bir aynası yapmıştı. Medrese, günü sabah namazıyla başlatıp yatsı namazıyla bitiren İslâmî programa sadıktı. Medresede öğretim, öğretmenle öğrencinin kafalarında tek bir Allah’ın yaratış tarzının ifadesi amacı olduğu hâlde beraberce yaşayıp çalıştıkları bir hayat okulu tarzında yürütülüyordu. Eğitim ise öğrencinin örnek alacağı müderrisin sağlam karakterinden kaynaklanıyordu. Bugünün Batı üniversitelerinde kara cübbe ve kep giyilen törenlerin kaynaklandığı mezuniyet töreni, öğrencinin öğretmeninin yetkisiyle ve onun adına konuşabileceği konusunda tam bir güvene sahip olduğunu sembolleştiren, müderrisin öğrencisine kendi imamesini (sarığını) teslimi biçiminde yapılıyordu. Eğitimin seviyesi çok yüksekti, çünkü öğretmenin şeref ve şöhretinin öğrencisi tarafından sürdürülmesi gereği çok ciddi bir görevdi. Bu mükemmeliyet, temelinde İslâmî görüş, hakikatin peşine yalnız Allah rızası için düşme irade ve bağlılığı yattığı için mümkün oluyordu.

Bütün bunlara rağmen, hicretin on beşinci yüzyılı başında Müslümanlar, kendilerini, eğitim sisteminin tabiî gelişimi için hiçbir plana sahip olmayan bir öğrenci yığılması ve bunlarla hakkıyla başa çıkacak bilim adamı ve kurumları planlamadan bir bilgi patlamasıyla kuşatılmış olarak buldular. İslâm âlemi gençlerini, sayıları her gün artan biçimde, eğitim ve görgü için Batı’ya göndermeyi sürdürmekte ve beyin göçü yüzünden kayıplarına katlanmak zorunda kalmaktaydılar. On beşinci yüzyıl başlangıcının trajediyi daha da büyütecek biçimde Müslüman vicdanları sarsan Irak’la İran İslâm Cumhuriyeti arasındaki savaşa; Sovyetler’in Afganistan’ı işgaline; İsrail’in Lübnan’ı istila ve Golan Tepeleri’ni ilhakına; bütün Filistin’i sistemli olarak sömürgeleştirmesine; Batı Sahra, Doğu Afrika, Güney Arabistan ve Filipinler’de sürüp giden savaşlara; Keşmir ve Bangladeş’in sürekli işgali ve sömürülmesine; Hindistan’daki (dünyanın en kalabalık azınlığı durumundaki) Müslüman cemaatın ezilmesine şahid olduğunu görüyoruz. Bütün bunlara ek olarak, dünyanın her tarafındaki Müslüman mücahidler takip, baskı ve yanlış takdime maruz bırakılmaktadır. Bizzat İslâm davası tehlikede görünmektedir.

Bu durum Müslümanların üzerine kopkoyu bir karanlık ve ümitsizlik çökertmektedir. Davanın düşünürleri için ümmetin bunalımı üzerinde kafa yorup tedavi yollarını aramaktan daha acil ve önemli bir görevin varlığı düşünülemez, İslâm tarihinin hiçbir döneminde savaş nidası olan “Allahu Ekber”e fikrî sahada olan ihtiyaç bugünkü kadar hissedilmemiştir.

İnşallah, İslâm âleminin düşünürleri bu tehdide karşı koyabilir; Allah Teâlâ onların her zaman rehberleri olur da Peygamberini (s.a.) ve bütün müminleri sevindirecek başarıyı bu alanda gösterirler.

Eski kelamî tavrı andıran bu hareketin fikrî yapısını gösteren eserin insanımıza yeni ufuklar açacağı umudundayız.

Dipnot:

1 Rum Suresi, 29

2 Rad Suresi, 37

3 Zümer Suresi , 913

Yayın Tarihi: 10 Haziran 2021 Perşembe 10:00 Güncelleme Tarihi: 10 Haziran 2021, 16:42
banner25
YORUM EKLE

banner26