Müslüman genç her daim uyanık olmalı

Hüseyin Gedik, 'Zehirli Oklar'da iman ve ahlak erozyonu karşısında ayakları, kalbi, zihni ve ruhu yavaş yavaş kayan bir genci anlatıyor. Fatih Pala yazdı.

Müslüman genç her daim uyanık olmalı

Hüseyin Gedik, kendisini romanlarıyla tanıdığım bir yazar. Her birinde Müslümanları ilgilendiren bir ya da birçok hususu ele aldığı Zehirli Oklar, Çıldırtan Şüphe, Ağlatan Notlar ve Dilara Olmasaydı isimli roman çalışmalarını hediye etmişti vakti zamanında biz okurlarına. Çalışmalarının hepsi Beka Yayınları arasından okuyucuya ulaşan, 10-15 ve hatta daha fazla senedir kendisinden yeni bir roman çalışması göremediğim ve hatta hatta mevcut romanlarının bile yeni baskıları kalmayan Gedik’i, sahaya davet etmiş olayım bu haber vesilesiyle.

Gedik’in Zehirli Oklar’ının (1989) bende ilginç bir hikâyesi var. Evvela o hikâyeden kısaca bahsedip kitaba geçeyim inşallah. 1999-2000 eğitim-öğretim sezonunda üniversite sınavına hazırlık için Erzincan’da dersaneye gidiyordum. (Bu bilgiyi zaman zaman veriyorum, hakkınızı helal edin; ama gerekli olmasa inanın vermem.) Bu vesileyle tanıştığım Alper isimli bir arkadaşım, o günlerde Zehirli Oklar’ı okuyor ve okudukça da içeriğinden bahsedip duruyordu bana. Belli ki çok sevmişti kitabı. Ben de onun yönlendirmesiyle merak etmiştim kitabı ve ilk fırsatta elde edip okumayı yeğledim. Tabi biraz vakit geçti, Erzincan serüveni bitti; ama ben o kitaba ulaşamamıştım. Bir türlü aklımdan çıkmamıştı arkadaşımın anlattıkları. Kitabı hep aradım, kitapçılara sordum, internet kitapçılarından araştırdım, onlarda da “satış yok/tükenmiş” ibaresiyle karşılaşıyordum. Bu arayışım zaman zaman ve aralıklı da olsa 2013’ün Eylül ayına kadar sürdü. Bir gün yine aklıma düşmüş ve “İnternet üzerinden bulabilir miyim?” diye araştırmaya koyulmuştum. Subhanallah! Sitenin birinde bulunduğunu gördüm. Hiç vakit kaybetmeden sipariş verdim ve kitabı elde ettim elhamdulillah. İşte böyle uzun ve ilginç bir hikâye var Zehirli Oklar ile aramızda buluşmakla bereketlenen.

Davet/tebliğ görevini bilen ve uygulayan biriyken...

Zehirli Oklar'da roman kahramanı, öğretmenliğe yeni adım atan ve tayini vesilesiyle Akdeniz bölgesindeki bir kasabanın şirin bir köyünde bu öğretmenliğini belli bir müddet, yani sürgün edilmesine kadar sürdürecek olan bir gençtir. Bu köyde, daha önce hiç yaşamadığı, aklına bile getirmediği, kendine asla yakıştıramadığı şeyler yaşayacaktır. Kitabın ismi, zaten belli veriler sunuyor okuyucuya ilk etapta. Kapak resmindeki gözler ve baş aşağı yuvarlanan insan, az çok içeride neler olup bittiğiyle ilgili bilgi sahibi kılabiliyor okuru. Bu noktada, kitapların isimlerini en güzel şekilde şerh eden kapak çalışmaları için çizerlere teşekkürü bir vazife biliriz.

Kahramanımız olan genç, kendini Müslümanca yetiştirmiş, Müslümanca bir bilince ermiş, ne için yaşadığını, ne için yaşaması gerektiğini ve inancını başka insanlara ulaştırmanın adı olan “davet/tebliğ” görevini bilen, bilmekle de kalmayıp uygulamaya gayret eden bir kişilik olarak karşımıza çıkıyor. Gideceği köyde de Allahu Teâlâ için güzel işler yapacağının sevincini yüreğinde taşır. Hatta oradaki insanların İslam’dan uzak bir inanış ve yaşayış içerisinde olma ihtimalleri, işinin zor olacağı düşüncesini doğurmuştur zihninde. Buna rağmen, içindeki büyük bir sevdayla yollara düşüverir. İslam gibi yüce bir dava ile insanları tanış kılmanın verdiği heyecan, başka şeylerde kolay kolay görülemezdi. Nitekim ondaki bu heyecan da bundan farksız bir şeydir.

Günler geçer, okul ile, öğrencilerle ve köylülerle ülfeti gelişir kahramanımızın. Kendisini çok seven yaşlı başlı köylülerden kimisi, henüz bekâr olması nedeniyle, bazı günlerde yemek ve çay nevinden ikramlar için evlerine davet ederler onu. İlk başlarda memnuniyetle kabul ettiği bu davetlerin, ilerleyen zamanlarda başına nasıl çoraplar öreceğini, nasıl üstesinden gelemeyeceği bir imtihana dönüşeceğini bilseydi, herhalde hiç kabule yanaşmazdı. Çünkü özellikle davet edildiği iki ailenin her birinde, evlilik yaşı gelmiş bekâr kızlar vardır. Kadın-erkek ayrı oturmanın, inancı için daha doğru bir tavır olduğunu bildiğinden, ilk seferlerde buna azamî derecede dikkat gösterir. Böyle olsa da ikramları yapanlar, genellikle evin bu bekâr kızları olur. Kahramanımız da nişanlı olmasına rağmen bekâr olunca, ister istemez, doğru yanlış kızların gözleri misafirlerine kayar olur. Kaçamak olarak gelişen bu bakışlar, sonrasında kalan ve kaçmayan bir hale dönüşür. Genç, gözlerini kaçırsa da, bakmamaya, görmemeye, anlamazlıktan gelmeye çalışsa da muhatapları zehirli oklarını üzerine sarar olmuşlardır bir kere. Müslümanca bir terbiyeyle kendisini yetiştirdiğini ifade ettiğimiz genç, kimi zaman ciddi ciddi nefsine ve duygularına yenilerek karşılık vermeye başlar bu zehirleri kuşanarak gelen oklara. İşte dananın kuyruğu, buradan itibaren tedavisi çok zor olacak bir şekilde kopmaya yüz tutar. Gencimiz, müthiş derecede kendini sorgulamaya, bunu kendisinin nasıl olup da yaptığı konusunda özeleştiriye yönelir. Ama kendinin de bir nefis taşıdığını, günaha-harama meyli getirecek ortamların oluşmasına engel olması gerektiğini unutur. Unutur; çünkü gaflete düşüyordu üzerine çullanan bakışlara karşılık vererek. Unutur; çünkü Allah’ın razı olmayacağı, O’nun Rasulü’nün uygulamasında görülmeyen bir ortama uyum sağlamaya başlar ne kadar da istemese, doğru olmadığının farkında olsa bile.

Malum davetlerden sonra evine çekildiğinde, hiç olmadığı kadar huzursuz olur, hiç yaşamadığı kadar bunalımlara girer genç. Sabahlara kadar uyuyamaz; öyle bir raddeye gelir ki bu uyuyamamalar, sabah namazını kaçırmasına sebebiyet verir. O genç ki, sabah namazının, daha doğrusu kaçırılan herhangi bir namazın, bir Müslüman için ölümle eşdeğer tutulması gerektiğinin bilincinde, farkındadır. Nefsiyle ne kadar büyük mücadelelere girişmiş olsa da yine kabul eder o davetleri. Zaten bir yerden sonra, artık kendisi davet bekler olur. Ah, bu nefis yok mu bu nefis! Ah, bu gaflet yok mu bu gaflet! Dağ gibi insanı/Müslümanı yağ gibi eritir işte böyle.

Yabancı bir kadın ile yabancı bir erkeğin birbirleriyle bakışmaları

Romanın ana teması, vermek istediği mesajı; bu gidiş-gelişler, bu dinmek nedir bilmez med-cezirlerdir. Ne kadar Kur’an’la ve Sünnet’le iştigal ederse etsin bir Müslüman, şeytanî odaklara, unsurlara ve kişilere karşı kılıç kalkan kuşanmazsa, Allah muhafaza, bu iman ve ahlak erozyonu karşısında ayakları, kalbi, zihni ve ruhu kayar gider. Hüseyin Gedik, bu kayganlığın karşısında dik duruşun ne şekilde sergilenmesi konusunda, çoğu zaman gencimizi yol gösterici tefekkürlere sokmuyor değil. Böyle olmasına rağmen, şeytanî dürtüler ve nefsanî yönelimler hep alt eder rahmanî tutumlardan yana tercihini yapması gereken roman kahramanı genci. Okurken, “Hah, şimdi oldu, artık dönmeyecek o hatalara, bu esaslı pişmanlığı artık frenleyecek onu!” dediğimiz anlar çok oldu. Ama yazar, hemen hepsinde hevesimizi kursağımızda bırakır şekilde kurgulamış sanki hikâyesini. Esasen beklenmiyor da değil gencin artık hakikate dönüşüne şahid olması. O sevinci ve rahatlığı pek görebilmiş olamasak da, hikâyenin sonunda gelen sürgünle rahat bir nefes alıyoruz Allah’ın izniyle.

Rasulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen ve İmam Taberanî rahimehullah’ın aktardığı şu kudsî hadis, romandan çıkarılması gereken dersi en net ve en özet bir şekilde veriyor: “Şüphe yok ki nazar/yabancı bir kadın ile yabancı bir erkeğin birbirleriyle bakışmaları, İblis’in/şeytanın oklarından zehirli bir oktur. O şeytan, bu zehirli okunu gözler vasıtasıyla atar. Adeta zehirli bir şua/ışın gibi bakılanı yakar. Her kim, bunu, yani haramlara bakmayı, benim azabımdan korktuğu için terk ederse ona, bunun bedeli olarak öyle bir iman veririm ki; onun tadını, zevkini kalbinde duyar.” Roman, diyebiliriz ki bu kudsî hadisin bir anlamda şerhi, genişçe açıklanması. O zehirli okun, imanla yeşermiş bir kalbi nasıl yaktığını, neredeyse küle çevirdiğini en açık haliyle Zehirli Oklar’da buluyoruz.

Hüseyin Gedik’e, okuyanın hafızasından kolayca silinemeyecek olan, belki psikolojik bir roman diyeceğimiz bu ibretli çalışması için çok ama çok teşekkür ediyorum. Teşekkürümün yanına ve hatta üstüne büyük bir ricayı not düşmeyi de unutmuyorum: Yeni romanlarınızla ve en azından hiç olmazsa baskıları tükenen tedavüldeki romanlarınızla sizi tekrar yazın dünyamızda görmek istiyorum. Bizi, yani okuduğumuz romanlarınızı sevenleri kırmayacağınızı ümit ve çağrımızın cevapsız kalmamasını da temenni ediyorum.

Fatih Pala yazdı

Güncelleme Tarihi: 12 Aralık 2018, 16:39
YORUM EKLE
YORUMLAR
Bülent
Bülent - 3 yıl Önce

Selamün aleyküm fatih kardeşim allah kalem tutan ellerinize sağlık sıhhat versin.

Canfedaye
Canfedaye - 3 yıl Önce

Kaleminin mürekkebine bereket.

Nurife Canbek
Nurife Canbek - 4 ay Önce

Hocam, bize hakkınızı helâl edin. Roman okumayı siz srvdirdiniz bana, Türkçe dersini siz srvdirdiniz... Keşke bir iletişim adresiniz olsa.
Hüseyin Gedik in öğrencisi

banner19