banner17

Mü'minde mekân anlayışı nasıl gelişti?

Mehmet Mahfuz Söylemez “İslam Şehirleri” adlı eserinde Vâsıt, Merv ve Meyyâfarikîn gibi şehirler üzerinden medeniyetimizdeki mekân algısını anlatıyor.

Mü'minde mekân anlayışı nasıl gelişti?

Mehmet Mahfuz Söylemez, İslam Şehirleri

“İslam şehri”, Medeniyetimizin görünen yüzünü temsil etmektedir ki tevhid anlayışının tezahürlerini barındırır. Bu şehrin merkezinde mabed yer alır ve onun etrafında gelişen şehir yapılanmasında “döngüsel mekân” anlayışı hâkimdir. Semah dönercesine gerçekleşen bu tarz bize aittir. Kâbe’yi tavaf eden hacıların oluşturduğu kompozisyona da yukarıdan bakılacak olursa mü'min şehrinin düşünsel arka planının buralarda yattığı anlaşılacaktır.

Prof. Dr. Mehmet Mahfuz Söylemez, Hz. Peygamber döneminden başlayarak Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine kadar geçen uzunca bir süreç içerisinden seçip detaylı bir şekilde incelediği şehirler üzerinden medeniyetimizin müşahede edebileceğimiz yüzünü gösteriyor bizlere “İslam Şehirleri” adlı eserinde…

İlk Müslüman şehri ve güzel-örnek: Medine

Müslümanlar tarafından inşa edilen veya fethedilip zaman içerisinde yeniden dizayn edilen tüm şehirler ilk Müslüman şehri olarak kabul edilen Medine’yi bir şekilde örnek almışlardır. Hz. Peygamber’in (a.s.) Yesrib’e gelip ilk olarak mescit ve ikamet edeceği evi inşa etmesi ile birlikte Medine bir şehir olma yolunda ilk adımını atmış oluyordu. Daha sonra bu mescit etrafında muhacirler yerleştirilerek dairesel bir planlamaya gidildi. İşte tüm mümin şehirleri bu planlamadan şöyle ya da böyle istifade etmişlerdir. Bunun daha da gerisinde Kâbe etrafında inşa edilen Mekke şehri bulunmaktadır ki bu dairesel tarzın tercih ediliş sebebi, mabede ulaşmadaki fonksiyonelliğinden kaynaklanmaktadır.

Hz. Peygamber (a.s.), Medine’de mescidi aynı zamanda bir hükümet kurumu olarak kullanıyordu. Din ve devletin birbirinden ayrılmaz öğeler olarak iç içe geçtiği bu mekân algısı muhakkak ki seküler/dinî ayırımını ortadan kaldıran simgesel bir değer de taşıyordu. Hz. Ömer (r.a.), döneminden itibaren devlet işlerinin yürütüldüğü yeni müstakil bir binaya geçilmiştir ki bu Dâru’l-İmâre’dir. Bu yapıların kapıları olmaması, sınıf farklılıkları oluşmasına bir tedbir oluştururken halkın sorunlarının da her daim dinlenilebileceği bir düzen sağlıyordu.Zemzem Tower

Kâbe’nin böğrüne saplanan bir mızrak: Zemzem Tower

Eserde Vâsıt, Merv ve Meyyâfârikîn gibi kadim kentlerle ilgili yazılmış makalelerle birlikte bunlara nispetle daha yeni sayılabilecek özellikle salnamelerden yararlanılmak sureti ile Çorum, Ginç ve Kiğı kazalarının incelendiği makalelere de yer verilmiştir. Temel kaynaklar ve arşiv belgeleri incelenerek hazırlanmış birbirinden değerli makalelerin derlendiği bu eserde ele alınan şehirler üzerinden müslümanların şehir planlamasındaki ve İslam mimarisindeki temel dinamiklere ve kırılma noktalarına dikkat çekilmiştir. Sözgelimi Vasıt şehri inşa edilirken Haccâc tarafından inşa ettirilen Daru’l-İmâre, mescidi ikiye katlayan bir büyüklükte inşa edilmiştir. Bu İslam mimari tarihinde önemli bir kırılma noktasıdır. Simgesel anlamda dünyanın dine öncelendiğine işaret etmektedir. Hâlbuki klasik dönemde özellikle Mekke’de inşa edilen binaların hiçbirinin buradaki mübarek mabetten daha cesîm olmasına müsaade edilmemiştir.  Daha sonra kurulan şehirlerde ise bu mabedin yerinde Cuma camileri ve ulu camiler yer almış ve bu mabedlerin çevresinde bunlardan daha heybetli yapılar inşa edilmemiştir.  Mehmet Mahfuz Söylemez, bu noktada günümüzde Mekke’de inşa edilmiş olan Zemzem Tower’la ilgili görüşlerine de bu minvalde yer vermiş ve bu yapıyı Kâbe’nin böğrüne saplanan bir mızrak olarak nitelendirmiştir.

Kırk metre genişliğinde cadde gördünüz mü?

Günümüz insanını bunaltan, bir yerden bir yere gitmeyi işkence haline getiren yollarımızı ve caddeleri düşünelim. Adeta birbirinin önünü kesen sokaklar ve yol vermeyen kavşaklar… Bir de Kûfe ile Vâsıt’taki kırk metre genişliğindeki yolları gözünüzün önüne getirin.  Kırk metre genişliğinde! Peygamberimiz (a.s.) döneminden itibaren şehir planlamasındaki bu tip hassas noktalar çok iyi düşünülmüştü. Peygamberimiz (a.s.) caddelerin genişliğinin en az üç buçuk metre olması gerektiğini istemişti ki bu rakam daha sonraki dönemlerde zikrettiğimiz gibi kırk metreyi bulmuştur. Üstelik Kûfe’nin ve Vâsıt’ın caddeleri geceleri aydınlatılıyordu ki bu zamanının çok ilerisinde bir hizmetti.

Salnâmeler ne değerli belgelermiş!

Salnâmeler, bir senelik olayları göstermek üzere düzenlenen yıllıklara verilen ad olup batıda tarihi daha eski olmakla birlikte Osmanlı Devleti’nde ilk kez 1847’de neşredilmiştir. Bu belgeler, il il, sancak sancak o yıl içinde olup bitenleri kayıt altına almakla birlikte şehir hakkında tarihi ve kültürel bilgiler de içermektedir. Ayrıca devletin resmi kurumlarını, bu kurumlarda çalışanların isimlerini, şehrin nüfusunu, okullarını, kütüphanelerini ve diğer pek çok müessese ile ilgili önemli bilgileri ihtiva etmektedir.

“İslam Şehirleri” adlı eserde zikrettiğimiz kadim şehirlerin yanında bu salnâmeler ışığında son dönem Osmanlı vilayet ve sancaklarından bazıları da incelenmiştir. Şehir tarihçiliğinde oldukça önemli bir yeri olduğu ifade edilen salnâmeler sayesinde Osmanlı Devleti’nin idari birimlerindeki kurumları ve bunların işlevlerini de öğrenmenin mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda kitapta salnâmeler ışığında incelenen sancaklarla ilgili bilgilere başvurmak sureti ile “defter-i hakânî”, “mahkeme-i bidayet kalemi” ve“nâfia komisyonu” gibi kurumların işlevlerinin neler olduğu öğrenilebilir.

Mehmet Mahfuz Söylemez’in şehir-medeniyet ilişkisini açıklarken Medeniyetin şehirlerin dünden getirdikleri birikim olduğu, şehirlerin konuşması olduğu fikirleri de altı çizilmesi gereken fikirler.

 

Muhammet Enes Midilli, bu şehirler konuşurken dinlemeli…

Güncelleme Tarihi: 12 Mayıs 2016, 14:19
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20