Muhammed Esed: Bir koca karı imanı üzerine ölmek isterim

Mekke’ye Giden Yol otobiyografisi ile bütün dünyada dikkatleri üzerine çeken hayat hikâyesinin sahibi Muhammed Esed’in eserinin ikinci cildi yayımlandı. Kâmil Yeşil kitabı Dünyabizim için değerlendirdi.

Muhammed Esed: Bir koca karı imanı üzerine ölmek isterim

Bir İslam âlimi, kıyamete yakın, güneşin Batı’dan doğacağına dair hadis-i şerifi, İslam’ın yeniden neşv ü nema bulması olarak yorumlar. Hadis-i şerifi böyle yorumlamakta beis yok. Çünkü bazı isimler İslam adına Batı’da doğdu ve yükseldi. Aslen Pakistanlı olmasına rağmen temayüz ettiği yer eserleri bakımından Muhammed Hamidullah, Abdülkadir Es-Sufi, Ömer Faruk Abdullah, Hamid Algar, Muhammed Esed’i biz böyle tanımlıyoruz: “Batı’nın Güneşleri”.

Cemil Meriç’e kalsa “kendi semasında bir yıldız” derdi ama biz hadis-i şerife uyarak “güneş” diyoruz. Mekke’ye Giden Yol otobiyografisi ile sadece bizde değil hemen bütün dünyada dikkatleri üzerine çeken hayat hikâyesinin sahibi Muhammed Esed’in adı geçen eserinin ikinci cildi yayımlandı.

Eserin iki yazarı var. Muhammed Esed ve hanımı Pola Hamide Esed. Mekke’ye Giden Yol veya Kalbin Yuvaya Dönüşü (İşaret Yayınları), 1932 senesinde hac için Hicaz’da bulunan Esed’in Hindistan’a daveti ile başlıyor. Davete icabete sebep de Ehl-i Hadis olarak bilinen ilim çevresi ile tanışmak. Yolculuğa nasıl hazırlanıldı, seyahat nasıl geçti ve yolcular nasıl karşılandı… İnsanlar, manzara, duygular ve olaylar… Esed’in kaleminde edebîleşiyor.

“Hindistan Hindularındır”

Menzil Hindistan, eser bizi 1930’ların Hindu kültürü, dinleri, davranışları ile tanıştırıyor. Müslümanlar azınlıkta. İnançları işgal altında değil ama sığıntılar. Devlet dairesinde küçük memurlukların dışında resmiyette karşılıkları yok. Slogan da “Hindistan Hindularındır.” Birinci Dünya Savaşı bu iki kültürü birbirine yaklaştırdıysa da Hindistan Milli Kongresi’nin tamamen Hindulardan oluşması bir ayrışmayı da beraberinde getirir. Esed işte tam bu ortamda Hindistan’dadır. Esed, yönetimdeki bazı kişiler ve İslami teşkilatlar tarafından tanınmaktadır. Hindu örneğinde görür ki, Müslümanlar için yeni bir İslami yorum lazımdır. Oysa Esed’in Hind Müslümanları arasında gördüğü, Batı’nın medeniyet üstünlüğünü kabul etmiş, ondan daha ilerisini düşünemeyen bir anlayış ve yaşayıştır.

Bir de iç aydınlığını öne çıkaran bazı sufi gruplar var. Böyle bir grupla karşılaşır, onların zikirlerine şahit olur. Kitabın bu sayfalarında dervişlerin “Hu” zikrini mütercimin “Hüve” olarak adlandırması problemli. Bu zikir lafzı bizim kültürümüzde de var çünkü. Esed’i dinleyen İslami teşkilatlar; yeniden diriliş, şeraitin yeniden yorumu ve ihyası, İslam medeniyeti gibi fikirlerini daha çok insana ulaştırması için konuşmalar yapmasını ister. O da bu talebi müspet karşılar ve Yolların Ayrılış Noktasında İslam kitabı böylece vücut bulur.

Muhammed İkbal ile dostluğu

Esed bu yolculukta Muhammed İkbal ile tanışacaktır. İkbal onu hadislerin İngilizceye çevrilmesinin bu soluğa canlılık getireceği konusunda ikna eder ve Esed, yöneticilerin desteği ile Sahih-i Buhari’yi tercümeye koyulur. İlk iki cildi tercüme eder, bastırır. Ancak bu arada İkinci Dünya Savaşı patlamıştır. Bir Batılı olan Esed, İngiliz hükümetinin girişimiyle tutuklanır. Tercüme işi de aksamış olur.

Esed’in tutukluluk yılları aynı zamanda Avusturya’da ailesinin de Nazi baskısına maruz kaldığı yıllardır. Babasını Hindistan’a getirmeye muvaffak olamadığı için babası ve diğer aile fertleri, Nazi zulmü altında öleceklerdir.

Esed ile İkbal’in dostluğu fikir ve eylem birliği de doğurur. Sadece içtihad konusunda anlaşamamışladır. İkbal, içtihadın gerekli olduğunu düşünmesine rağmen herkesin bu kapıdan girmesinin mahzurları üzerinde durur. Aslında bir gazetenin muhabiri olarak bu toprakları dolaşan Esed; ilmi, yaşantısı, Arapça ve Farsçaya vukufiyeti, fikirlerinin yeniliği, etkisi sebebiyle kendini bir devletin kuruluşunda, bağımsızlığını kazanma sürecinde bulur. Pakistan fikrinin sadece gerçekleşmesinde değil, sınırlarının çiziminden tutunuz da, anayasanın hazırlanmasında ve yönetiminde de vazife alır. Esed, “Pakistan İslam Devletinin bir no’lu vatandaşı” olur ve bu vatandaşlığı ölümüne kadar taşıyacaktır.

Nüfusunun ağırlığı Müslüman olmasına rağmen Keşmir’in Hindistan’a geçiş için bırakılması kanlı olaylara sebep olur. Yaşanılan soy kırımının arasında Mevdudi ve Cemaat-i İslami’nin müntesipleri de vardır. Ve Mevdudi ve arkadaşları bu kırımdan Esed’in çabaları ile kurtulacaktır. Yıllar sonra Kur’an Mesajı’ndaki bazı yaklaşımları sebebiyle Mevdudi ve izleyicileri ile arası açılacak ve hatta eserin basımı da gecikecektir. Mevdudi, tam tesettürlü olarak görmediği Pola Hamide’nin selamını açıktan almayacak ve araya mesafe koyacaktır.

Ayetlerle hadislerin farkı

Tutukluluk yıllarında yarım kalan Sahih-i Buhari’nin tercüme çalışmaları, kâğıtlar, matbaa ve diğer araçlar işte bu kargaşa, bağımsızlık mücadelesi esnasında imha edilir. Hemen belirtelim, “Hadisleri tercüme ederken şunu keşfettim” diyor Esed: “Bu iki metin görünüşte Arapça idi ve aradaki farkı ben bu çalışma esnasında gördüm. Kur’an Arapçası her türlü zaman ve mekânın ötesinde, tamamıyla kendine özgü garip bir ışıkla doluydu. Hadislerdeki çöl safiyeti, keskinliği ve beşeriliği hemen kendini belli ediyordu.” 

Buna benzer bir ifadeyi Abdülaziz Debbağ hazretlerinden okumuştum. Onun talebesi Abdullah b. Mübarek diyordu ki: “Gözleri doğuştan görmeyen Üstad (Debbağ hazretleri) hafız değildi ama ayet ile hadisi hemen fark ediyordu. Biz bazen bir hadisin içine birkaç ayet lafzı ilave ediyorduk. Üstad hemen, ‘şuraları ayet, şuraları hadis’, diyordu. Nerden biliyorsunuz dediğimizde de ‘Ağzınızdan çıkarken lafızların nurları farklı oluyor, oradan anlıyorum’, derdi.”

Himalayalar, Kulu, Lahor, tutukluluk yılları derken ortaya Pakistan fikri atılır. İkbal tam bir ümmet fikrine sahiptir. Onunla bağımsız Pakistan İslam devletinin heyecanını paylaştığı bir zamanda İkbal vefat eder.

Dünyadaki Müslüman liderle görüşmeler

Esed bu dönemde dünyanın birçok yerinde tanınmakta, sözlerine değer verilmektedir. Pakistan’ın öncüleri de onun bu özelliğinden faydalanır. Teşebbüsü akim kalsa da Libya’daki Senusi hareketinin öncüsü Seyyid Ahmet eş-Şerif başta olmak üzere birçok kişi ile irtibat kurar; dergiler çıkarır, radyo konuşmaları yapar. Yeni devletin dış işlerinde müsteşar yardımcısı olarak İslam ülkelerine, BM’ye gider ve mazlumların, Müslümanların, Bengal’in haklarını savunur. Bu bağlamda “Müslüman Milletler Birliği”nin (İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatının) kurulması fikrine öncülük edecek, bunu gerçekleştirmek için Suudi Arabistan Mısır, Irak, Suriye ve Türkiye’ye gelecektir. (Dikkatinizi çekerim. Türkiye’de, İslam Birleşmiş Milletler Cemiyeti’nin kurulması gerektiğini savunan Sezai Karakoç ve Necmeddin Erbakan Hoca o dönemde daha yetişme çağındadır.)

Esed, Suriye'de zamanın bilge adamı Faris el-Hurî'yle görüşmesini şöyle anlatıyor: “İsmen bir Hristiyandı, fakat Müslüman Millet­ler Birliği ihtimali, ona coşkuya yakın bir his verdi. Gençlik yıl­larında, 1914-18, I. Dünya Savaşı'nda, o dönemlerde Suriye'nin bir parçası olduğu Osmanlı İmparatorluğu'na karşı bir isyanda büyük Britanya ve Fransa ile ittifak yapan Suriyelilerin safların­da en önde gelen, ateşli bir Arab milliyetçisiydi. Faris el-Hurî şöyle dedi:O bizim büyük bir hatamızdı. O dönemde, idrak etme­miz gerekmesine rağmen, Osmanlı İmparatorluğu'nun bize ba­ğımsızlık te'minatı verebilecek olan tek güç olduğunu idrak edemedik. Gerçekten Türkler yenilmemiş olsaydı, Enver Paşa, İmparatorluğu, Türk kısmının başkenti İstanbul ve Arab çoğun­luğun bulunduğu kısmın başkenti de Haleb olmak ve Sultan'ın her şehirde yılın bir yarısını geçirmek üzere, iki kısım da kendi içişlerinde bağımsız, ancak yine de birlik halinde yeniden şekil­lendirecek olan büyük planını gerçekleştirecekti. Fakat Osman­lı İmparatorluğu, büyük oranda biz Arabların siyasî ahmaklığı ve yanlış yönlendirilen milliyetçiliğinden dolayı yıkıldı ve Enver Paşa' nın rüyası da uçup gitti.’”

Nasıl?

Suriye ve diğer komşularımızdaki siyasi sorunun günümüzde daha iyi anlaşılmasını bu sözlerden daha iyi anlatacak başka bir tespit var mı?

“Arab dünyasında hâlâ canlı olan tek gerçek kuvvet İs­lâm'dır”

Hristiyan Faris el-Hurî'nin, Enver Paşa'nın İslâmî ilhamlı, ölü doğmuş projesi hakkındaki görüşlerini ve hatta daha fazla­sı mevcut Müslüman Milletler Birliği düşüncesini çekince koy-maksızın onaylaması beni hayrete düşürmüştü: Bir Hristiyan olan sen, nasıl olur da önerimizi memnuni­yetle karşılarsın? Beni yanlış anlama Seyyid Faris, bizimle fikir birliğinde olduğunu öğrenmekten çok memnunum; ancak Arab dünyasını İslâmî bir yapı içine tahayyül etmeye bu kadar hazır olmana biraz şaşırdığımı, hoşuma giden bir şaşkınlık ya­şadığımı itiraf etmeliyim.’

Faris el-Hurî öne doğru eğildi ve kolumu tuttu:Evet, kendimi bir Hristiyan olarak adlandırıyorum, an­cak bu sadece boş bir söz... Hristiyanlık şimdi ölü bir düstur, bir hatıradır. Arab dünyasında hâlâ canlı olan tek gerçek kuvvet İs­lâm'dır ve bundan şüpheniz olmasın! İslâm olmazsa, Arablar Batı'nın oyuncağı olmaya mahkûmdur: Ve sen bir Arab vatan­perveri olan benim böylesi bir ihtimali düşünmeyi istemediği­mi mi sanıyorsun?’”

Hristiyanlık demişken bahsetmeden geçemeyeceğim bir anekdot daha var: “Hindistan'ın güneyinde misyonerlik ça­lışmalarına devam etmelerine müsaade edilmiş on veya on iki kişilik bir Cizvit grup vardı. Bu Cizvit grubun lideri, Prens Löwenstein'dı. Cizvit bana, Katolik Kilisesi hakkında hacimli bir kitabı ödünç verdi; ben de birkaç hafta içinde 800 sayfalık bu kitabı baştan başa okudum. O kitaptan, tarihteki ilginç bir olayı öğrendim.

Kudüs'ün Titus tarafından tahrip edilmesinden kısa bir süre önce, şehrin o zamanki rahibi, yaklaşan felaketi işaret eden bir rüya görür. Halkını bu felaketten korumak için erkeklerden, kadınlar ve çocuklardan oluşan küçük topluluğunu, doğuya doğru Ürdün'ün karşı tarafına gönderir. Hristiyan dünyanın geri kalanından tamamıyla kopuk olarak, 200 yıldan daha fazla bir süre, bir şekilde orada kalırlar. Zaman geçtikçe Filistin, Hristiyanlar için tekrar güvenli bir yer olur ve o topluluk tekrar vatan topraklarına döner. Ancak döndüklerinde, iki yüz yıllık aradan sonra, kendi inançlarının Filistin'de kalan Hristiyanlarınkinden çok farklı olduğunu görürler. Filistin'de kalanlar katı bir şekilde teslise inanmakta ve İsâ'yı ‘Allah'ın oğlu ve Allah'ın vücut bul­muş hali’ olarak görürlerken, gönüllü sürgünden dönen Hristiyanlar ise İsâ'yı fani bir insan, Allah tarafından mesajını dünyaya iletmek ve böylece O'nun birliğini ve tekliğini insanlığın ta­nımasını sağlamak üzere seçilmiş olan diğer bütün peygamber­ler gibi bir peygamber olarak görmekteydiler.

İsâ tarafından tebliğ edilen başlangıçtaki Allah'ın Birliği kavramından sapmış, Pavlosçu mistisizmle dolmuş ve aynı zamanda muhtemelen Mithraistik inançlardan etkilenmiş ve Teslis dogması içinde kaybolmuş olan, Filistin Hristiyanları idi; hâlbuki diğer taraftan uzun bir süre Ürdün'ün doğusunda yaşamış, bütün diğer düşünce akımlarından tamamıyla ayrı kalmış olan küçük gönüllü sürgün topluluğu, temiz başlangıçtaki Allahın birliği inancına sarılmışlardı. Bu tam yüz yıl sonra Rahip Arius tarafından ortaya konulacak ve Kilise onları ‘Arian sapkınlığı’ diyecekti.”

Müslüman Milletler Birliği’nin kuruluşu

Bu devletlerin içinde Müslüman Milletler Birliği’nin kuruluşuna iki devlet çekinceli davranır: Mısır ve Türkiye. Mısır “Biz dini, devlet işlerine karıştırmaktan yana değiliz” diyerek mesafe koyar. Suriye diplomaside “kardeşlik” kavramı yoktur diyerek karşı çıksa da Esed’in teklifi ile ilk kez milletlerarası bir belgeye “kardeşlik” kavramı girer. Celal Bayar ve Adnan Menderes, Türkiye’nin tam demokratik bir yönetime geçmediği, Kemalizmin ilkelerinin ağır bastığı, Batılaşmaya doğru gittiği gerekçesi ile sözü “Hele siz başlatın, mesafe alın, biz zamanla size dahil oluruz” mesajı vermiştir.  

Ancak Türk halkından memnundur Esed. Çünkü camiler aşkla namaz kılanlar tarafından doldurulmuştur. Etrafta yoksulluk vardır, kadınlar ve erkekler Batılılık adına rüküş giyinmiştir. Türkiye ziyareti ile enteresan olaylar da yaşar Esed. Bunlardan biri Cuma namazı esnasında kalpağını kaybetmesidir. Pakistan temsil gücünü gösteren kalpağı kaybolur. Türkiye’de şapka zorunluluğu vardır. Namaz çıkışında (caminin Hacı Bayram Camii olduğu anlaşılıyor) bir Türk onu terziye götürür ve terzi birkaç saat içinde Esed’e kalpak diker ve ücretini almaz, şöyle der: “Biz kardeşimizden para almayız, sen bizim kardeşimizsin.”

Esed’in hatıraları; bir devlet nasıl kurulur, nasıl tam bağımsız olur, bir İslam devletinin misyonu, dünyaya mesajı ne olmalıdır, nasıl yeniden dirilebiliriz, sorularına da kendi içinde cevapları barındırıyor. Bu sayfalarda bir mütefekkir, ileriyi gören bir basiret, bir ümmet bilinci, Kur’an Mesajı’nda mânâlandırdığı “takva” kavramının tam karşılığı olarak “sorumluluk bilinci”ne sahip bir muvahhid olarak görüyoruz Esed’i. Tabii hayal kırıklıkları, strateji yanlışlıkları, acılar, gözyaşları da…

Eserin muhteviyatında fazla yer tutmasa da Kadiyaniler ve sapkın inançlarına dair bilgiler de yer alıyor. Bu sayfalardan öğreniyoruz ki, Kadıyaniler ve Gulam Ahmed İngilizler tarafından desteklenmiş ve korunmuş bir harekettir. Doğrusu hiç şaşırmadık.

Pakistan denilince akla gelen Muhammed Ali Cinnah, Ziyaül Hak gibi devlet adamları ile sıkı ve samimi dostluklar kuran Esed’in bu devlet adamlarına olan güveni ve yardımı da kitabın önemli sayfalarını oluşturuyor. Hasan El-Benna’nın damadı Suriyeli âlim Said Ramazan El-Buti, Zeki Yamani, Kral Faysal, Habip Burgiba eserde en çok anlatılan, haklarında hüsnü şehadet edilen simalar. Enteresan bir şekilde aynı dönemde yaşamalarına ve üstelik Pakistanlı olmasına rağmen Esed, Muhammed Hamidullah Hoca’dan hiç bahsetmiyor. Yollarının kesişmediği anlaşılıyor.

Eşiyle nasıl tanıştı?

BM için geldiği Newyork’da bir spiker olan Pola ile tanışır. Pola Müslüman olur. Esed ile evlenir.

Eserin bundan sonraki sayfalarını Pola’nın gözüyle ve onun kaleminden okuyoruz. Mekke’ye Giden Yol’un ikincisini yazmak teklifine hayır diyen Esed bundan sonraki hayatını yine ülkeler arasında (Fas, İsviçre, Arabistan, Kıbrıs’a yerleşme teşebbüsü, İspanya) geçirir. Kitaptan öğreniyoruz ki, Esed’e ilk kez Kur’an Mesajı’nın hazırlama fikrini karısı Pola açacaktır. O da bunun bir ihtiyaç olduğu görüşünü paylaşır ve böylece elimizdeki Kur’an Mesajı kitabı ortaya çıkar. Devam eden yıllarda Esed, yine bu mealini tamamlayacak mahiyette makaleler yazma planı yapar.

Eşinden öğreniyoruz ki, Esed bir Türk’tür. Pola aynen şöyle diyor: “Hem baba tarafından hem de kesin olarak anne tarafından ataları Arthur Koestler’in On Üçüncü Kabile kitabında çok iyi anlattığı Hazarlar’ın soyundan gelmekte olup, Türk kökenliydiler. Yaşlı döneminde gözlerinin belirgin bir şekilde yukarıya doğru çekik hale geldiğini gözlemledim.”

Ancak kader ağlarını örmektedir. Bir kır gezisinde kırılan kalça, ameliyatlar, kanser tedavisi derken “Bir koca karı imanı üzerine ölmek isterim” diyen Esed’e, emr-i hak vaki olur ve Kurtuba’ya, birkaç Müslümanın yattığı Müslüman mezarlığına defnedilir.

Mekke’ye Giden Yol’un birincisini okuduğum zaman “Bizimki de hayat mı, yaşadın mı böyle yaşayacaksın, dolu dolu” demiştim. İkinci yolculuğu okuyunca aynı cümleleri kurdum.

Muhammed Esed bir hidayetin, bir arayışın, bir fedakârlığın, bir adanmışlığın ve ümmet idealinin adı. Ona rahmet ve Fatiha okumak da bizim vazifemiz. 

Kâmil Yeşil

Not: Yazıdaki görseller Mekke'ye Giden Yol'un bugüne kadar yayımlanmayan ilk baskısından olup Kâmil Yeşil tarafından tedarik edilmiştir.

Güncelleme Tarihi: 09 Ekim 2018, 23:41
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Bir düşünen
Bir düşünen - 1 hafta Önce

Su an birinci cildi okuyorum. Oldukça ilginç. Her halde ikincisini de okudum insAllah

Mehmet
Mehmet - 1 hafta Önce

İstifade ettik. Arzu ederim ki bir vaktini ve sistemini oluşturabilirsem, bu kitap gibi önemli tecrübe edindirici öğretici ve eğitici, ders çıkartıcı eserleri okumak isterim.

banner8

banner7

banner6