Muallim Cevdet'e Göre Medreseler Pedagojik Açıdan Modern Okullardan Üstündü

Muallim Cevdet’e göre medreseler değerlendirilirken büyük bir insafsızlık yapılmış, güçlü ve başarılı olduğu dönemler görmezden gelinerek yalnızca son asırlarındaki zeval devri ele alınmıştır. Dolayısıyla son asırdaki ahval üzerinden en az on asırlık bir birikim kötülenmiştir. Büşra Ayar, Muallim Cevdet’in Mektep ve Medrese kitabı hakkında yazdı.

Muallim Cevdet'e Göre Medreseler Pedagojik Açıdan Modern Okullardan Üstündü

Osmanlı İmparatorluğu, sadece askerî kuvvetiyle değil aynı zamanda köklü müesseseleri ve oturmuş teşkilâtıyla da altı asır kudretle pâyidâr olmuştur. (1) Şüphesiz ki kökleşmiş müesseseler içerisinde medreseleri başta kaydetmek gerekir. Arz-taleb ilişkisine bakılmaksızın ilmi; zekâ ve kabiliyeti esas alarak layığına nakşeden, sahasında üst mertebe yetkin müderrisler bulunduran medreseler, yüzyıllardır nice araştırmanın mevzuu olmuştur. Şu veya bu sebeple siyasî ve içtimaî meseleler neticesinde her minvalde köklü değişiklikler yapılmıştır. Bu değişim eğitime de yansımış, kurumların ismi de cismi de değişmiştir. İsmi ve cismi değişmek burada kilit noktadır, zira bunlar ruh ve mânâyı topyekûn değiştireceğinden köklerin kazınarak yeni bir yol inşâ edildiğini daha iyi idrak etmemizi sağlar.

Değişen toplum ve zamanla beraber hâsıl olan ihtiyaçlar neticesinde medreselerin yerini mektepler almıştır; satıhta gerçekleştirilen yenilikler maalesef derine inememiştir. Yani bir başka deyişle, vücutta bir hastalık bulunmakta fakat bu teşhis edilemediğinden ilacını bulmak aşamasına geçilememektedir.

1929-1930 yılları arasında Muallim Cevdet tarafından yazılan “Hayâtî İhtiyaçlar Karşısında Medrese ve Mektep” adlı makaleden yararlanarak medrese ve mektebin ruhunu inceleyeceğiz bu yazımızda. Kendimizi yok saymak pahasına her şeyine talip olduğumuz Batı’nın, sisteminde çatlaklar bulunan eğitimini eğrisini doğrusunu süzmeden almak hatasını tasdik ederken, bazı sorular soracağız. Lâkin ne sorular aşikâr olacak ne de cevapları burada bulabileceksiniz.

Muallim Cevdet’in talim-terbiye üzerinden mektep ve medreseleri incelediği makaleleri Erdoğan Erüz, Mektep ve Medrese adlı kitapta toplamıştır. 1978 yılında Çınar Yayınları tarafından okura sunulan eserde Erdoğan Erüz’ün gözünden Muallim Cevdet’in hayat, şahsiyet ve eserlerine kısaca değinildikten sonra on beş başlıkta talim ve bilhassa terbiye üzerinde durularak medrese ve mekteplerin gidişatı değerlendirilmiştir. Mevzu yalnızca ülkemizdeki ilmiye alanıyla kısıtlanmamış; Rus, Alman, Rum ve Ermeni ilmiyeleri de incelenmiş. Dün, bugün ve (çözülemediği takdirde) yarının ahvali ele alınmış. Tespitler, çözüme ulaşmamız için bizlere yön tayin edebilecek nitelikte. Bu minvalde, medrese ve mektep üzerine çalışanların yahut çalışmak isteyenlerin muhakkak okuması ve anlaması gereken bir eser olduğunu söyleyebiliriz.

Hayâtî ihtiyaçlar karşısında medrese ve mektep

Medreselerin hayatî ihtiyaçları karşılamaktan yoksun, zamana ve topluma uyum sağlamakta zorlanan gerici müesseseler olduğu yönünde çeşitli tartışmalar süregelmiştir. Hâlbuki zamanının ötesinde gerçekleştirdiği ilim uygulamalarıyla topluma, sanat ve zanaata, değerlerimize sahip çıkarak ilim tahsilinde önemli bir yer tutmuştur tarih içinde. Birçok doğu ve batı ülkesinin fikir, muhteva ve uygulama olarak öncü kabul ederek terbiyelerinden esas aldığı bir sistemi oluşturmuştur. Misal vermek gerekirse “izcilik” olarak bildiğimiz ve takdir/taklid ettiğimiz uygulamayı medreseliler, her sene üç aylarda şehirlerden ekseriyetle yaya yürüyerek ve sıcak-soğuk, dağ-bayır aldırmadan her talebenin yerine getirdiği bir vazife olarak daha geniş bir kesime, üstelik topluma (gittikleri yerde halka yardım etmek vazifeye dahildi) faydası olacak biçimde düşünülmüş ve icraata geçirilmiş bir uygulamaydı.

Son demlerinde çeşitli aksaklıklarla beraber tarumar olan bu müesseseleri, “yok saymak, hiçleştirmek” niyet ve davranışları akla ve vicdana sığmamaktadır. Nitekim Muallim Cevdet de böyle düşünmüş olacak ki mevzuyu şu şekilde ifade etmiştir: “Bir şehrin, hatta bir bahçenin sonbahardaki hüznünü, çiçeklerindeki solgunluğu, tarhlarındaki bozukluğu gören bir insanın ‘Bu şehir veya bahçe öteden beri böyle berbattır’ demesi ne kadar yanlışsa; bir müessese (husûsîyle medrese müessesi) hakkında da böyle (kemâl ve zaaf) yani ilkbahar ve sonbahar tasnifleri yapmadan hüküm vermek adalete aykırıdır.”

Bir adım sonra sözlerine akıl ve vicdanının hükmünü ilâve eder: “Ne kadar acınacak hâldir ki medreseler, mazlum medreseler yalnız son çöküntü devirleri noktasından mütâlaa ediliyor ve hakkında insafsız hüküm yürütülüyor.”

Abide şahsiyetlerimiz modern mekteplerde öğretilmez

Medreseler; hayatın ihtiyaçlarına uymamıştır, Türk’e benliğini unutturup millî şuuru alaşağı etmiştir, ilim düşmanıdır vb. yaftalarla karalanırken mektepler, Batı’nın aydınlık ve karanlık yanlarını süzmeden oluşturulan sistemle daha aydın nesiller yetiştireceği iddiasında bulunuyor. Bir yanı görüp bir yanı görmezden gelmek neyin ürünüdür ki aydınlığa ulaştırsın? Bize düşen eğrisini atıp doğrusunu bulmak ve onu, doğrularla beslemektir zira eğri, doğruyla beslenmez. Misalen medresenin gayrimüslim olduğu için Batı’da gelişen ilmi takip etmemesi akıl kârı mıdır?

Bu, “İlim Çin’de de olsa alınız” hadis-i şerifinin gösterdiği üzere hiçbir aklın kârı değildir. O hâlde sırf Müslüman oldukları gerekçesiyle şark matematikçilerinin, tabiat bilginlerinin adlarının, hizmet ve eserlerinin yeni mektepler zikredilmeyişini nasıl yorumlamak lazımdır? Muallim Cevdet, mekteplerde İbn Sina ve Fârâbî gibi ilim adamlarının bir yahut iki kez mecburiyetten ve satıhta zikredildiğini aktarırken bu ilim adamlarının fikir ve icraatlerine değinilmediğinin altını çizer. Oysa bu âlimlerin eserleri Avrupa üniversitelerinde anlatılmış ve bilhassa anlamaları istenmiştir. Kökü batıdan gelen mektepler ve bizatihî Batı’nın tavrı arasındaki bariz farklılık niçindir? Bu hakikatleri talebeleri bir kenara bırakın hocalardan dahil bilip anlayanı, anlatanı duymak mümkün müdür?

Yazar göre, “Medreseye karşı münevver tabakaların vaziyeti ve eski medreselerin hizmetleri hülâsa edilmedikçe, onun hayata uygunluğu maddesinde mektepten daha üstün olduğunu iddia tuhaf olurdu.”

Hayata intibâk meselesinde medrese ve mekteplerin farkı

Muallim Cevdet kitapta “Garp Pedagojisi diyor ki” başlığı altında medrese ve mektep arasında fikir ve icraatların uyuşmazlığına dikkat çekerek önemli tespitlerde bulunur.

1. Garp pedagojisine göre, tabii teoride, gençlerin okullarda sevdikleri derslerle ilgilenmesi gerekirken bu pedagoji esas alan okullarımızın hiçbirinde böyle bir uygulama mevcut değildir. Öğrencinin sevmediği derse girmemesi şöyle dursun talep etmesi bile söz konusu olamaz. Yani maddede yer alan mânâya kavuşamamıştır.

Buna mukabil medrese gençlere kabiliyet ve hevesine göre seçenekler sunar: “Sen istediğin derse gir; istemediklerini sonraya bırak. Mesela bir dersi çok seviyorsun, o hâlde ona devam et; dikkatini ve kuvvetini israf etme. Kaabiliyetin varsa medresede sıra derslerine gir; bunlar hafiftir. Daha ziyade hevesli isen, salı günleri ve birkaç gün ikindi vakti sıra hârici verilen derslere gir. Daha ziyade meraklı isen son sınıflara mahsus derslere gir.”

Bu noktada yazarımız şu can alıcı suali sorar: “… mektepler bu kadar elastik ve hayat ihtiyaçlarına uygun bir sistemi rüyada olsun görmüş müdür? Bir tek muallim ve müdür bilir misiniz ki, medrese umdesi denilen; bugün Avrupa umdesi sayılan bu mübarek prensibe tâbi olmak isteyen talebenin hareketini tasvib etsin? O hâlde medrese mi hayatı ve hayatın ihtiyaçlarını, talebeyi ve talebenin muhtelif kabiliyetlerini düşünür, mektep mi?

Sorunlara sebep teşkil eden ana saik bellidir. Lafta talebenin ihtiyaç, sevgi ve kabiliyetini hesaba katan garp pedagojisi, icraata gelince talebenin fikir ve hayallerini kırpa kırpa istediği şekil ve kıvama getirmiş ve hayatı bir makineden çıkan fotokopiler hâlinde “gerçekmiş” gibi sunarak âdeta “Sizin lâyığınız da budur!” demiştir.

2. Garp pedagojisi öğrencinin, ilerde hayatını idame ettirmek için kullanacağı sanat ve mesleğe alışması ve bunları iyice öğrenmesi gerektiğini vurgular. Peki uygulamada böyle midir?

Muallim Cevdet’e kulak verelim: Modernizmin özgürleştirdiği mektepler (!) ... zavallı genci makinesinin çarkları arasına alarak, kemiklerini kırarak, her gün akşama kadar olmak şartıyla onu hayattan, aileden, ana ve babanın mensup olduğu sınâî, zirâî ve ticarî mesleklerden uzak tutan mektep mi insanı hükûmet dilencisi hâline sokar, medrese mi?”

Medreseler insani esaslarda mekteplerden üstündür

“Medreseler bütün terbiyevî ve insanî esaslarda mekteplere üstündür. Ve garbın bugünkü umdelerini geçmek şöyle dursun, onu tatbikten başka bir şey yapmamaktadır. Ancak garp tecrübî ve istikraî usûlü bütün tedrisata tatbike başlayınca yalnız bu usûlde medreseleri geçmiştir. Bunun şerhine ve medreselerin gerileme zamanına ait kusurlara gelince ayrı bahse muhtaçtır.”

Makale boyunca ele alınan otuza yakın maddeden ikisini hususiyetle belirtmemin sebebi günümüz talim ve terbiyesinin ağır aksak ilerleyişindeki temel sorunları göstermesidir. Üzerinde durulması gereken pek çok hassasiyet vardır lâkin önce ruhumuza lâyık mânâsını bulmuş bir sisteme, ihtiyacımızı tayin edebilecek nitelikte insanlara, talim-terbiye sorumlularına, kurum ve metodlara ihtiyacımız bulunmaktadır.

Yeniden medreselere dönmek mi yoksa mektepler mi; yani şark mı, garp mı?

İkisi de değil; yıllardır yalnız birini seçmek gerektiğini düşündüren fakat ikisinin de doğrusunu alıp eğrisini bırakmak gerektiğini unutturan ne varsa, tümüne hayır. Dosdoğru bir yol çizmek için ne gerekiyorsa, evet. Seksen sekiz yıl evvel yazılan bir makalede yer alan sorunların günümüzde de yaşanıyor olması hastalığın ciddiyetini şiddetle ortaya koymaktadır. Hastalığın teşhis edilebilmesi için mevzû derinleştirilmeli ve uygun ilaç bulunmalıdır.

Demeliyiz ki: Bilmek için düşünmek, bakmak, baktığını görmek ve anlamak şart. Yok saymak yerine var etmek, sorun üretmek değil fakat sorunları halı altına süpürmek/yıkmak/rehavete kapılmak yerine yapmak/üretmek/çalışmak gerekmektedir. Çeşitli sebep ve durumlar dolayısıyla kompleks olarak kabul ettirilen fakat esasında ruh ve mayamızdaki ince fikir ve has ruhun mânâsını kavramalı ve buna yakışır şekilde davranmalıyız.

Lafın özü bakmak, bakıp görmek, görüp anlamak ve devâ olmak şart.

Notlar:

1) Cahid Baltacı (1976); XV.-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri (Önsöz), İrfan Matbaası, s. V, İstanbul.

2) İtalik vurgulanan kısımlar “Muallim Cevdet; Mektep ve Medrese, Çınar Yayınları, s. 21-40, İstanbul.” künyeli eserden alınmıştır.

 

 

Büşra Ayar

 

 

 

 

 

Güncelleme Tarihi: 06 Ağustos 2018, 00:07
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26