banner17

Modern Müslümanların açmazı: Kamusal maneviyat

Modernleşmeyi radikal Batılılaşmayla eş zamanlı olarak gerçekleştirmek hevesinde olan siyasi aktörler “toplumun nasıl dönüştürüleceği” sorusunun cevabını Batı klasiklerini resmî müfredatı besleyecek ana çerçeve olarak belirlemekte görüyor. Selma Çayan yazdı.

Modern Müslümanların açmazı: Kamusal maneviyat

“Kitap okumak ile bir kitabı anlamak arasında dağlar kadar fark vardır” der Montaigne. Söz konusu kitap, belli bir birikimi, donanımı ve kazanılmış sahih ve sarih bir bakış açısını gerektiriyorsa eğer Montaigne’nin sözü daha da bir haklılık kazanıyor zannımca.

Alanında yetkin, kalem ve kelam sahibi bir yazarın (Necdet Subaşı) eseri olarak vücut bulmuş ve okuruyla buluşmuş Mahya Yayınlarından çıkan Kamusal Maneviyat bu manada titizlikle okunmayı hak ediyor. Kritiğini yapmak, birkaç cümleyle de olsa hakkında konuşmak hem alanın terminolojisine hâkim olmayı hem de içinde bahsi geçen konulardan/sorunlardan hiç olmazsa kısmen de olsa haberdar olmayı gerektiriyor. Hâl böyleyken sosyoloji ile akademik bağı üniversite yıllarıyla sınırlı benim gibi birinin Kamusal Maneviyat hakkında kalem oynatmaya kalkışması bir “had bilmezlik” olarak nitelendirilebilir; ama kitabın basımının ve ilgililerinin istifadesine ve görüşlerine sunulmasının üzerinden bilmem kaç ay geçmiş olmasına rağmen hakkında hâlâ ele gelir, dişe dokunur bir değerlendirme yapılmamış ve tartışma başlatılmamışsa eğer, o zaman benim savunmam da “Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler” sözüyle olur.

Yazar, Kamusal Maneviyat’ı önümüzdeki yıllarda sıkça tartışılacağını düşündüğü kimi sorunları tanımlamak üzere ürettiği bir kavramsallaştırma önerisi olarak takdim ediyor. Modernleşme süreciyle birlikte sürekli baskı altına alınan, hatta bütün temsil ve görünürlükleriyle kamusal alandan çekilmeye zorlanan din ve dinî hayatın, Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere diğer cemaat organizasyonların da ortaya koyduğu uygulama ve söylemlerle nasıl olup da yepyeni bir maneviyat takdimiyle görünürlük kazanmaya başladığını irdelemeye çalışıyor. Dinî hayatın göstergelerinin, uhrevi olandan çok görünür alandaki imajlarda aranıp tanımlanır hâle gelmesinin, dinin olmazsa olmaz temel koruyucu kalkanı olarak görülmesi gereken maneviyatının da sıklıkla es geçilebilir bir “yetersiz bakiye” olarak gözden çıkarılması sonucunu doğurduğu çıkarımını yapıyor.

Türkiye Müslümanları için kamusal alana dâhil olmanın, orada kendi değer ve ölçüleriyle tanınmanın, temsil edilmenin, hatta bu saha içinde görünürlük kazanmanın uzunca bir süre ulaşılması zor bir hedef olarak belleklerde yer etmesine karşın, Milli Görüş söyleminin bütün engelleme ve müdahalelere rağmen Türkiye Müslümanlarının geleneksel formlarını modern dünyanın gelişme çizgisine yaklaştırma noktasındaki gösterdiği haklı çaba ve kararlılığa değinen yazar, Ak Parti’nin başarısının arkasındaki en etkili motivasyon kaynağının, Müslüman kamuoyunda neredeyse birkaç yüzyılı bulan ağır bir dışlanmışlık ve bastırılmışlık duygusunu yeni bir enerjiye dönüştürmeyi mümkün kılan güçlü maneviyat olma ihtimalinden bahsediyor.

İslam klasiklerine karşı Batı klasikleri

Dinî klasikler başlıklı bölümde “klasik” kelimesinin kendi lügatimizde tam bir karşılığının bulunmamasına rağmen çoklukla kendi zamanlarının kayıtlı olduğu sınırları aşma gücüne sahip ürünler için kullanıldığı belirtiyor. Hem kendisine duyulan ihtiyaç hem de bu ihtiyaca cevap verebilecek yeterlilik ve yetkinlikte olması sebebiyle kendi zamanını aşıp bugüne taşmayı başaran her klasiğin; içinde doğduğu ortamın belli başlı parametrelerini, zihniyet yapılarını, kendi gerçek zamanının hissiyatını içeren bir dil ve evreni de bugüne taşıdığına vurgu yapıyor. Klasiklerin bütün zamanlar içinde gerçekleştirdiği temaslarla, yeni okuma ve teemmüllere fırsat veren çok anlamlı katmanlarıyla insanlık verimlerinin birbirine eklemlenmesine yardım etmesi, kopmayı engelleyerek tarihsel sürekliliği inşa etmesi, bütünlüklü bir geçmiş kadar sağlıklı bir gelecek algısının üretilmesinde de toplumsal muhayyileyi besleyici roller üstlenmesi gerek “başarıları” gerekse “fonksiyonları” kapsamında sıralanıyor.

Modernleşmeyi radikal Batılılaşmayla eş zamanlı olarak gerçekleştirmek hevesinde olan siyasi aktörler “toplumun nasıl dönüştürüleceği” sorus(n)unun cevabını Batı klasiklerini resmî müfredatı besleyecek ana çerçeve olarak belirlemekte görüyor. Böylece hamurunda Batı klasiklerinin yoğun etkisinin gözlemlendiği bir kitlenin, kendi kültürel kaynak ve referanslarına karşı sadece eleştirel olmanın ötesinde açıkça mesafeli davranır hâle gelmesi hedefleniyor. Nitekim bugün bilinçli bir tercih olduğu bütün açıklığıyla müşahede edilen kimi müdahaleler sonucunda toplumun kendi kadim kültürel ve dinsel haritasına soğuk ve mesafeli kalmasının yanında kökleriyle bağını koparmak zorunda kalan dinî bir referans ağı da artık kendi klasikleriyle bağ kuramadığı gibi kendi klasiklerini de üretemeyen trajik bir acziyete sürükleniyor. Hâlbuki Sezai Karakoç’un da bir şiirinde vurguladığı gibi belki de her türlü talandan İslâm’ı ve Müslümanlığı kurtarmanın yolu klasiklere yeniden bakmayı başarmaktan geçmektedir.

ben her taşı beş yüz yıl önce konmuş

bir camiye tutunarak buluyorum kendimi

bir yağmadan böyle kurtarıyorum kendimi

Sessiz Diyanet’ten konuşan Diyanet’e

Anayasal bir kurum olarak varlığını sürdüren Diyanet İşleri Başkanlığı’nın diğer gurup ve cemaatlerle ilişkisinin, bu ilişkinin dayandığı temellerin ve olası kamusal beklentilerin tartışıldığı bölüm, “Dinî Hareketlilik”. Diyanet için her ne kadar tarihsel bir kök bulma çabası içinde olunsa da yazar, onun yeni/modern zamanların ürünü olduğunu kabul etmenin daha doğru olacağını düşünüyor. “Selçuklu-Osmanlı geleneğini yakından takip ettiğimizde, dinin devlet gerekliliklerinin bir parçası olarak görüldüğü durumlarda bile belki de daha çok onun devleti tamamlayan bir bileşen olarak öne çıktığı görülmektedir.” diyen yazar; Diyanet’in de devletle toplum arasındaki dinsel bağı tanzim edeceğini fakat bunu seleflerinden bir farkla gerçekleştireceğini şu cümlesiyle ifade ediyor: “Dinî hayatı laik ve seküler hedeflere odaklanmış modern devlet gereklilikleriyle çatışmaya girecek bir arayış içinde olmamayı gerektirecektir.” Yani, devletin sahiplendiği değer ve sabitelerin her durumda hâkim birer kriter olarak öne çıkarılmasını zorunlu kılacaktır.

Diyanet’in kurulduğu günden şu zamana kadar kurumsal varlığını her geçen gün güçlendirdiğinin kabul edilmesi gerektiğini düşünen yazar, ondaki bir başka değişimin de 80’lere gelinceye kadar sadece kendine yöneltilen sorulara dinde olan karşılığıyla netlikle cevap verip soru sorulmadıkça ağzını açmazken bugün artık “konuşan Diyanet” nitelemesini hak edecek bir zemine geçişte gözlendiğini ifade ediyor.

Toplumun Diyanet hakkındaki, her birinin iddialarını haklı çıkaracak örneklere de rastlamanın mümkün olduğu üç farklı değerlendirmeye de yer veren yazar, bunları; Diyanet’in rol ve işlevlerini yerinde bulup takdirle karşılayanlar, dinin devletin çıkarları doğrultusunda maniple edildiğini düşünenler ve modernleşme sürecinde ortaya çıkan yeni fikriyata uyumlu söylemler üretecek adımlar attığını savunanlar olarak gruplandırıyor.  

Varlıklarını kamusal anlamda dinî bir statüyle sürdüremeyen örgütlü dinî yapıların da Diyanet’e yakın durdukları gibi ona muhalif, rakip hatta onu aşmaya çalışan bir çaba içinde olduklarının bile söylenebileceğini ifade eden yazar, bu durumu Cumhuriyet ile birlikte oluşan yeni rejimin özelliği ile ilintilendiriyor. Bunun yanında Diyanet’in 60’lara gelinceye kadar açık bir şekilde herhangi İslami muhtevalı bir yapıyı daima koruma ve desteklemeden yana tavır takındığını belirtiyor. Son olarak Diyanetin iki dile işlerlik kazandırdığının da vurgusunu yapan yazar, 80’lerde siyasetin ağır tazyikine rağmen başörtüsü konusunda iktidarın beklediği fetvayı vermemiş olmasının sicili açısından göz doldurduğunu; hasarlı söylemlerden uzak tavrıyla itidal ve dengenin temsilini üstlendiğini ifade ediyor.

Modern dünyada dindarlık

Aynı zamanda yazara ait bir kavramsallaştırma olan “Din Yorgunluğu” bölümünde gündelik hayatın seküler ve modern temposuna teslim olmuş bir dinselliğin dindarlıkla Müslümanlık arasındaki makası bir hayli açtığı tespiti yapılıyor. Din ve modernliğin, birbirine yakın durması mümkün olmayan iki farklı yapı olduğu değerlendirmesi yapılırken gerek Türk modernleşmesinde gerekse sömürge sonrası Müslüman toplumlarda İslam’ın desteğine ihtiyaç duyan pek çok reformcu deneyimde dinin, doğrudan dışarıda bırakılmasından çok uygun görülen politikaları meşrulaştırıcı bir kaynak ve kalkan olarak seferber edildiğine işaret ediliyor. Ziya Gökalp’in öncülüğünde yeni bir dinselliğin temelleri atılmaya çalışılırken vicdanlara mahkûm bir dindarlık hedefleniyor. Ulemanın dinî hayat içindeki rolleri ve pozisyonları aşındırılıyor, hatta yok ediliyor.

Dinin bir meta gibi görülüp çeşitli stratejileri destekleyen bir aygıt hâline dönüştürülmesinden bahseden satırlar, ister istemez insanın aklına dini kendi çıkarlarına âlet ederek kullanmak noktasında FETÖ gibi yapılara zemin hazırlayan unsurlardan birinin de Türk modernleşmesinde takip edilen usul ve yöntemlerin olup ol(a)mayacağı sorusunu getiriyor.

Toplumun sözcüleri arasında yer alan prototiplerden aydın, âlim ve ulemadan bahsedilen bölümde bu üç kategorinin birbirinden tamamen ayrıştığını ifade ediyor yazar. Çağrışımı hiç de olumlu olmayan “aydın”la İslam arasında mevcut kemikleşmiş kopmaya işaret ediyor. Din konusunda hiçbir derinliği olmayan oldukça sathi bilgilerine rağmen aydınların dine karşı tavırlarında her zaman toplum vicdanını yaralayan bir unsurun var olduğunu dile getiriyor. İlgili bölümde popüler aydın tiplemesi üç temel özellikle ele alınıyor. İlki; aydınlar muğlaktır. Çünkü kapalı ve âdeta kilitlidirler. İkincisi; aydınlar müsteardırlar. Çünkü duruşları iğretidir, sahici değildir. Kendi adlarıyla yer almazlar, roller ısmarlama ve emanettir. Üçüncüsü; aydınlar mürtettir. Çünkü o artık “yol”dan çıkmıştır. İrtidat etmek aydın olmanın neredeyse temel bir koşuludur.

Peygamberlerin varisleri statüsünde kategorize edilen âlimlerin geleneksel İslam toplumunda dinin hem yorumlayıcısı hem de gündelik hayatta karşılıklarını izleyen uzmanlar grubu olarak dikkat çektiklerini ifade eden yazar, 18 ve 19. yüzyılın sarsıntılı-çalkantılı şartlarında bile ulemanın sadece dinin muhafızı olarak değil aynı zamanda dinle aynileşen kültür, coğrafya ve entelektüel duyarlılıkların korunmasında da ciddi roller üstlendiğini dile getiriyor. Fakat maalesef, modern zamanlarda modernleşmenin her şeyin içini tüketip bir kabuk hâline getirmesi gibi ulemanın gerek konumunda gerekse yeterliliği konusunda da esaslı bir sarsıntı yaşandığına dikkat çekiyor.

Bir filozofun dini dünyası

Dinin kültürel bağlam içerisinde ele alınması gerektiğinde ısrarcı olan ve bilimsel düşünme ile dinsel düşünmeyi bağdaştırmanın mümkün olmadığına inanan Doğan Özlem’in bir filozof olarak din hakkındaki görüşleri  “Bir Filozofun Dinî Dünyası” başlığı altında ele alınıyor.

Dil çözümlemeleri ve antropolojik verilerden hareketle islambilim incelemelerine katkı sağlayan Muhammed Arkoun’un düşünceleri ise “Bir ‘Antropolog’un Dinî Dünyası” başlığı altında inceleniyor. Arkoun’a göre İslam dünyasının geri kalmışlığında ortodoks İslam düşüncesinin rolü büyük. Yazara göre onun amaçlarını berraklaştıran itici güç; milyonlarca Müslümanın gerek yaptıklarını meşrulaştırmak, gerek çeşitli çatışmaları desteklemek, gerekse çok farklı alanlarda çok farklı isteklerini gerçekleştirmek amacıyla bugüne değin hiç olmadığı kadar Kur’an’a başvurmuş olmalarıyla genelde dini özelde ise Kur’an’ı gündelik tüketim kültürünün bir metaı hâline dönüştürerek telef ettiklerinin farkına varması oluyor.

Sünniler tarafından Şii, Şiiler tarafından Sünni olmakla itham edilerek her iki tarafa da yaranamayan Ali Şeriati’nin düşünceleri “Bir Eylem Adamının Dinî Dünyası” başlığı altında ele alınıyor. Geleneksel ulemanın bilinen yol ve yöntemleriyle vakit kaybetmek yerine yeni arayışların önünü açmak gerektiğini savunan Şeriati’nin bu noktada aydın, entelektüel kavramlarından ne anladığı da saptanmaya çalışılıyor.

Kendini tarih boyunca barış ve esenlik dini olarak tescil ettirmeyi başarmış ve üç büyük dinden biri olan İslam’ın bugün bir korku nesnesi olarak karşılandığını ve ele alındığını anlatan bölüm, “İslamofobi”. Sadece Müslümanları değil hak bilir ve adalet sahibi pek çok insanı da rahatsız eden kavramın gündelik dile eklemlenmesi 90’ları bulsa da ilk kullanımları için 1910’a kadar uzanmak gerektiğini söylüyor yazar. İslamofobi daha önce “İslam’a karşı ön yargı” anlamında kullanılmışken Petit Robert sözlüğünde artık dünyaca bilinen çağrışım ve anlamı kapsayacak şekilde “İslam ve Müslümanlara karşı husumet” şeklinde içeriklendiriliyor.

Yazarın gerek İslam gerekse Müslümanlar hakkında oluşan korku ve nefretin nevzuhur bir ürün olmadığına dikkat çekmesi, bunun için korku ve nefretin köklerine bakılması gerektiğini salık vermesi çok önemli. Çünkü hiçbir toplumsal değişimin sabahtan akşama ya da akşamdan sabaha gerçekleşmesi beklenemeyeceğine göre mevcut bu durum günü kurtarmaya çalışmaktan ziyade geleceği inşa etmeye çabalamanın bir göstergesi. Nitekim yazar, oryantalizmi sömürgeciliğin bir keşif kolu olarak nitelendiren Edward Said’in kült kitabına da atıflar yaparak Batılı muhayyilede İslam ve müntesiplerinin nasıl nefret ve korku objesine dönüştürüldüğünün ipuçlarını veriyor. 

Avrupa İslamı projesi

Yazara göre asıl vurgusu Avrupa özelindeki İslam temelli oluşumların, Batı merkezli ve Batılı tarzda şekillendirilmesi olan “Avrupa İslamı” projesi, İslam’ın sabit bir coğrafya ya da verili bir kültürle bağdaşık bir tarzda algılanması kabul edilemeyeceği için aynı hassasiyet içerisinde reddedilmelidir. Yine yazara göre “Avrupa İslamı”, Müslümanların merkezinde özne olarak yer aldıkları ya da Batı’da geliştirdikleri yeni bir dinsel perspektiften çok, varlıklarının daha ziyade bir problem kaynağı olarak görülmesinin ve bu noktada ortaya çıkan “Avrupa ruhu”nu koruma reflekslerinin ve bu yönde arayışları içeren teknik bir siyasetin ürünü. Bu durumda Müslümanlar tasarlanabilir, tanımlanabilir, planlanabilir ve dönüştürülebilir bir nesne olarak görülmekte. Aslında “Avrupa İslamı” projesi ile yapılmak istenen, sayıları milyonlarla ifade edilen, farklı referans ve aidiyetlerle tanımlanan Müslüman nüfusun yepyeni bir kimlik etrafında şekillendirilmesi; İslam’a modern bir kapsam, Batılı bir anlam ve seküler bir içerik kazandırılması… Daha çok “Fransız İslamı” üzerinden konuyu ele alan yazar, asıl niyetin çeşitli kılıflarla gizlenmek suretiyle zamana yayılarak hayat bulması arzulanan bir entegrasyon projesi olduğunu, bu konuda Müslümanların teyakkuz hâlinde olmalarının gerektiğini, Fransızlar için Cumhuriyet ne denli hayati bir tercihse Müslümanlar için de referans ve aidiyet temelli bir İslam’ın aynı derecede hayati öneme haiz olduğunu ifade ediyor.

Olaya Müslümanlar açısından da bakmayı ihmal etmeyen yazar, bununla göçmen toplulukların çıkarına bir kimlik politikasının bile üretilebileceği varsayımından bahsediyor. Öyle ki, bu varsayıma göre Müslüman nüfus kendi pozisyonunun maruz kaldığı kuşatmayı yarıp verili koşulları tersine çevirebilir. Diğer bir iddia ise “Avrupa İslamı” hiç beklenmedik şekilde Avrupa’nın Müslümanlar tarafında fethedilip dönüştürülmesine yol açıcı imkânlar var edebilir. Avrupa İslamı’nı Müslümanların verili egemen topluma ve kültürel kimliğe dâhil edilme stratejisi olarak okumakta kararlı olduğu görülen yazarın bu konudaki itiraz ve görüşleri, şu ayette ifadesini bulan hakikati hatırlatıyor: “Kendi dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmayacaklardır…” (2/120)

Yazar, “İslamcı Toplumsallaşma” bölümünde oluşum dönemlerinin sınırları içinde İslamcı söylem inşasının toplumsal boyutlarına odaklanmaya ve onun toplum tahayyülünden başlamak üzere bireyin içsel dünyasında kendine yer tutmuş bir dinselliği nasıl ve hangi bağlam(lar)da yeni hayata taşıma çabası içinde olduğunu göstermeye çalışıyor.

Bu ülkede yaşayıp belli bir yaşın üstünde olan hemen hemen her Müslümanın kendi geçmişinden izler bulabileceği bir bölüm “İslamcı Kamusallık Arayışı”. Bu bölümde ele alınan konulardan ziyade üslup açısından benim en çok dikkatimi çeken bir hususa işaret etmek isterim. Dil açısından akademik yazıların tabiatı, genel olarak bilimsel ciddiyeti muhafaza etmeleri gerektiği için biraz soğuktur. Asıl amaç bilimsel iletişimi gerçekleştirmek olduğu için heyecan, korku, endişe, neşe gibi duygulardan yoksundur. Fakat bu makalede yazar, bilimsel ciddiyet ve bilimsel iletişimden hiçbir şekilde ödün vermeksizin makale yazmanın teknik boyutunu tamamen aşarak yazardan okura gizli bir damar vesilesiyle akıp giden bir hissiyatın da geçişini sağlamış. Bunda neyin etkili olduğunu bilemiyorum. Belki o muhataralı süreçleri çok kesif bir şekilde yaşayıp hissetmesinden belki de son yıllarda ortaya koymuş olduğu edebi metinlerin kalemini iyice inceltip naifleştirmesinden… Sebep her ne olursa olsun nihayetinde okuyucu akademik bir metni kendini kuşatan edebi bir dille okumuş oluyor.  Şükranla…

Selma Çayan 

Güncelleme Tarihi: 01 Kasım 2018, 14:54
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20