Mihenk'te mânâ ile mayalanan meseleler bir araya gelmiş

Mihenk… 2019’un zemheri arefesinde bir nev-bahâr muştusu gibi selamlıyor bizleri bu kitabıyla Prof. Dr. Bilal Kemikli Hoca’mız… Tubanur Kaya yazdı.

Mihenk'te mânâ ile mayalanan meseleler bir araya gelmiş

Kitabevi’nin 735., Bilal Kemikli kitaplığının ise 7. kitabı olarak arz-ı endam ediyor. Kitap, Dibâce kısmı ile beraber toplamda dört bölümden müteşekkil. Diğer üç bölüm ise, “Mânâ”, “Maya” ve “Mesele” şeklinde isimlendirilmiştir.

Dibâce kısmında, yazarın hangi gayelerle eseri kaleme aldığına dair malumatları ediniyoruz. Buna göre Mihenk’in ihtiva ettiği metinler, Kemikli’nin son üç senede yazdığı yazıların derlenip iki kapak arasına getirilmiş hâlidir. Ve yazarın ifadesiyle; “Güncel, siyasi ve sosyal meselelere içerden bakma denemeleridir. Bu yazılar, farklı zaman dilimlerinde yazılmış olmakla birlikte, temelde aynı eksene sahiptir. Bu eksen yerli ve millî kavramları etrafında teşekkül eder. Tanıklık ettiğimiz hadiseleri bu kavramlar etrafında anlamaya gayret ettik. Dolayısıyla içerikleri dikkate alınarak metinler, ‘Mânâ’, ‘Maya’ ve ‘Mesele’ başlıkları altında üç bölümde tasnif edilmiş oldu.”

Kitap incelendiğinde eğitimden siyasete, edebiyat ve dilden sosyolojiye, kültüre, bilhassa tarihe dair pek çok tespit ve yorum karşımıza çıkıyor. Yani yazar, muhtelif konularda görüşlerini ve yer yer bizzat şahit olduğu hadiseleri edebî üslup çeşnisiyle tatlandırarak ifade ediyor. Dolayısıyla kimi zaman tarih bilincinizi sorgularken, kimi zaman da dilinize ve kültürünüze olan hürmetiniz ziyadeleşiyor. Zira hocanın bu zikrettiğim hususlardaki sevgi ve hürmetini satırlarda okuyabiliyorsunuz. Bir de kavramlar ve mefhumlar var tabii. Bilal Hoca, yeri geldikçe hikmet, irfan, yerlilik, eksen.. gibi muhtelif kavramlar üzerinde mülahazalarda bulunup okuyucuyu aydınlatıyor. Bilhassa, tevhid ve birliğin inşâsı, birlik ve beraberlik, birlik dili gibi ifadeleri sıkça zikrediyor ve önemsiyor. Kezâ, yazar yalnızca kendi düşünce ve duygularını, bilgilerini aktarmakla yetinmeyip gerek dipnotta gerekse satır aralarında pek çok isme ve esere değiniyor, böylece okuyucuya âdeta “bunlara bir göz atmalısın” dercesine yönlendirmede bulunuyor. Genel hatlarıyla ifade ettiğimiz Mihenk’in şimdi de bölümlerine ve muhtevasına göz atalım.

İlk bölüm olan Mânâ’da, Türkistan’ın pîri Ahmed Yesevî ile siftah yapıyor Bilal Hoca’mız. Ve burada, “Niçin Pîr-i Türkistan?” sualimize aradığımız cevabı buluyoruz; elbette Asya Ebû Said, Necmüddin Kübrâ gibi pek çok muhakkike sahip lâkin Yesevî’yi pîr yapan sâik; onun Arapça ve Farsça’ya vukufiyetine rağmen Türkçe söylemesi, dilimize âdeta can vermesi. Evet, söylemesi dedik; zira Yesevî şiir yazmamış, hikmet söylemiştir. Hocanın ifadesiyle, “sözü kelâma tebdil etmiş”, hikmetlerini sadece söylemekle kalmayıp yaşamıştır da. İşte burada bölüm başlığı da olan mânâ ile birlikte, “ hikmet”, “hakikat”, “defter-i sânî” gibi mefhumlarla karşılaşıyoruz.  “Hikmet, insanın yaratılışıyla ilgili sırrı; niceliği, neliği, insanın mânâsı” diyor Hoca. Defter-i sânî ise, insanın kendi hakikati… Hikmeti ve defter-i sâniyi yani kendini bulan, tanıyan insan özgürleşir; zira hürriyet, sûretlerin ötesindeki mânayı kavrayıp hakikat makamına ulaşmaktır. Dolasıyla Pîr-i Türkistan, bize kendi hakikatimizi, mânâmızı anlamayı salık verdi ve tâbir câizse bize hürriyetimize kavuşma hususunda hikmetleriyle rehberlik etti. Ve aynı zamanda Türkçemizi sadece sanat ve edebiyat dili kılmayıp, aynı zamanda hakikat dili haline getirdi.

“Asya’nın Kutbu” Ebû Said Ebu’l-Hayr

İki adım ötede ise, Bilal Hoca’nın tesmiyesiyle “Asya’nın Kutbu” Ebû Said Ebu’l-Hayr bizi selamlıyor. Ebû Said’de, Bilal Hocamızın derslerde bizlere mütemadiyen öğütlediği, dile getirdiği, hatırlattığı düsturun mücessem hâlini temaşa ediyoruz: İlim-irfan yolunda aşkla çalışmak, ilim tâlibi olmak ve bu talep doğrultusunda yola çıkmak, yolda olmak… Evet, Ebû Said bir ilim seyyahı, gezgin bilge. Hem zâhirde hem de bâtında gezgin. Durup dinlenmek bilmeyen uzun ve meşakkatli çile yıllarında iç âleminde yaptığı yolculuklara (bâtınî yolculuk) paralel olarak, gerek eğitim ve gerekse başka amaçlara matuf olarak pek çok şehre uğradığı (zâhiri yolculuk) bir hakikattir. Kendisi Mevlânâ’nın öncülüdür, bilhassa rubai tarzında üstadı olarak anılabilir. Nitekim, Mevlana’ya atfedilen pek çok rubai, esasında Ebû Said’indir. Bunlardan herkesçe en çok malum olanı ise, “gel” redifli manzumesidir:

Yine gel, yine gel, ne olursan ol yine gel

Kâfir, ateşperest, putperest olsan da yine gel

Bizim dergâhımız değildir umutsuzluk dergâhı

Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel”

Ebû Said’den sonra, yine Anadolu erenleri ile söze devam ediyor hoca. Bu milletin kıssahanı olan, insan toprağını işleyen bir bahçıvan olarak büyük millet bahçesine gülfidanlarını eken bir bilge olarak tarihteki yerini alan Korkut Ata.. Peki ya Korkut Ata yalnızca hikaye mi anlattı? Sadece bir kıssahan yahut bir destancı mı? Elbette hayır; o, anlattığı hikayeleri, kıssaları bizzat yaşayarak, kıssalarında meseleleri sühuletle çözerek, dertlere derman olup yarınlara dair umut tohumları atarak, dinleyenlere hikmetli öğütler veren bir bilge kahramandır. Pîr-i Türkistan nasıl ki Türkçeyi hakikat dili haline getirdi, Korkut Ata da hikayemizi hikmetin membaı kıldı. İslam’ın temel hususlarını, tevhid anlayışını, tarihini millete hikmetli, veciz bir üslupla aktarmış oldu.

Hocamız, sohbetlerinde, derslerinde sıklıkla hürmetle bahsettiği Yunus Emre’ye de değinmeden geçmiyor Mihenk’te. Burada, yine mânâ mefhumuna dair mülahazalarla karşılaşıyoruz. İnsanın fert olarak bir manaya sahip olduğunu ve fert olarak tekâmülünün taşıdığı mananın farkında olmasıyla alakalı olduğunu, Yunus’un da bu manayı yani hakikati keşfetme ve ettirmeyi birlik, sevgi, barış, hoş görü, bilişme, barışma… mefhumları üzerine bina ettiğini tefekkür ediyoruz. Anadolu’ya Yunus’ça bakıp, onun toprağı vatan kılma serüvenini ve bu serüvenin kahramanı olan ruhları tanıyoruz. Anadolu irfandır, berekettir, büyük ruhlar coğrafyasıdır. Ve bu büyük ruhlar, bereketli topraklara Yûnus’un ifadesiyle, kelama tebdil eden hakikate ilişkin mânayı saçıp, bu çınara hayat vermişler; Anadolu irfanını kıtalar gezen bulutlar gibi bereketli yağmurlarıyla beslemişlerdir.

Hakikati Türkçe dile getiren Ahmed Yesevî

Mihenk’in “Mânâ”dan sonra gelen ikinci bölümü: “Maya”. Bu bölümdeki yazılara değinmeden önce, “maya” kavramı üzerinde kısa birkaç kelam etmek isterim. Evet, nedir maya? Ne işe yarar ve nasıl bir ehemmiyet arz eder? Maya özdür, kıvamdır, sağlamlıktır. Mesela, bir süttün yoğurda tebdil edilmesi için, mayalanması gerekir ki; bu da daha evvelden özünü bulmuş, mayalanmış bir yoğurdu gerekli kılar. Yani maya, yoğurdun en has elementidir, diyebiliriz. Zira mayasız yoğurt tutmaz. İşte nasıl ki maya özdür, besler, kıvama erdirir, diri tutar, yetiştirir; hocanın bu bölümde zikrettiği mefhumlar, konular, dertlendiği hususlar ve salık verdiği tavsiyeler, âdeta bizlerin mayası sadedinde. Hayatımızla, fikriyatımızla alakalı odak noktası olan hususlara hocamız değiniyor, yeri geldikçe de kimi tavsiyelerde, mülahazalarda bulunuyor. Peki nedir bu mühim hususlar? Baktığımızda; şehrin kültürle, gelenekle, inşası, şehirle halleşme, şehrin ruhuyla tanış olma, sonra, toplumumuzun inşasında ve terakkisinde ehemmiyet arz eden dilimiz ve gramerimiz ile, “kökü mazide olan âtî” olma düsturuyla hareket etme ve dilde modernleşmenin kısaca tarihî serüveni gibi konulardan  bahsediyor. Bizleri mayalayan bir diğer husus olan milli iradeyi de zikrediyor. Millî irade, ma’şerî şuur… Milletin vicdanı. Milli birlik ve beraberlik, vicdan, milletin iradesi gibi mefhumlar hadd-i zatında şahsın ve toplumun özüdür. Kezâ, milletin bu iradesini eyleme tebdil edip birtakım seçimler yapması, gerek siyasi gerekse sosyal alanda söz sahibi olmasına bir vesiledir. Ve insanın seçimleri, onun aynasıdır. Bizi biz yapan, anlam arayışı ve seçme idealidir.

Bölümün ilerleyen kısımlarında yine hakikati Türkçe dile getiren, hikmet söyleyen Ahmed Yesevî, hakikat dili, sevgi ile varoluşu, tevhidi, kardeşliği şiar edinen gönül bağımızın bahçıvanı Yunus Emre ve onun kurduğu sevgi medeniyetini temaşa ediyoruz. Evet, insanın mayası sevgidir, aşktır, bağlanmaktır. Mümkün varlığa mecazi aşk ile bağlanmak yerine, hakiki varlığa, Hakk’a iltica edilmeli… Yûnus, her daim sevgiyi dile getirmek ve Pîr-i Türkistan, hikmet söylemek suretiyle, yaratılış gayesini, varlığının sebebini unutan insana meşale oldu, ayna oldu.

Maya’nın son yazısında ise, Şiir’in Ufku karşılıyor bizi. Burada yazar, modernizmin edebiyatımızda, dini düşünce ve hayatımızdaki rolüne değiniyor, modern şiirin neliği ve nasıllığı hakkında mülahazalarda bulunuyor. Örnek kaynak olarak ele aldığı M. Fatih Andı’nın Şairin Ufku isimli kitabından bahsedip, buradaki bazı konuları inceliyor.

Çözümü zor olan konular

Mihenk’in üçüncü ve son bölümü olan “Mesele”; dil meselemiz, tarih bilinci, kültür mefhumu ve kültür emperyalizmi, Ortadoğu aynasından alemi temaşa, fikr-i kavmiyyet, eksen meselesi, sivil toplum ve tarihi tecrübe, toplumun huzurunun inşası, gelenek, eğitim, dini eğitim ve yerlilik başlıklarından müteşekkil olup, fikrimce her bir yazısının bu konular üzerinde akademik çalışma yapıyormuşçasına dikkatlice okunması gereken bir bölüm. Zira başlıklardan ve muhtevadan anlaşılacağı üzere oldukça güncel, tartışılagelen ve “mesele” olan konuları ele alıyor hoca. Hatta hemen hemen hepsi henüz çözülememiş, üzerinde alan araştırması yapılmasını bekleyen hassas mevzular. Bu bölümde, yazarın salt kendi akademik alanıyla sınırlı kalmayıp; memleket meselelerini de yakından takip ettiğini, incelediğini, geniş çaplı okumalar ve yazmalarla uğraşan çok yönlü bir müellif olduğunu idrak ediyoruz. Dolayısıyla bu yazılarda çok fazla detaya girmeyip, bir ön fikir teşkil etmesi açısından kısaca değinilen konuları açmaya çalışacağım.

Hoca, mesele mefhumunu “çözümü zor olan konu, acilen çözümlenmesi gereken şey” anlamında ele alıyor. İlk olarak dil meselemizi konu ediniyor; Heidegger’in “Dil insanın evidir” sözüne atıfta bulunarak, dil, kültür ve tarih arasındaki derin münasebete değiniyor: “Tanzimat’la birlikte değişmeye başlayan ‘ev hâlimiz’in siyasi müdahalelerden ziyade fikrî çabalarla tezyin edilmiş olması durumunda, bugün dil meselesi üzerinde tartışarak iki ayrı dünya inşa etme çabasının yerine dikkatimizi sanat, düşünce ve bilime teksif eder, zamanın ruhuna uygun nitelikli eserler telif ederdik. Dil politikası, yeni ilmî ve teknik gelişmelere uygun bir zenginlik kazanması gerekirken, ‘eski dil’, ‘yeni dil’ tartışmalarıyla ideolojik alanlara hapsedildi. Kelime kadrosu ve kaideleri değişti, ses ve ahenk bozuldu, mânâ kayboldu..” diyor.. Daha evvel de söylediği, öne sürdüğü “birlik dilini inşâ” hususunu dile getiriyor.  Evet, dilimiz kimliğimizdir. Ve dil, iz sürenlere sırlarını açacaktır. Dil çınarının köklerinin farkına varmak, böylelikle tarihimiz ve kültürümüzle bütünleşmek, dilin sırlarını keşfetmek için “iz sürmek” bir devamlılık işidir.

Tarihi ve kültürel mirasın ehemmiyeti

Dilden sonra, en birinci meselelerimizden biri de şüphesiz ki tarih bilincidir. Hoca buradaki mülahazalarında, tarihin öneminden bahsedip tarihin okunmasına yönelik tavsiyelerde bulunuyor. Tarih bilincinden mahrum olanların, bilhassa idarecileri, açıldığı denizde pusulası kaybolmuş veya bozulmuş kaptana benzetiyor. Ve tarih bilincinin kazanılmasına yönelik görüşlerini, yapılması zikrediyor. Tarih bilincinin sahih ve nitelikli tarih bilgisiyle kazanılacağını, muhakeme ve mukayese yapma melekesini teşvik edecek nitelikte yazılmış sahih bilgilerle temellendirilen tarih okumalarıyla sağlanacağını ve böylece tarihten ders alarak anı doğru anlamlandırmak ve yarına ilişkin bir ufuk inşa etmek olarak tanımladığı tarih bilincine erişileceğini ifade ediyor. Tarih bilinci tarihi doğru yazmaktır, milletin hafızası olan kökleri doğru anlamak, izi iyi takip ederek resmi sağlıklı çizmekle başlayan bir farkındalık sürecidir, milletin şuurudur.

Tarihimiz gibi, kültürümüz de milli meselelerimizden biridir. Hoca, bu hususa da değiniyor ve kültür mefhumuna dair tespitlerini bizlere sunuyor. Burada eski-yeni kavramları, kültür emperyalizmi ve bunun etkileri üzerinde durup, kültürel emperyalizmin milletlerin sadece kültürel değerlerine yabancılaşmasına değil, kültürel kargaşaya, buhranlara ve “geri” kalmalarına da sebep olduğunu ifade ediyor. Burada da tarihi ve kültürel mirasın ehemmiyetiyle mülaki oluyoruz.

Irkçılık, diğer bir ifadeyle fikr-i kavmiyyet, gerek mazide gerekse günümüzde ciddi sıkıntılara, ötekileştirmeye sebep olmuş ve birlik toprağına ayrılık tohumlarının atılmasında bir araç olarak kullanılmıştır. Âkif, bu mefhumun milletimizin izmihlaline sebep olduğunu ifade eder. Bilal hocamız da bu konuya dair fikirlerini Âkif’in şiirleri eşliğinde bizlere aktarıyor. Ve bizi “bir aile efradı yaratmış yaradan” deyip, birlik olmayı, ayrık otlarını toprağımızdan temizlemeyi temenni ediyor.

Mihenk’in sonlarına yaklaştığımızda, yerlilik ve millilik, modernitenin neliği, eğitim politikalarına dair tahlil ve tavsiyeler, toplumda huzurun inşası, sivil topluma ve tarihi tecrübeye dair hususlarla karşılaşıyoruz. Yazar, yerliliği “gelenekten kopmama ancak zamanın ruhuna da uygunluk” olarak niteliyor. Yani geleneğe bağlılık, yeniliğe açık olmamayı gerektirmez. Köklerden kopmadan, günün gelişmelerine de bî-gâne kalmadan bir sistem oluşturmak; evvelemirde bir yere, coğrafyaya ve zamana/ tarihe tutunmak.

Dünyanın dengesi: İlim, adalet, sıhhat ve hikmet

Toplumun inşâsı hususunda ise, İsmail Hakkı Bursevî’nin “kıvâm-ı dünyanın dört nesne” den müteşekkil olduğunu söylediğini ifade ederek, bu ilkeler üzerinde durur ve bunları açıklar. Kıvâm-ı dünya yani dünyanın dengesi. Bu “dört nesne” ise, ilim, adalet, sıhhat ve hikmettir. Ve toplumun inşası, huzuru bu dört nesnenin dengeli bir şekilde var olmasıyla mümkündür. Burada Hoca, eğitim ve kültür politikalarının ıslahı, tashih ve tamiri, toplum huzurunun tesisinde izlenecek yola ve elzem olan hususlara dair tabir caizse kapsül nevinde bilgiler sunar. Sağlık ve ahlak ilişkisinden, sağlık ve sıhhat arasındaki pek de değinilmeyen nüanstan bahseder. Eğitim ve yerlilik konularında bazı tespitler ve tahlillerde, hatta tekliflerde bulunur.

Sözlerimi Bilal Hoca’nın da Mihenk’te zikrettiği bir beyt ile nihayete erdirmek isterim:

Gelün ey dertlüler gelün bu derdümden siz de alun

Dertlü bilür dertlü hâlin ya dertsüzler bunda n’eyler

Evet, Mihenk’te hocamızın derdine, dertlerine ortak oluyoruz. Ve onun derdini sevdiğini, bilhassa ilim -irfan-insan derdiyle dertlendiğini de biliyoruz. Lakin, Mihenk’le hasbihal ettiğimizde, bu dertlere deva, sadra şifa kabilinden bir çalışma olmuş olduğunu da temaşa ediyoruz. Bizlere hep söylediği bir düsturu da hatırımıza getiriyoruz: “Allah derdinizi arttırsın, dert olacak ki sevincin, sürurun kıymeti olsun…”

Tubanur Kaya yazdı

           

Yayın Tarihi: 10 Ocak 2020 Cuma 12:00 Güncelleme Tarihi: 09 Ocak 2020, 23:20
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
orhan güngör
orhan güngör - 1 yıl Önce

Tebrik ediyor ve başarılarının devamını diliyorum.

banner26