Meşhur bir dinsiz: Dr. Abdullah Cevdet- “Adüvvullah Cevdet”e dair

“Şark ve Garp hesaplaşmasında, oltanın ucundaki solucan ölüsüne koşan avanak balıklara eş, çurçurlar zümresi içinde Abdullah Cevdet, üstelik sırtı dikenli ve dişleri zehirli bir topyekûn inkâr ve Batı’ya teslim örneğiydi ve o kadar benimsediği Batı’nın hiçbir çilesini görmez ve hiçbir derinliğine inmez ve yalnız genişliğine birtakım kuru akıl hesapları peşinde gezer ve deri üstü sahte nispetler kurar, içini boğmuş ve bütün ulvî ses deliklerini tıkamış bir mizaç temsilcisidir.”

Meşhur bir dinsiz: Dr. Abdullah Cevdet- “Adüvvullah Cevdet”e dair

Adı “Abdullah Cevdet” olan fakat dinsizliği dolayısıyla bazı kimselerce “Adüvvullah Cevdet” diye anılan, II. Meşrutiyet devrinin ünlü münkiri, 9 Eylül 1869’da Arapkir’de doğmuştur. Hacı Ömer adında bir tabur kâtibi­nin oğludur. İlk tahsilini memleketinde yapan, on beş yaşlarında İstan­bul’a gelerek Kuleli İdadisi’ne devama başlayan, istikbalin meşhur dinsizi, bilahare Askerî Tıbbiye’ye geçmiş ve 1894’te mezun olarak “doktor” unva­nını almışsa da o, doktorluğuyla değil dinsizliğiyle tanınmıştır.

Askerî Tıbbiye’ye girdiği ilk yıllara kadar aile ocağının tesiri olsa ge­rek pek dindar olduğu yazılıp söylenen Abdullah Cevdet, Tıbbiye’deki arkadaşlarından İbrahim Temo’nun kendisine verdiği Spiritualisme et Materialisme adlı kitabı okuduktan sonra şüpheciliğe düşmüş ve “orijinal olma merakı ile umumi kanaate aykırı düşünceden hoşlanan” bu genç Tıbbiye talebesi, küfrün gayya kuyusu başına o yıllarda yaklaşmıştır.

Verdiği kitapla Abdullah Cevdet’i bu korkunç duruma iten İbrahim Temo, muhtelif vesileler ile kaydettiğimiz gibi ilk İttihat ve Terakki’yi İtalyan mason biraderlerinin telkiniyle Askerî Tıbbiye’de kuran gençtir. Aslen Ohrili olan bu doktor namzedi, yaz aylarında memleketine gidip gelirken birkaç defa İtalya’ya uğramış; bu arada Brendizi masonları ara­sına katılmış ve İbrahim Temo’ya, Sultan II. Abdülhamid’i devirebilmek için “gizli bir cemiyet” içinde çalışma fikri İtalyan masonları tarafından telkin edilmiştir.

Dışarıdaki masonların telkinleriyle bu şekilde kurulan ilk İttihat ve Terakki kurucuları arasında Abdullah Cevdet de boy göstermiş ve bu gizli cemiyetin etrafa dal budak saldığı bir devrede sarayın müdahalesiy­le cemiyet mensupları toplanırken Abdullah Cevdet de yakayı ele verip Trablusgarp’a sürülmüş, daha sonra oradan Avrupa’ya kaçmış ve Cenev­re’de, kendisi gibi firarilerle Osmanlı gazetesini çıkarıp Askerî Tıbbiye’de başladığı “Hürriyetçilik” oyununa devam etmişse de kısa bir zaman sonra Yıldız Sarayı’nın çil çil altınları önünde “Hürriyetçilik oyunu”ndan vazge­çerek Viyana Sefareti hekimliğine getirilmiştir. Üç yıl kadar bu vazifede kalan Abdullah Cevdet, 1903’te tekrar Cenevre’ye dönmüş ve hemen bir yıl sonra bir matbaa kurarak İçtihat mecmuasını neşre başlamış, ayrıca bir de “kütüphane-i ictihad” tesis etmiştir ki Abdullah Cevdet’in gurbet elde bir matbaa kurup dergi çıkaracak ve kütüphane tesis edecek parayı nereden bulduğu üzerinde durulması gereken mühim bir husustur.

Bilahare matbaasını, dergisini ve kitabevini Mısır’a naklederek faali­yetine Kahire’de devam eden Abdullah Cevdet, II. Meşrutiyet’in ilanından üç yıl sonra 1911’de İstanbul’a dönmüş ve Yerebatan civarında yaptırdığı “İctihad Evi”ne yerleşerek hâlen ayakta olan bu binanın kapısına Fransız­ca’yı takliden astığı “İdjtihad” levhasıyla melanetini sürdürmüştür.

Mısır’da, 1908’de Dozy’den tercüme edip yayınladığı Tarih-i İslâmiyet adlı kitabın sonuna yaptığı zeyl, Abdullah Cevdet’in niçin “Adüvvullah Cevdet” diye anıldığına güzel bir misaldir. Abdullah Cevdet’in bu zeylde kaydettiğine göre Çin, Mısır, Rusya vb. yerlerdeki Müslümanlık birbirin­den tamamen ayrıdır! İslâmiyet, Arapların ihtiyaçlarına göre biçilmiş bir kaftan olup Arap Yarımadası dışına çıkınca dehşetli tadilata uğramıştır! Hristiyan İlahiyatı, İslâm İlahiyatı’nın teşekkülüne damgasını basmıştır! Müslümanlarda aile bir bedevi teşekkülüdür! Fütuhat, Müslümanların şehevî duygularını artırmıştır! Çocukları terbiyesiz yetişen(!) Müslü­manların âlimleri de aslında cahildir. İttihad-ı İslâm bir hayaldir ve İs­lâmiyet için zararlıdır! Dinî kanunlarda ıslahat yapılması şarttır ve bu iş için de bir Luhter’e ihtiyaç vardır!..

Adüvvullah Cevdet’in bu hezeyanlarına o yıllarda Sırat-ı Müstakim’de cevap verilmiş, bilhassa İsmail Fenni (Ertuğrul), sonraları “Cemiyet-i Ted­risiye-i İslâmiyye” tarafından bastırılan Hakikat Nurları adlı mühim ese­rinde ictihadçının hezeyanlarını dinî, ilmî ve tarihî delillerle çürütmüştür.

Necip Fazıl Bey’in tabiriyle “çiçek bozuğu suratlı” derisinin altı sanki için için iltihaplı Adüvvullah Cevdet için meşhur Şair Eşref,

O suretten hayayı dest-i Hak tırnakla yolmuştur.

mısraını söylemiş, İstiklal Marşı Şairimiz Mehmed Akif Bey ise Sa­fahat’ında,

Taklak attın arkasından en denî bir şöhretin,

Düştü takken, çıktı cascavlak o kel mahiyyetin.

mısralarıyla Adüvvullah Cevdet’e çatmıştır.

Bir iddiaya göre -ki bu iddia Samed Ağaoğlu’nundur- Abdullah Cevdet, doğum yeri itibarıyla kendisine yakın olan Süleyman Nazif Bey merhumla Ziya Gökalp’in, birincisinin Müslümanlar arasında şöhrete er­mesine, ikincisinin ise İttihatçılara “fikir babalığı” yapmasına tahammül edememiş ve baştarafta kaydettiğimiz gibi “orijinal olma merakı ile” o da “dinsizliğe” sahip çıkmıştır. Bu mevzuda diyor ki Samed Ağaoğlu:

“İmparatorluğun idare muvazenesini temin eden manevî postlar elden gittikten sonra ona, ya ekalliyet milletlerden kendisine en yakın olduğu iddia edilebilecek olanın reisliği yahut da hem milleti hem ümmeti inkâr eden fikrin alemdarlığı kalıyordu. Birinci yolu tutmaya cesaret edemedi, ikinci yola saptı ve kendisine dinsiz sıfatını verdirmekten çekinmedi.”

Samed Ağaoğlu’nun bu iddiası, Hilmi Ziya Ülken’in Abdullah Cevdet hakkındaki “orijinal olma merakı ile umumi kanaate aykırı düşünceden hoşlanması” yolundaki teşhisi nazar-ı itibara alınırsa doğrudur. Küfrün gayya kuyusu başına İbrahim Temo’nun tavsiyesiyle okuduğu Spirüua­lisme et Materialisme adlı kitapla yaklaşan, bilahare Tarih-i İslâmiyet’e yazdığı zeyl ile küfür bataklığında yuvarlanan Adüvvullah Cevdet, Ziya Gökalp’e de ilk çengel atanlardandır. Gökalp’in henüz Diyarbekir’de bu­lunduğu yıllarda, kolera salgını dolayısıyla o şehre giden Abdullah Cev­det, orada dinsizliğiyle tanınmış ve uyanık Diyarbekirliler, koleradan daha tehlikeli bu adamla evlatlarının konuşmalarını menetmişlerdir.

Bu yasağa rağmen Ziya Gökalp, Abdullah Cevdet’le sıkı fıkı görüş­müş ve yaptığı bu konuşmalardan bahisle,

“O sıralarda Dr. Abdullah Cevdet Diyarbekir’e geldi. Cesurdu, istib­dat idaresinin İslâmlık’tan kuvvet aldığını, memleketin bütün sefaletinin ve geriliğinin mesulü(nün) din olduğunu açıkça söylerdi. Kısa zamanda doktorun dinsizliği Diyarbekir’de yayıldığı için amcam onunla sıkı fıkı görüşmemi istemezdi. Buna rağmen bu aydın doktordan bir şeyler öğ­renmeye çalışıp dururdum. Bir gün bana doktor, Atheisme adlı bir kitap verdi. Onu okuyunca büsbütün sarsıldım. Kalbimdeki bütün inanların artık boşaldığını hissediyordum.” demiştir.

Geçelim, Abdullah Cevdet’in mütareke ve cumhuriyetin ilk yılların­daki melanetlerine... Necip Fazıl Bey’in;

“Onu görür görmez irkildim, ondan cehennemlik bir odun, daha doğrusu tezek kokusu aldım.” dediği Adüvvullah Cevdet, II. Meşrutiyet’i müteakip yurda döndüğünde “kendi hâlinde, sakin, beyaz yüzlü, az ko­nuşan, çok gülen karısını sudan sebeplerle” boşayıp “dinsizliği”ne yakışan “ince uzun, şık, kocasının arkadaşları yanında serbest konuşan, kendisine açık fikirli, malumatlı dedirtmeye çalışan” bir kadınla evlenmiştir.

Askerî Tıbbiye’de kurulan ilk İttihat ve Terakki’nin kurucularından olan Abdullah Cevdet’in yurda dönüşünden sonra İttihatçılarla arası açıl­mış ve gariptir bu devrede Adüvvullah Cevdet’e, İttihatçılardan bir zarar gelmesine Ziya Gökalp mani olmuş, İttihatçılara karşı onu himaye etmiştir!

I.Cihan Savaşı sonunda İttihatçıların iktidardan düşmesiyle sevinen Abdullah Cevdet, bu kerre Hürriyet ve İtilaf Fırkası/Partisi’ne girmiş, mütarekenin o acı günlerinde de “Kürt Teâlî Cemiyeti” içinde boy gös­termiş, “Vilayat-ı Sitte” muhtariyeti yolunda çalışmış ve daha sonraları Hürriyet ve İtilafçılar İngilizler himayesinde akın akın yurt dışına kaçar­ken o buna cesaret edemeyip İstanbul’da kalmış, böylece “Yüz Ellilikler” arasına girmekten kurtulmuştur.

Matbaasının üst katında ikâmet eden Abdullah Cevdet, Millî Müca­dele’nin zafere ulaştığı günlerde “İdjtihad Evi”nin, ruhu gibi karanlık bir odasına çekilip kimsenin yanına sokulmamış, cumhuriyetin ilanını mü­teakip bir ara “Bütün yapılanlar ve yapılacak olanlar benden kopya!” iddi­asını öne sürmüş ve sonra günün birinde, alçaklıkların en korkuncundan birini irtikâpla “neslimizi kuvvetlendirmek”, eski tabiriyle “istifaya tâbi tutmak” için Avrupa’dan ve Amerika’dan “damızlık erkek” getirilmesini isteyen bir yazıyı imzasıyla yayınlayıvermiştir. Adüvvullah Cevdet’in bu yazısı o günlerde yurdumuzda öylesine derin bir nefret uyandırmıştır ki bu korkunç yazı onu evine kapamış ve yıllar önce kırılması gereken mülevves kaleminin yazdığı son yazı bu ol­muştur.

Dinsizliğinin yanı sıra cimriliğiyle de şöhret bulan Abdullah Cevdet’i Şair Eşref:

Bir sinek konsa eğer tiksinerek pisliğine,

“Hakkımı eklediyor!” der de koşar mahkemeye!

diye hicvetmiş, bir gün bir toplantıda onun için “Meteliğe kurşun atar.” denildiğinde, Süleyman Nazif Bey merhum, “Ne kurşunu? O me­teliğe göbek atar.” nüktesini söylemiş; Necip Fazıl Bey, “Misafirlerine bir kahve ikramına bile yanaşmaz ve işçisine para verirken Servet-i Fünun’cu Ahmed İhsan’ın yaptığı gibi silik kuruşları seçer.” demiş; şiirlerini uzun müddet onun mecmuasında yayınlayan ve bunun için hiç para alamayan Yusuf Ziya Ortaç ise Abdullah Cevdet’ten, yazıları için uygun göreceği bir karşılık rica edince cimriliğiyle meşhur Adüvvullah Cevdet’in hâlini şöyle anlatmıştır:

“Bir insan yüzünün bir anda bu kadar karardığını görmemiştim. Nabzı durdu, nefesi durdu galiba!”

Çeşitli mesnetlerinin yanı sıra böylesine de cimri olan Adüvvullah Cevdet, 28 Kasım 1932’de ölmüş, na’şı süslü, boyalı ve kolsuz bir tabutla Ayasofya Camii’ne getirildiğinde, cenaze namazının kılınıp kılınmaması münakaşa mevzuu olmuş ve gariptir, Abdullah Cevdet’in cenazesi, o anda Müslüman cenazelerinin nakline mahsus boş araba bulunamadığından, Fener Patrikhanesi’nden getirilen bir araba ile götürülüp yine gariptir, Silivrikapı’da Balıklı Kilisesi’nin yanında, İslâm mezarlığıyla Rum mezar­lığının birleştiği noktaya gömülmüştür. Bir iddiaya göre -ki bu iddia, Tür­kiye Maarif Tarihi Müellifi Osman Ergin Bey’e aittir- Adüvvullah Cevdet, İbnu’l Emin Mahmud Kemal Bey’in Son Asır Türk Şairleri adlı eserini hazırladığı günlerde bu zatı ziyaretle kendisinin “dinsizliğinin bu esere yazılmamasını” rica etmişse de Abdullah Cevdet’in, küfür bataklığından kurtulup İslâm dairesi içine girdiğine dair tek satırına rastlanmamıştır.

Güya şairliği, İslâm’a aykırı tercümeleri ve Gustave le Bon’dan mül­hem ictimaî reformculuğu yazılıp söylenen Abdullah Cevdet -nâm-ı di­ğer Adüvvullah Cevdet- hakkındaki bu kısa yazımızı, Necip Fazıl Bey’in isabetli teşhisiyle bitirelim. Diyor ki Necip Fazıl Bey:

“Şark ve Garp hesaplaşmasında, oltanın ucundaki solucan ölüsüne koşan avanak balıklara eş, çurçurlar zümresi içinde Abdullah Cevdet, üstelik sırtı dikenli ve dişleri zehirli bir topyekûn inkâr ve Batı’ya teslim örneğiydi ve o kadar benimsediği Batı’nın hiçbir çilesini görmez ve hiçbir derinliğine inmez ve yalnız genişliğine birtakım kuru akıl hesapları pe­şinde gezer ve deri üstü sahte nispetler kurar, içini boğmuş ve bütün ulvî ses deliklerini tıkamış bir mizaç temsilcisidir.”

Kaynak: Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Gerçek Yayınları, 9. Cilt

Yayın Tarihi: 30 Kasım 2021 Salı 11:00
banner25
YORUM EKLE

banner26