Merakı kamçılayan bir Göbeklitepe romanı: Akşam Yıldızı

“Akşam Yıldızı” bir Göbeklitepe romanı. İyilikle ile kötülüğün kıyasıya mücadele ettiği romanda İskender Pala Göbeklitepe’nin ortaya çıkışını nasıl işledi dersiniz? İdris Kartal yazdı.

Merakı kamçılayan bir Göbeklitepe romanı: Akşam Yıldızı

Kriminal bir olay vuku bulduğunda güvenlik kuvvetlerinin yaptığı ilk iş olay yeri incelemeyle beraber olayın nasıl gerçekleştiğini yerinde görebilmek amacıyla olay yerine gitmek olacaktır. O sırada olayın taraflarından kimse olmasa da, eşyaların ya da olayı aydınlatacak materyallerin yeri değişmiş olsa da yahut delil olabilecek bulguların yerinde yeller esiyor olsa da bir dedektifin, savcının ya da polisin oraya gitmesi hususunda yasal bir baskı varsa da aynı zamanda bir iç baskı da vardır. İnsan kendisini mecbur hisseder ve olay yerinde kimsenin daha evvel göremediği bir şeyleri görecek, tüm insanlığın atladığı küçücük bir ayrıntıyı yakalayacak ve yeni bulgularla meselenin karanlık tarafını aydınlığa çevirecek bir şeyler arar. Herhalde İskender Pala’da da buna benzer bir şekilde olayların gerçekleştiği yerleri gidip görme ve yerinde yazma arzusu var. İskender Pala, Şah Ve Sultan için Çaldıran’a ve İran’a, Efsane için Tunus’a, Abum Rabum için Philadelphia’ya, Tokyo’ya, Kahire’ye, Kudüs’e, Urfa ve Adıyaman’a,  Karun ve Anarşist için Uşak’a, Mihmandar için Mekke ve Medine’ye, Od için Yunus Emre Köyü’ne (Sarıcaköy/Sarıköy) giden ve oralarda müşahedelerde bulunup gördüklerini yazıya aktaran bir yazar. Akşam Yıldızı için Rusya ve Urfa ziyaretleri ve orada yaptığı araştırmalar da onun bu özelliğine işaret eden son örnek olarak düşünülebilir.

Roman çok eski çağlarda geçiyor ve günümüze ışık tutacak bilgilerle dolu gerçekliklerle süslenmiş halde okuyucuya sunuluyor. Kitabın başında bir Göbeklitepe romanı yazma arzusunu dile getiren yazar, burasının insan ruhuna dokunan bir enerjisi olduğundan bahsediyor. Bu arada Göbeklitepe yerine Göbektepe kullanımı da dikkat çekici. Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın cennetten çıkarıldıktan sonra buluştukları yer olarak kabul edilen bu çevrede kazılar ve araştırmalar uzunca bir süredir devam ediyor. Burası insanlığın ilk yerleşim yeri olarak da kabul ediliyor. İskender Pala bu motivasyonla son derece akıcı ve yine birbiriyle bağlantılı olay örgüsüyle gayet tatmin edici bir esere imza atmış.

Pala okuyucuları bilirler ki hiçbir cümle ve hatta kelime boşuna yazılmamıştır ve o cümle ve kelime ileride muhakkak lazım olacaktır. Bu nedenle kitabı okurken bir cinayet çözüyormuşçasına dikkatli olmak ve hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak gerekiyor.

Uğursuz sayılan bebek

Saçsız ve kaşı kirpiği beyaz doğdu diye uğursuz sayılan bir bebeğin öldürülme töreni ile başlıyor kitap. Bu tören artık kanıksanmış bir şekilde ilerlerken İsrafil’in sur borusuna üflemesi misali, o canlıları canlılıktan, maddeleri maddelikten, dünyayı da dünyalıktan çıkaran bir kasırga meydana geliyor. Kitapta bu afet ya da yıkım on iki bin yıl evvel Genç Buzul Çağı’nın bir kuyrukluyıldızın parça parça dünyaya çarpması sonucu kapanması ve coğrafyanın yeniden şekillenmesi olarak açıklanıyor.  Öyle bir afet ki gökten yağan taşlarla, denizin hemen hemen her şeyi alıp götürmesiyle, en dayanıklıların, en güçlülerin bir bir yerlere serilmesiyle, Ulu Çınar denilen kutsal ağacın gövdesinin bırakın ondan yardım dileyen ve ona kutsiyet atfedenleri korumasını, kendini dahi koruyamamasıyla aynı zamanda bir inancın da sonu olabilecek kuvvette bir yıkımla yerinden sökülüp sonsuzluğa doğru yol almasıyla eşi benzeri görülmemiş bir afet... Neredeyse yaşayan, nefes alan, insanıyla, hayvanıyla, bitkisiyle ve hatta taşıyla toprağıyla var olan her şeyi yerinden eden ve başka diyarlara cansız ve ruhsuz, benliğini yitirmiş ve başkası olarak rastgele atan bir afet. Ne bir zelzeleyle ne de önüne ne varsa katıp götüren bentle durdurabilen, engel olunamayan, sadece sel suyuyla açıklanamayacak bir kıyamet habercisi ve belki de kıyametin ta kendisi…

İnsanlık tarihi put misali beşer yapıların ya da daha kendini korumaktan aciz yaratılmışların sükûtu hayale uğrattığı insanlarla dolu değil midir? Bu tufandan, bu ölüm kasırgasından kurtulan üç kişi ve bir köpek oluyor. Saçsız, kaşları ve kirpikleri beyaz doğduğu için uğursuz sayılıp kendisi için koca koca ölüm törenleri düzenlenen bebek, bebeğin annesi Çira ve Sarıca. Bir de köpek var yaralı halde kurtulan. İşte Akşam Yıldızı, tüm dünyaları yerle bir olmuşken enkazdan bir şekilde sağ çıkan üç insan ve bir hayvanın hikâyesiyle başlıyor. Bu kulakları sağır eden, gözleri görmez eden, sesin, depremin, musibetin neticesi sanki insanlığın bir yok oluşla beraber yeniden başlaması gibi, her şeyi kaybedip yeniden bulması gibi, tüm zihnini ve hafızasını sıfırlayıp yeniden hatırlaması, öğrenmesi, bilmesi gibi Sarıca’nın ve Çira’nın yeniden başlayan hikâyesine odaklanıyoruz. Birdenbire aile oluveren bu erkek ve kadının ve bir de çocuğun artık yaşama tutunmak gibi bir de dertleri vardır. Çevrelerinde ne tanıdıkları kimse vardır ne de kutsal saydıkları herhangi nesne… Sıfırdan başlamanın adı bu olsa gerek. Sanki insanlık bir yok oluşun ardından yeniden başlıyor, bir Âdem ve bir Havva kalmış gibi. Tarih yeniden yazılıyor. Mesela tuzun bulunuşu…

Uzaktan gelen kargılı adamlar

Yaşam mücadelesi devam ederken ve bir çekirdek ailenin gündelik yaşamına uygun telaşlar hayatın olmazsa olmaz nesnesi gibi lezzet katarken elleri kargılı adamların bu mutlu aile tablosuna mutsuzluk katmaya geldiklerine şahitlik ediyoruz. Hiçbir medeniyet geleneğinden beslenmemiş, dilleri ayrı bu grup herhangi bir şey anlama çabasına girmeden beklenen ilkelliği yapıp kadını ve çocuğunu Sarıca’dan ayırıyorlar. İşte bu noktada bir arayıştan bahsedebiliriz. Babasının Sarıca’ya öğüdü o arayışın anahtarıdır diyebiliriz. Babası oğluna ölmeden evvel defalarca “ Sarıca! Hakikate yürü oğlum, hakikate inan. Ulu Ruh’un sesindeki hakikate! Adak sunmayı ve paylaşmayı ihmal etme. Öğreten’i ara, Uçan Haberci’yi… O seninle konuşacak…” demişti. Sarıca artık bu arayış içindeydi ve o her neyin peşindeyse bizler de onun peşindeyiz, o her neyi arıyorsa bizler de onu arıyoruz. Sarıca bir ağaca bağlanıyor ve kısa sürede oradan kurtulması mümkün olmayacak biçimde kaderine terk ediliyor. Sarıca’nın tek derdi en büyük derdidir. Tek derdi ailesine ulaşmak olan Sarıca’yı hayata yüreğine düşen bu ateşin acısı bağlayacaktır. Bu ateş, tüm zorlukları kolaylaştıran, tüm engelleri kaldıran ve tüm karanlıkları bir ümit ışığı ile aydınlatan güneş misali yüreğinde kor halinde ona kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini hiç unutturmayan bir hatırlatıcı rolündedir aynı zamanda.

İskender Pala durumu daha da zorlaştıracak adımı atıyor ve hikâyenin daha bitmediğini ve öyle kolay da bitmeyeceğini haber veriyor. Nitekim Sarıca’nın arayışları tam da bu nedenle ve bu arayışlar sırasında öğreneceği ve bizlere öğreteceği şeyler de tam bu nedenle.

Sarıca ailesini dağ, tepe, ova, çöl ararken diyar diyar geziyor ve bizleri de gezdiriyor. Bazen Leyla’sını arayan Mecnun gibi boş boş dolaşıyor. Yıkılmış obasından ve ailesini kaybettiği yerden uzaklaştığı bir yerde Düzburun adlı biriyle tanışıyor. Düzburun başka bir obadan biri ve Sarıca’nın obasına göre çok daha ileri bir yaşam seviyesine sahip bir yerde yaşıyor. Avlarken bile hayvanlara olan yaklaşımlarından bu seviye anlaşılıyor. Pek çok konuda Sarıca’nın ya hiç bilmediği ya da sırrına eremediği bilgiler veriyor. Yüksek felsefe, yaşam, av ne ararsanız var. Yer Ana’dan çıkan her şeyin kardeş olduğu fikri fakat çıkar çatışmalarının ve ihtiyaçların fikir ayrılıklarına dönüştüğü fikrinden hareketle Âşık Veysel’in “Koyun kurt ile gezerdi / Fikir başka başka olmasa” deyişinin hatırlıyoruz. Sarıca hem arıyor hem öğreniyor. Bu süreç belki asırların birikimini en süratli biçimde özümseyişle ve dolayısıyla çağları bir çırpıda aşmayla sonuçlanıyor.  Duyduklarının ve gördüklerinin babasıyla ilişkisini kuruyor ve yeni öğrendiği bu şeylerin babasının kendisine anlattığı şeylerle ne kadar örtüştüğünü anlıyor. Biz de buradan Sarıca’nın babasının sıradan biri olmadığını, onun bir elçi olabileceğini düşünmeden edemiyoruz. Gittiği yerde ölümden sonra dirilişe ve hesap vermeye dayalı bir dünya hayatının babasının fikirleriyle ne kadar örtüştüğünü de görecek. Bu, ona yaşamın boşa olmadığını, yapılan iyiliklerin ve güzelliklerin bir ödülü olduğunu, aynı şekilde yapılan kötülüklerin ve işlenen suçların muhakkak bir cezasının olduğu fikrini veriyor. İnsanların yaşamlarını düzenleyen bir gizli elin ya da bir gizli varlığın olduğu düşüncesiyle beraber babasının obasından neden dışlandığını da yavaş yavaş anlamaya başlıyor.

Bin bir mana yüklenen semboller

Burada İskender Pala her zamanki gibi sembollerle yürüyor. Eğer ki bir ete, deriye, taşa çizilmiş bir süsün sadece bir şekil ya da süs olduğunu düşünüyorsanız fena halde yanılıyorsunuz demektir. Sarıca da yavaş yavaş sembol okumaya, sorguladıklarını anlamaya ve hayatta neden var olduğunu kavramaya başlıyor. Sarıca’nın arayışları aynı zamanda bir medeniyetin kilometre taşları. Gördükleriyle gelişiyor, dünyada başka yerler de olduğunu, başka insanların da yaşadığını kabulleniyor. Bu etkileşim şüphesiz medeniyet dediğimiz komplike yapının unsurları.

Sarıca, algısı son derece açık ve öğrenmeye meyyal bir karakter olarak tanıtılıyor. Babasından ona geçen kimi özellikleri de üzerinde barındırıyor. Obasında yaşayan diğer insanlardan da ayrı bir kişiliği var. Bu yönüyle karşısına çıkan en ilkel kabile üyesinden de, herkesin kutsal olarak tanıdığı ve önünde diz çöktüğü bir büyücüden de yahut bir ermişten de bir şeyler öğrenebileceğini biliyor. Tek taraflı yaşanmış bir hayat neticesinde öğreneceği o kadar şey birikmiş ki… Bu büyük musibet başına gelmemiş olsa bu bilgileri edinebilecek ne bir bahanesi olacaktı ne de bir sebebi…

Zorunlu seyahatlerinin ve arayışlarının ilk meyvesini Rab kelimesiyle tanışmasıyla alıyor diyebiliriz. Babasından kalma birkaç fikir kırıntısı ve iddia var ama bunların ete kemiğe bürünmüş halini hayatlarına tatbik etmiş bir toplumla karşılaşması hayatının dönüm noktası oluyor. Karşılaştığı bu toplum şüphe yok ki ileri çağların bir toplumu ve aynı dönemde yaşam sürmelerine rağmen uygarlık açısından çok çok önde bir toplum. Bu toplumu bir yaratıcının var olduğu fikrine getiren her ne ise o şey insanlık adına ilerlemelerine yardım etmiş en önemli itenek rolünde. Öldükten sonra hesap verme inancı bu dünyanın yalnızca kendi çıkarları ve zevkleri için zaman geçirme yeri olmadığı hususunda bir felsefe üretmiş. Sarıca açısından bir yaratanın varlığını kabul, yerlerin ve göklerin, en küçüğünden en büyüğüne her şeyin sahibi olan bir yaratıcıya kavuşma, onu tanıma kaç çağ atlamaya bedel?  

Kitap anlatım biçimi olarak zaman zaman Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk, zaman zaman da Katre-i Matem tadında ilerliyor. Roman kahramanlarının dilinden aktarılıyor olaylar. Beklenmedik bir zamanda ve beklenmedik bir şekilde iyi ile kötünün mücadelesine evrilen eserde kötülüğün başlangıcı da ele alınıyor. Yalanın ilk defa dolaşıma nasıl sokulduğu, hırsızlığın nasıl yayıldığı anlatılıyor. Bu yönüyle temiz ve saf, kötülük bilmez toplumların kişisel çıkarlar uğruna nasıl bozulduklarını anlama şansı elde ediyoruz.

İdris Kartal

Yayın Tarihi: 25 Ocak 2020 Cumartesi 13:00 Güncelleme Tarihi: 29 Mayıs 2020, 23:05
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Burak ŞENEL
Burak ŞENEL - 2 yıl Önce

Merhaba İdris Bey yorumlarınız ve kitap tavsiyeleriniz için sizi tebrik ederim. Sayenizde zengin bir kütüphaneye doğru ilerliyorum.

Mahmut Abasıyanık
Mahmut Abasıyanık - 1 yıl Önce

Mükemmel yazı elinize sağlık İdris Bey

banner26