Menkıbeleri ile yaşamaya devam ediyor

'Âşıklar Tabîbi' isimli nehir söyleşide Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz ile Sadık Yalsızuçanlar, tasavvufun manasına ve Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin iklimine kapı aralıyor. Tasavvufun geçmişinden, bu mana sultanının hayatından, irfan yolundan, tesirlerinden haberdar olmak isteyenlere yol gösteriyor. Recep Şükrü Güngör yazdı.

Menkıbeleri ile yaşamaya devam ediyor

Tasavvuf denince, İslami hayatın ruhi boyutu akla gelir. Buna “mistik anlayış” da diyenler var ama ne “mistik” kavramı, ne de “ruhi boyut” ifadesi tasavvufu anlatmaya yetmez. Tasavvuf, tanımların ötesinde bir haldir.

Tasavvuf kelimesinin nereden geldiği netlik kazanmamış olsa da, İslam tarikatlarının anlayışına göre ashab-ı suffeden geldiği görüşü daha yaygındır.

Kuşeyri’ye göre, saf yünlü elbise giymelerinden dolayı sufi denmiştir.

“Savf” kelimesi, yüz çevirmek anlamındadır. Dünyaya yüz çevirenler anlamında tasavvuf kelimesi kullanılmış olabilir.

Tasavvuf anlayışına göre, bir haktan yana bir de halktan yana olan yön var. Mesela Cafer-i Sadık, atlas ipekli elbise, altına keçi kılından yapılma bir fanila giyiyor. Dışı halka, içi hakka yönelik.

Tasavvuf kelimesi, İslam’ın üçüncü asrına asrında ortaya çıkmış ama esası Hazret-i Peygamberle başlamıştır. Adı yok iken hakikati vardı; şimdi ise hakikati yok adı var. Bunu derken tasavvuf yok demek istemiyoruz. Hak tarikatlar zikre, devrana, semaya, meşke devam ediyorlar. Lakin birçok tasavvuf adlı faaliyet var ki onlara da ancak faaliyet diyebiliyoruz.

Tasavvuf asıl kaynağı bulma gayretidir. Tasavvufun esasını zikir oluşturur. Kitabımızın ayetlerinde en çok geçen kelime zikir kelimesidir. Zikir de, Cenab-ı Allah’a verilen sözü hatırlama gayretidir. Verilen söz, galu beladır. Yani ilk meclis. Öz. Bunun için kitaplardan öğrenilmez. İrfani bir yoldur. Kitaptan malumat alınır, tasavvufta yanar, pişer, olur.

Bütün davalardan geçip hak yolunda yürümektir tasavvuf. “Ben dava için gelmedim” diyor Yunus Emre, “Benim işim sevgidir”.

Alan sensin, veren sensin, kılan sen

Ne verdinse oldur, dahi nemiz var

Hüdâyî adı asıl adı mı?

Asıl adı Mahmud. Hüdâyî adını sonradan almış. Yani kazandığı bir unvan. “Azizmizsin” anlamına “Aziz” lakabını kullanıyor halk. Kendisi de şiirlerinde “Hüdâyî” adını kullanıyor. Rivayetlere göre bu adı da kendisine, şeyhi Üftade Hazretleri veriyor.

İsim verme geleneği günümüze kadar sürmüş. Bunu tasavvuf şairlerinin hemen çoğunda görürüz. Yeri gelmişken bir anekdot aktarmak istiyorum.

Hece Dergisi’nin yayın yönetmeni Hüseyin Su’nun gerçek adı İbrahim Çelik’tir. Edebiyat Dergisi çıkarılırken Nuri Pakdil, İbrahim Ağabey’den dergi için öykü ister. İbrahim Ağabey o güne kadar öykü yazmamıştır. Yazmak gibi bir kaygısı da yoktur. Ama Nuri Pakdil öykü isteyince, bir telaş düşer İbrahim Ağabey’e. Gider ve birkaç hafta içinde iki öyküyü zarfa koyarak getirir, Nuri Ağabey’e takdim eder. Nuri Aağabey öyküleri alır, “Bundan böyle adın Hüseyin Su’dur” der. O günden sonra İbrahim Çelik Ağabey’in yazıda kullandığı isim “Hüseyin Su” olur.

Gelenek sahibi olmak, geleneği bilerek yaşamak ne güzel değil mi? İnsanı geçmişine bağlıyor. Geçmişini bilmeyen geleceğini inşa edemez.

Günümüz yazarları tasavvufu, o muazzam birikimi bilmeden metin üretiyorlar. Bir yerden sonra yollar tıkanıyor. Tasavvufu bilenler, gelenekten beslenenler yoluna devam ediyorlar.

Menkıbeleri ile yaşamaya devam ediyor

Hazreti Üftade, bir bahar günü dervişleriyle Uludağ eteklerinde tenezzühe çıkar. Tepelerde eriyen kar suları dağın eteklerinde pınar olup kaynamakta, şırıl şırıl akmaktadır. Etraf yeşilin her tonu, çiçeğin bin bir türü ile bezenmiştir. Dervişlerden her biri Şeyh Efendi’ye birer buket kır çiçeği toplayıp getirir. Eski Bursa kadısı Aziz Mahmud Efendi ise kuruyup boynunu bükmüş bir kırık çiçek takdim eder. Hazreti Üftade sorar:

“Oğlum, bakınız ki arkadaşlarınız demet demet çiçek getirdiler. Siz bize bir tek çiçeği mi lâyık gördünüz?

Efendimize ne takdim etsem azdır. Fakat hangi çiçeği koparmak için el uzattımsa tesbihini işiterek elimi çektiğim ve ancak sapının kırılmasıyla şu çiçeğin tespihinden kalmış olduğunu gördüğüm için bunu huzur-u devletlerine getirdim.”

Bu cevaptan ziyadesiyle memnun olan Cenâb-ı Pîr Mehmed Muhyiddin Üftade, “Rikabında hükümdarlar yürüsün!” diye dua eder. Bir diğer rivayette, “vâki olan hizmetlerini takdir için” edildiği belirtilen bu duanın tesiri yıllar sonra zuhura gelir; Aziz Mahmud Hüdâyî at ile giderken devrin padişahı I. Ahmed Han rikabında yürür.

Hocasının duası yerine geliyor

Bir gün Sultan Ahmed Han yolda Hüdâyî Hazretleri’ne rastlar, derhal atından inip eyeri gösterir. “Efendim buyurmaz mısınız?” Talebeleri Hüdâyî Hazretleri gibi mütevazı bir velinin bu teklifi reddedeceğini sanır. Ancak Hudayi Hazretleri hayvana biner, koca padişahı ardından yürütür. Ama birkaç adım ya gider, ya gitmez iner.

“Bunu sırf hocamın duası yerine gelsin diye yaptım” der, “yoksa padişahımın atına binmek ne haddime!”

Hüdâyî Hazretleri hocasının vefatı üzerine Hoca Saadettin’in tavsiyelerine uyar, İstanbul’a yerleşir. Küçük Ayasofya Tekkesi’nde talebe okutur. Sonra Fatih Medreseleri’nde fıkıh, hadis, tefsir dersleri verir. Ama onun gönlünde sevenleri ile baş başa olacağı bir tekke yatar. Üsküdar’da bir arazi alır ve gönlüne göre bir dergâh kurar. İstanbullular akın akın sohbetine koşar, himmetine kavuşurlar. Gel zaman, git zaman namı ötelere yayılır. Tam dört sultan (III. Murat, III. Mehmed, II. Osman ve IV. Murat Han) eşiğine gelir, diz çökerler yanı başına. Mübarek, o güçlü feraseti ile onlara gölge olur. Kâh tedbir gösterir, kâh hedef çizer. Ferhat Paşa ile birlikte İran seferine katılır, askeri zafere inandırır.

Gün gelir Hüdâyî dergâhı Hakk âşıklarına yetmez olur. Mübarek derslerini Sultanahmed Camii’ne taşır. Ancak koca cami dahi dar gelir. I. Ahmed Han bir gece çok sıkıntılıdır. Rüyasında Avusturya kralı ile güreşir, lâkin sırt üstü yere düşer. Görünüşte kâbus gibi bir şeydir. Büyük bir telâşla rüyasını yazar ve Hüdâyî Dergâhı’na yollar. Ancak Aziz Mahmud Hazretleri ulağı kapıda karşılar pusulayı okumadan cevabi mektubu sıkıştırır eline. Onun tabirine göre toprak “kuvvet” demektir. Sırtının yere değmesi arkalarında ki himmete işarettir. Nitekim zaman büyük veliyi haklı çıkarır. Osmanlı ordusu muzaffer olur.

Hâlâ âlemin dilinde

Hazreti Hüdâyî, âlem-i cemâle intikal edeli 385 yıl oldu. Nâimâ’nın dediği gibi, hâlâ elsine-i âlemde yani cümle âlemin dilinde meşhur. Kabr-i şerifi, Eyüp Sultan Hazretleri’nden sonra İstanbul’un en çok ziyaret edilen türbesi. Eserleriyle yol göstermeye devam ediyor, ilahileri dillerden düşmüyor. Himmeti bâki. Duası müntesiplerinin ve ziyaretçilerinin üzerinde. O derece himmeti âli ki, kıyamete kadar tarikatına intisap edenlerin, ömründe türbesi önünden bir kere geçip Fatiha okuyanların kendisine ait olduğunu söylüyor.

Peki, dünyayı ehl-i dünyaya, ukbayı ehl-i ukbaya bırakıp “Hüdâyî’nin sözü bu/Bana Allah’ım gerek” diyen böyle bir veliyi ne kadar tanıyoruz? Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz, bu boşluğumuzu doldurmaya gayret sarf etmiş, doktorasını Hazreti Hüdâyî üzerine yapmış, aynı zamanda hazretin vakfını ihyaya çalışmış bir akademisyen. Çalışmalarını, “Azîz Mahmud Hüdâyî: Hayatı-Eserleri-Tarikatı” adıyla kitaplaştırmanın yanı sıra Cenâb-ı Şeyh’in “Câmiu’l Fezâil”, “Kâmiu’r-Rezâil”, “Miftâhu’s-Salât” ve “Mirkatü’n-Necât” isimli eserlerini de günümüz diliyle yayımlamıştı. Yılmaz, “Âşıklar Tabîbi: Aziz Mahmud Hüdâyî Hz.” adlı kitapta, Üsküdar’ı mekân tutan bu mana sultanının iklimine yeni bir kapı aralıyor.

“Âşıklar Tabîbi”, aslında Hasan Kâmil Yılmaz tarafından kaleme alınmış bir kitap değil, bir nehir söyleşi. Zaten yayınevinin “Tasavvuf Sohbetleri” dizisinden yayımlanmış. Sadık Yalsızuçanlar soruyor, Prof. Dr. Yılmaz cevaplıyor, laf lafı arşın bezi gibi açıyor. Okuyucu da bu sohbete satırlar aracılığıyla iştirak ediyor. Kitap, “Hakk’a Ulaşan Gönül Yolculuğu: Tasavvuf” adını taşıyan bölümle açılıyor, kâh tasavvuftan kâh tarihten dem vuruluyor. Sohbet nereye uzanırsa uzansın neticede Hazreti Hüdâyî merkezine geliniyor. Hayatı, irfanı, yolu, talebeleri, eserleri, tesirleri anlatılıyor.

Şeyhinin yolunda

Kitabın kapağındaki 13 dilimli Celvetî tâc-ı şerîfinin altına yerleştirilmiş “Âşıklar Tabîbi” ismi, aslında Hüdâyî’nin, şeyhi Üftade Hazretleri hakkında yazdığı medhiyede geçiyor: “Bâğ-ı aşkın andelîbi Hazreti Üftâde’dir/Dertli âşıklar tabîbi Hazreti Üftâde’dir/Sıdkıle kul ol Hüdâyî eşiğinde dâimâ/Bil hakîkat kutbü’l-aktâb Hazreti Üftâde’dir.”

Meşhur meçhul…

Hüdâyî hazretleri meşhurdur ama bir taraftan da meçhuldür. Çünkü menakıb-ı hazret-i Hüdâyî isimli bir eser yok. Herkes menkıbesini bildiğinden birisi çıkıp da onun menkıbelerini bir eserde toparlamamıştır. Ama artık günümüzde bunlara ihtiyaç var. Hasan Kamil Yılmaz, akademik çalışmalarını bu alana hasretmiş. Bu alanla ilgili ne var ne yoksa hepsini derlemiş, toparlamış, çalışmış, çalıştırmış. Hala da çalışmaya devam ediyor. Hüdâyî dendiğinde akademik manada konu hakkında konuşacak iyi bir isim Hasan Kamil Yılmaz. Bu kitabın oluşmasına da Sadık Yalsızuçanlar’ın sorusu ve onun da cevapları katkı sağlamış.

Sözümüzü Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin bir şiiriyle bağlayalım:

Hakk'ı koyup bâtıla meyl ü muhabbet neden?
Tâbi-i şeytân olup fitne vü şirret neden?

Râh-ı salâha gidüp sulh u sülûk ehli ol
Nefse uyup herkese hiddet ü şiddet neden?

Bir kapunun kulları bir erin oğulları
Birbirini şer sanup buğz u adâvet neden?

Kanı cihânın kişi malını cem' eylese
Bir gün olur kor gider buhlile haset neden?

Devlet-i dünyâ-yı dûn bir kuru sivâ iken
Kaniye mağrûr olup ziynet ü şöhret neden?

Mülk-i Süleymân-ile taht-ı Skender kanı?
Bildin ise bunları fânîye rağbet neden?

Aç gözünü imdi gel nûr-i basîretle bak
Meslek-i hayrı koyup şerre azîmet neden?

Sünnet-i Fahr-ı rusül oldu çü hayr-ı sübül
Mesleki tahvîl edip âdet ü bid'at neden?

Aklını der başına dinle Hüdâyî'yi gel
Hakk sözü gûş ede-gör böyle sefâhat neden?

Recep Şükrü Güngör yazdı

Güncelleme Tarihi: 20 Aralık 2018, 17:22
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Cihad Meriç
Cihad Meriç - 6 yıl Önce

Hasan Kâmil Yılmaz ve Mustafa Kara tasavvufun yeni nesillere aktarılmasında takdiri hak edecek emek verdiler.

banner19

banner13

banner26