banner17

Mehmet Efe'nin mi bu ilmihal?

'Mızraksız İlmihal' kimin ilmihali? Lüzumsuz bir kitap mı yoksa fazla derinden ve sahici bir başucu kitabı mı?

Mehmet Efe'nin mi bu ilmihal?

Ne etsem berabere bitmedi o yılgın maç

Herkes bende kalanı küçük bir sıyrık sanır

Sen aklıma düştükçe içim nasıl izdiham

Terkedilmiş bir evin ilk günü kadar ağır.

Diyor Ali Ayçil. Bu aralar böyle… ‘Diyor’ diyorum, sonra da ‘güzel diyor’ diyorum. Kalıyorum öyle. Sözlerime böyle başlamak istiyorum. Çok alakasız olmamakla birlikte, alakalı da sayılmaz aslında.Mehmet Efe Mızraksız İlmihal

“80’li yıllar İslamcı genç kuşağın öyküsü” diye tanımlıyor Mehmet Efe kitabı, yani Mızraksız İlmihal’i. Yayınlandığı sıralar iki taraftan da zaman zaman iyi, zaman zaman kötü ilgilere maruz kalmış bir kitap Mızraksız İlmihal. Aslında kitabın başına gelenler bir yandan üzücü hadiseler. İnsan onları okuyunca, inadına inadına kitabı korumak istiyor. Çocuğunmuş gibi böyle…

Yasin gibi saklardım o yazıyı

Şimdi böyle deyince içimden ‘ablacım’ demek geldi. Ve yıllar önce devrimci dervişken yazdığım blog yazıları geldi aklıma… Benim ilmihalim kategorisinde yazdığım, ‘ablacım’ diye başlayan yazılar… Kendini kurtarmadan dünyayı kurtarma çabası, vs. vs. Yani ablacım, bir yanlışlık vardı bu işte. Sadece bayanlar okumuyor bu satırları, biliyorum ama kitabı okuduğunuzda anlayacaksınız demek istediğimi. O zamanlar yurt günleri… Haseki durağına yürürken geçtiğim büfecideki en yakın dostumla selamlaşmam. Dostum, yani  Gerçek Hayat dergisi. Büfeci abiyle artık ahbap olmak… Odadaki kızları da dergiye alıştırmaya çalışmam. ‘Bu güzelmiş ya’ falan demeleri…  Ara sıra yazdığım saçma sapan yazıları okutmam. Genelde okuldaki kızların bana ‘görücüyle evlenir gider zaten, bu bizi anlamaz’ derkenki ezici bakışları filan işte. O yurda biraz da bu yüzden mi sığınmıştım ne? Sonra her gece Fatih Mutlu’nun ‘kalplercivarı’ sohbet yazısını okur, hayallere dalardım. Yasin gibi saklardım o yazıyı…

Günah gibi görünen şeyden Allah’a varmak gibi

‘Hayaller kurmak’ demiştim. Sonra yıkıldıkça yeniden daha fazlasını kurmak… Daha imkânsızlaştıkça daha da umut etmek… Arabama binmedikleri için en sonunda arabayı çizmek… Demek ki gerçekten güzel, ilgi çekici bir arabam yokmuş. Kendi civarımızdaki müslümanlardan umut kesip ateistlere tebliğ yapma çabası…

Bütün bu hayalleri kurarken, ‘keşke aslında hepimiz bir şekilde bu sıralarda olabilseydik, ah açmasak, açmasam ama, burada olmamız lazım, gördüğümüz okyanusu onlara anlatmamız lazım’ diyerek girdiğim okuldan, ‘bütün kızlar burası için mi ağlamış yani?’ diye çıkmaya başlamışken…

Ayrılıkİlaç gibi gelmişti o kitap ablacım. Aslında her zamanki gibi aşklı kısımlardan hoşnut olmamıştım. Daha doğrusu ‘müslüman aşkı çok daha başka, çok daha temiz ve masum olmalı’ diye düşünmüştüm. Gerçi artık biz de değiştik. Âşık falan da olabiliyoruz artık. Ne bileyim yani, mesela söylenmeyen, unutmak için çaba gösterilen bir aşk gibi… “Sen aşkı pervaneden öğren, o yanığın canı çıktı, sesi çıkmadı” gibi. Sadece duanın kollarına bırakmak gibi kendini… Unutmak unutmak. Söylemesi aklından bile geçmemek gibi. Belki o sırada, işte o günah gibi görünen şeyden güzel bir yere, Allah’a varmak gibi. En azından ablacım.

Din dediğin adamı tımarhanelik mi eder?

Bir yandan da, ‘maalesef kaç sene geçmiş ama ne üzücü ki bir şey değişmemiş işte Mehmet Abi’ diyordum içimden. Ben Mızraksız İlmihal’in alternatifini sunmaya çalışadurayım, ‘müslümanın aşkı öyle olmaz ama…’ demeye çalışayım, hiç şüphesiz aslında bu, o kitaba gizliden gizliye verdiğim değerin ve sevginin bir izdüşümüydü.

“Eskiden bir kız bir şey sorsa, elim ayağım birbirine dolaşırdı. Sonraları, yani bilinçlenip kendimi kurtuluşun İslam’da olduğuna inanan, bunun için hayatlarını adayan insanların arasında bulunca da zaten kızlar, pek ciddiye alınacak şeyler olmadılar benim için.” dedikçe İrfan kendimi buluyorum bu satırlarda. Bir yandan da, bir günlüğüm olsa aynen Nurhan’ınki gibi olurdu, biliyorum:

ben diğerlerine hiç

Benzemiyorum hocam

Parmak kaldırıp rahatça

Soru filan soramam

Evet, âşık da olamam.

Hele bir de şu var ki ablacım, ‘bizim eve ses kayıt cihazı yerleştirmiş olabilir mi Mehmet Efe’ diye düşünmeden edemiyor insan:

“Kızım sen ne tuhaf olup çıktın böyle? Sanki hep bir ayağın çukurda. Olur mu yavrum? Biz de inanıyoruz. Biz de genç olduk. Biz de okumadıysak bile okuyanlardan dinledik… Ama arzuladık, sevdik sevildik, güçlü yahut akıllı bir erkeğin hayalini kurduk filan… Etme yavrum, din dediğin adamı tımarhanelik mi eder? Daha kaç yaşındasın sen? Yirmi… Ben senin yaşında kendimi çok genç hissediyorum, niye?”Mehmet Efe Mızraksız İlmihal

Hem ben artık devrimci oldum!

Yasaklanmanın dayanılmaz patolojisini tatmanın yazdırdığı hüzün kokan cümleler… Ve işte biraz da tepkiler. Tarık Tufan’ın, “eğer bir gün yolunuz üniversiteye düşerse” yazısındaki o ürkek kızlardandık hepimiz aslında. 28 yaşındaki, o dönemi benden daha iyi bilen arkadaşım, ‘o kızlar eskide kaldı’ dese de…

Belki Nurhan gibi yaralanmamak garipti. Ya da halen direnmek… ‘Ben savaşmak istemiyorum İrfan!’ dememek. Hakikatle aramıza giren şeyle savaşmak, her gün yeni cümlelerin altını çizmeye çalışmak, “kelepir duyarlılıklar devşirmek kitaplardan.” Israrla, anlamlandırmak, anlamlandırmak garipti… Yani anlamlandırmam, ablacım. “Ama ben artık hiçbir şeyi anlamlandırmak istemiyorum, benim bir anlamım olsun yeter.” Değil mi?

Üniversitedeki yakın arkadaşlarım ben İrfan gibi uçtukça bana hak veredursunlar, bir yandan da beni ‘Beynelmilel’deki şu solcu çocuğa benzetip dalga geçmeyi ihmal etmiyorlardı: “Senin şimdi üniversitede kız arkadaşın da vardır” sorusuna; “Yoo yoktur. Bunlar küçük burjuva alışkanlıkları. Hem ben artık devrimci oldum. Devrimciler ölümle nişanlıdır” diyen hani. Yani benim için de bunlar küçük burjuva alışkanlıklarıydı ablacım. Sonra aşklı yazılar yazarken buldum şimdilerde kendimi, ayrı mesele tabii. Fetva aramam da cabası. Ama, “Müftüler ne kadar fetva verse de sen yine de kalbine danış” diye ne güzel demiş En Sevgili? Biliyorum ablacım, çok alıntılardan gidiyorum. Ama bazen oluyor böyle. Yani hep alıntılarla bağlıyorum cümleleri birbirine.

Elin elimde olsun

Elin elimde ola, kapı kapı dilenek

İrfan ‘dava’ diyor. Nurhan ise “Sen savaştan söz ediyorsun İrfan. Kısa bir süre öncesine kadar anladığımı sandığım, artık hiçbir şey anlamamaya başladığım bir savaştan söz ediyorsun... Ben savaşmak istemiyorum. Zaten şu hedefi bir türlü ortaya çıkmayan savaş, bizi bitirmekten, birbirimizden koparmaktan başka bir işe yaramıyor. Biz birbirimiz için yaşayalım. Bu yeter bana. Nerede oturacağız? Ev kiralarından haberin var mı?”

Siyasi görüşüm yok, yanlış anlaşılmasın ama, Nurhan bana bu kitapta hep AKP gibi, İrfansa SP gibi gelmiştir. Yani onları temsil edermiş gibi. Yazarın tabii ki böyle bir amacı olmadığını biliyorum. Olmasın da zaten. Yani Nurhan hep gerçek bir yön. Reel politik bir yön. İrfansa gerçekleşmesi arzulanan ama imkânsız bir hayal gibi… Şimdi bu lafımdan dolayı tepki çekeceğim sanki ama. Bana hep böyle gelmiştir. Burayı en iyisi Hakan Abi ile kapayıp Saadetlileri kızdırmayalım. “Sen neye hayal diyorsun ulan” demesinler. Hakan Abi gibi, ‘ben hala denize inanıyorum’ diyelim: “Fondaki şarkı bitti yavrum, pilotun apandisiti patladı. Uçak düşüyor. Ve birlikte ölmek kulağa hoş gelse de ben atlamayı tercih ediyorum. Olur ya denize düşerim. Bir gemi geçer.”

Mehmet EfeSonra ben diyorum ki içimden, “yahu kıza bak, ben onun yerinde olsam ‘seninle olunca bana bütün gecekondular saray, bütün kenar mahalleleri cennet bahçesi olur’ derdim. Ya da Erkan Baba’nın deyimiyle ‘Elin elimde ola, kapı kapı dilenek’ derdim.” De dememek lazım tabii.

Hatasını yola mal eden insanlar

Ali Değirmenci’nin kitap hakkındaki yazısını okudukçaysa ilkin küplere biniyorum. Sadece çözüm sunmadığına, sorunlardan bahsettiğine katılmakla birlikte ‘siz hangi dünyada yaşıyorsunuz’ demek geliyor içimden, belki haddim olmayarak. Belki de o haklı, bizde bir yarım, bir eksik düşünce söz konusu. Ya ibadette ya düşüncede. Ya da ikisinde de. Kim bilir?

En çok da İHL Sözlük’te ‘Detroitli Kızıl’ın yorumu dikkatimi çekiyor. Hüzünleniyorum: “Hep kitap konuşulur. Ya sonrası… Nurhan da gerçektir. İrfan da gerçektir. Kandırıldığımız da gerçektir. Yaşamadan yazılmaz zaten. Kitap, filmlerin çektiği numaranın aynısını bize çeker. Esas kız ile esas oğlan buluşurlar, ‘saçların ne renk’ diye sorar ve film biter veya kitap. Sonrasında ise Nurhan ile İrfan ayrılır. Hikâye budur. Nurhan ve İrfan yoktur. Sınırlar, çarklar vardır. Buna bizim kahramanlarımızdan kimse dayanamaz. Tıpkı bizim dayanamadığımız gibi.”

Tamam, belki de 19 yaşında, mümin olma gayretindeki gencin çıkmazları, gelgitleriydi bunlar. Peki, marifet neydi? ‘Biz bu yollardan geçtik, sen de boşver bu hayalleri’ demek miydi? Acılara duyarsız kalan olgunluk muydu? Mustafa İslamoğlu’nun Yürek Devleti’nde bahsettiği silah kurbanları hani. Hatasını yola mal eden, sonra da yolu kötüleyen insanlar… Evlenip, çoluk çocuğa karışıp, para kazanma derdiyle günü kurtarma çabasına dönen günlerin yorgun akşamları mı yoksa?

“Ben örtümün böyle daha uygun olduğunu düşünüyorum, benim ‘örtü yakışınca onu bir daha takamamak’ gibi bir huyum var ablacım. Ya da en güzel örtüyü namazda takmak gibi. Böyle ablacım, nasıl denir? O’nun gözüne girebilmek için türlü türlü numaralar işte… Anladınız mı?” dediğimde, “Hahaha, büyüyünce değişirsin” sözünü duymak mıydı?

“Aşk örgütlenmektir, bir düşünün abiler” diyen adam gibi ‘bir düşünün abiler’ diyesim geliyor.Mehmet Efe Mızraksız İlmihal

Bir düşünün abiler.

Pardon, yani, ablacım.

Hikâyenin sonunda Mecnun Leyla’ya der ki…

Bir gün Mehmet Efe’ye mail atmak istedim ablacım. Ama ne desem bilemedim. “Abi, dönseniz, tekrar dünyayı kurtarsanız arkadaşlarınızla” mı? “Abi sizin Amerika’da insanlara İslam’ı anlattığınızı, tebliğ yaptığınızı duydum. Benim de bir numaralı ilgi alanımdır da, çok sevindim” falan mı? “Sen üzülme Mehmet Abi, boş ver o kitabının afişlerini yırtan insanları” mı?

Ablacım, biliyorum, kendi anılarımı anlatmaktan kitaptan bahsedemedim belki. Belki de iyi ilintilendirdim, bilmiyorum, bilemiyorum. Ben sözlerimi en iyisi kitaptan şöyle bir alıntıyla sonlandırmadan önce ablacım, benim de hep arkadaşlara sorduğum bir şeyi sormak istiyorum: Sahi İslam’ın yükseldiği devirlerde miyiz ablacım? Yoksa o devir çoktan geçti de, kıyamete yaklaştık mı gitgide? Öyle merak ediyorum ki, bazen…

Ve ablacım bu cümlelerimi, aslında İrfan’ın “Elleri nasıl vardı aramıza serpilen çiçekleri yolmaya, nasıl?” diyerek Nurhan’a seslendiği gibi, çiçekleri yolanlara ithaf ediyorum:

“Hikâyenin sonunda Mecnun Leyla’ya der ki ‘eğer sen Leyla isen, içimdeki kim? Eğer içimdeki Leyla ise sen kimsin?’ Hayatta başarılar.”

Şimdi kim ne der? “Yıkılma sakın” mı dersiniz? Yoksa, “koçum bu hikâyeler Huzur Sokağı’nda kaldı” mı?

Ne de olsa “kitapların adında saklıdır hikâyemiz”… Değil mi ablacım?

Biraz da şiirlerin…

 

Şeyma Subaşı dertliydi zaten; hepten dertlendi şimdi

Güncelleme Tarihi: 22 Nisan 2016, 11:59
YORUM EKLE
YORUMLAR
namutenahi nefes
namutenahi nefes - 8 yıl Önce

ah mehmet efe ah!...
gençtik, de ki 18 yeşındaydık...
din-i mübinimizi yeni yeni anlıyorduk, kıpır kıpırdı içimiz...
'abi'lerimizle anlaşamıyorduk, konuşamıyorduk;
çünkü aşık olmuştuk...
ilaç gibi gelmişti...

Ruhi Şimşir
Ruhi Şimşir - 8 yıl Önce

Bu müslüman gencin aşık olma hikayesi henüz hakkıyla yazılamadı. Ayakların yerde olması şurda dursun bedenler bile yeryüzünde değil. Hakikati azcık tasvir edebilsek. Biraz Aytmatov'umuz olsaydı keşke...

enes yaşar
enes yaşar - 8 yıl Önce

üç kitabıda benim için değerlidir sayın Efe'nin ama mızraksız ilmihal o bambaşka.2006 senesinin son demlerinde bir otobüs yolculuğunda kitabın ilk sayfasını açtım ve molaya dahi inmeden son sayfasına geldiğimi biliyorum.

ruhi şimşir
ruhi şimşir - 8 yıl Önce

Efe'nin efendi'lerden biri olacağına hiç akıl erdirememeiştim, ama doğru imiş. http://petsmooch.com/about.html

leyla marankoz
leyla marankoz - 8 yıl Önce

her şey yalan bu dünyada çarklar gerçek..
çarklara alıştırıldığımız gerçek..
baştan bazı yollara ulvi niyetlerle girip,sonra illa dünyaya iliştirildiğimiz gerçek..
en gerçekse,

"tünelin ucunda görünen ışık, üzerinize doğru gelen trenin farı olabilir"

tünel ışığı daraltır bu yüzden ışığı özgür bırakmak gerek.. bir filmde annenin kızına muhteşem nasihati gibi..
"bırak ışığın parlasın güzel kızım"

gerisi.. yorumların gerisi anlatılmak üzere şeyma bekliyor..

Necati Bahar
Necati Bahar - 8 yıl Önce

Adam olamamışların, mahalleyi nasıl kirlettiklerine ve bunun da üstünü cicili bicili sözlerle nasıl örttüklerine dair güzel bir örnek Mızraksız İlmihal.

fatma tekin
fatma tekin - 8 yıl Önce

mızraksız ilmihali okuyan her okurun içinde,kendi ilmihalini yazma isteği doğmuştur diye düşünüyorum.
bir gün gelecek acılarımın tümünü unutacam,unutacam elbette ama önce defterimin başına delik deşik ilmihal yazmalıyım...

mehmethd
mehmethd - 8 yıl Önce

90'larda, muhteremin ağdalı/destansı/romantik anlatısında bir terslik oldu sanırım. o civarda/dönemde okuyan abilerimiz, en hararetli dönemlerde bile kendilerini bir türlü ortalarda göremediklerini söylüyorlardı. belki de nurhanın peşinde...


banner8

banner19

banner20