Medeniyetin mihengi Medine-i Münevvere

İnsan Yayınları, Bayram Ali Çetinkaya'nın İslam medeniyeti üzerine muhtelif mecralarda yayınladığı yazıları 'Medine'den Medeniyete' ismiyle bir kitapta topladı. Kitap, İslam medeniyetini çeşitli ögeleri ile ele alıyor. Ahmed Sadreddin yazdı.

Medeniyetin mihengi Medine-i Münevvere

"Çeşitli halkların, düzenlerin ve inançların neticesi" şeklinde manası verilen medeniyet, aslında hakikat ile dolayısıyla Allah ile arası iyi olan insanların dünyada kurduğu ilahî sistemdir. Güzel ahlakı tamamlayıcı olarak dünyayı şereflendiren Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.s) tesis ettiği Medine-i Münevvere örneğinden sonra, medeniyet iddiası güdenler için mihenk; ayıplanan, kınanan bir yurt iken nurlu bir şehre dönüşen Hz. Peygamber'in şehri Medine-i Münevvere'dir.

Kendisinden önceki medeniyetlerin tecrübesi ruhî bir kalıba döken ve tamamlayan İslam medeniyeti, tevhid esasına dayanır. Tevhid,, birlemektir. Dolayısıyla birlikte yaşama tecrübesini de içerir. Müslümanlar için “öteki” yoktur. Zira Allah Rabbü'l Âlemîn; Hz. Peygamber (s.a.s) ise, Rahmeten li'l Âlemîn'dir. Müslümanlar, Hz. Peygamberin daveti kabul eden ümmeti, henüz bu şerefe eremeyenler ise, ümmet-i davet olarak nitelendirilen, kendisine davetiye gönderilmiş insanlardır.

El-Medine'tü'l Fazıla, ütopya değil

Tevhid ehli, iki gözle bir'i görür. İslam medeniyeti tevhidi kendisine merkez yapmış ve Hz. Peygamber'in Medine-i Münevvere'sine benzemek gayretiyle kemâle ermiş. Bu sebeble Müslüman düşünürlerin devlet hakkında kaleme aldıkları eserler; bir ütopya değil, Hz. Peygamber'in vücuda getirdiği Medine-i Münevvere'yi hatırlatan kitaplardır. Buna misal olarak Farabi'nin “el-Medine'tü'l Fazıla”sı zikredilebilir.

Bayram Ali Çetinkaya'nın farklı tarihlerde, muhtelif süreli yayınlarda neşredilen yazılarının bir araya getirilmesi ile hazırlanmış bir kitap olan “Medine'den Medeniyete”, İslam medeniyeti üzerine doyurucu ve geniş bir malumat sunuyor. Kitap, İslam medeniyetini; Batı’nın “Orta Doğu” olarak nitelendirdiği Güneybatı Asya'da doğan ve 20. yüzyılda Batı sömürgesinin dünyaya yayıldığı zamana kadar; Hindistan, Filipinler, Orta Asya, Orta Afrika, İspanya ve Orta Avrupa'ya kadar yayılmış, aktif fonksiyonunu kaybetmiş olsa bile hala yaşayan bir medeniyet olarak niteliyor.

Sulh hayırdır; hayır sulhtadır

İslam medeniyetinin, Hz. Peygamber'in sünnetiyle erdemli bir medeniyet olarak şekillendiğini, insan onuruna duyulan saygı neticesinde dünya barışına büyük bir katkı sağladığını, sulhun hayır olduğunu ve sulhu tavsiye ettiğini söyleyen Bayram Ali Çetinkaya, bu sayede Hz. Peygamber'in takipçilerinin Kudüs, Bizans, Endülüs ve Balkanlar'da dini, dili, kültür ve ırkı farklı halkların bir arada yaşayabileceğini gösterdiğini ifade ediyor.

Hz. Peygamber'in (s.a.s) Medine-i Münevvere'de tesis ettiği tevhid merkezli erdemli medeniyetin taşıyıcılarının, insanlığa adalet ve sulhu taşıdığını belirten Çetinkaya, inşa edilen bu medeniyetle, yeryüzü uzun yıllar sonra yüzlerce sene sürecek huzuru yaşama imkânına kavuştuğunu vurgular.

Allah, insan, toplum ve tabiat arasındaki münasebetleri makul ve meşru sınırlar içerisinde belirleyen İslam medeniyeti, ne insanın ne de tabiatın ilahlaştırılmasına müsade etmiş, hakikat ve vahdeti her alanda gerçekleştirmiş. Hakikati ulaşılması hedeflenen bir gaye olarak görmüş, dünyanın çeşitli bölgelerini mamur etmiş. İslam medeniyeti ile mamur olan coğrafyaların en başında gelenlerden biri de, yaklaşık sekiz asır yaşayan Endülüs'tür.

Modernizm yok etmeden

Endülüs'ü “erdemli” bir medeniyet olarak niteleyen Çetinkaya, bugün İspanya olarak anılan topraklarda, Endülüs medeniyetinin Kurtuba ve Gırnata'da izlerini muhafaza ettiğini söyler. İslam medeniyetinde faydalı olan her ilmin hayat bulduğunu, atıl kalanların yeniden canlandığını ve bu ilimlerin arasında tabibliğin ayrı bir yeri olduğunu vurgulayan kitapta; modernizmin, bedenlerdeki ve tabiattaki mükemmel uyum ve dengeyi yok etmeden önce, İslam tıbbının kadim birikiminin istifadeye sunulmasını gerektiği ifade ediliyor.

İslam tıbbının, insanın ruh ve irfanına hitap eden bir yönü vardır ve bu ruh timarı, onarımı tasavvuf geleneği ile yaşatılmış ve hala sürdürülmekte. Binlerce yıllık bir tecrübeye dayanan ve vahyin ruhi yorumlarıyla tesis edilen tasavvuf, İslam medeniyetinin en öğelerinden biri.

Tasavvufun, mensublarına aşkınlığın bilgeliğini taşımayı kutsal bir vazife olarak addettiğini vurgulayan Bayram Ali Çetinkaya kitabında, tasavvuf tarihinde mühim bir önemi olan Hz. İbn Arabi'nin ortaya koyduğu fikirlerle Doğu ve Batı felsefesinde büyük yankılar uyandırdığını, tasavvufsuz bir felsefenin kadük ve kısır kalacağını, bununla birlikte felsefesiz tasavvufun da kendisinden önceki seleflerinden ve onların miraslarından habersiz, kendi özgünlük ve orijinalliklerinden uzak düşeceklerini kılacağını söylüyor.

Hz. Sühreverdi felsefeye ruh üfledi

Tasavvufun, tefekkür taşıyıcılarından olan Hz. Şihabüddin Sühreverdi de, felsefenin içine ruh üfleyen bir diğer sufidir. İslam düşüncesinin bilgelik yolunun mayalanmasında büyük gayretleri bulunan ve yaklaşık 50 eser telif eden Hz. Sühreverdi, hayatı boyunca meşakkat ve çilenin en ağırlarına muhatap olmuş ve bu yolda canını vermiş.

Kitapta, İslam medeniyetini çeşitli açılardan ele alan Bayram Ali Çetinkaya sonsöz olarak; dünyanın hiçbir mülkünün sahiplerinin değişmez olmadığını, uğrunda mücadele edilmeden, gerekirse Hz. Sühreverdi gibi can teslim etmeden, medeniyetlerin baki olmayacağı yönünde okuyucularını ikaz ederken, İslam medeniyetinin sahip olduğu birikim ve tecrübenin, diyar-ı İslam'ı ve tüm yerküreyi yeniden inşa etme kapasitesine sahip bir medeniyetler külliyatı olduğunu söylüyor.

Ahmed Sadreddin yazdı

Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2019, 17:22
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13