Meçhul bir yazarın ahlâk eseri: Elif ile Bâ Hikâyesi

Tevazu, bir özveri değil, insanın doğal durumudur. Bu doğal durumda kalmak, insanı kibrin felaketlerinden ve Allah’ın gazabından koruyacaktır. Murat Aslan yazdı.

Meçhul bir yazarın ahlâk eseri: Elif ile Bâ Hikâyesi

Elif ile Bâ Hikayesi, Atatürk Kitaplığı’nın yazma eserler bölümünde bulunan, müellifi bilinmeyen, on beş sayfalık el yazması bir eserdir.[1] Yazar, İslâm ahlâkındaki kibir ve tevazu kavramlarını, Arap alfabesine ait Elif (ا) ile Be (ب) harfleriyle sembolize ederek, çeşitli anekdotlar yardımıyla açıklamakta ve okuyucuya öğütler vermektedir.

Yazara göre Elif, başını kaldırmış olduğu için kibir sıfatına sahiptir; Be ise, yüzü yerde olduğundan dolayı tevazunun bir örneğidir. Kur’an-ı Kerim’in Be harfi ile başlaması, söz konusu harfin tevazu göstermesi sebebiyledir. Bir insan ne kadar tevazu gösterirse Hak da o kişiyi tevazusu derecesinde yükseltir. Kur’an’ın Be ile başlaması, bu hususun en güzel misallerindendir.

Kibrin ortaya çıkıp tevazuun bırakılması, insanın sürekli başkalarının kusurlarıyla meşgul olması neticesinde görülen bir durumdur. Yazar, bu neticeden korunmak ve kibirden uzak kalabilmek için okuyucuya yalnızca kendi ayıbını görmesini ve başkalarının ayıbına karşı kör olmasını öğütler.

Yazar ayrıca kibrin dört sebebi olduğunu belirtir: İlim, mal, makam ve güzellik. Metnin geri kalanında yazar, bu dört sebebin ne kadar geçici olduğunu anlatır ve çeşitli örnekler vererek düşüncesini kanıtlama yoluna gider. En çok da Karun hikayesi üzerinde durur.

Meleklerin hocası konumunda olan Şeytan’ın Âdem’e secde etmemesi, ilmiyle böbürlenmesinden ötürüdür. Bu durum ise, onun lanet halkasını boynuna geçirip kıyamete dek mel’un olarak kalmasıyla sonuçlanmıştır.

Kibir timsali Karun

İlmiyle ve malıyla böbürlenen en meşhur kişilerden biri Karun’dur. Eserde geçen anekdota göre Karun, Hz. Musa’nın (a.s) amcasının oğlu olup Tevrat’ı ezbere okurmuş. Onun malı o kadar çoktur ki, bu malın anahtarlarını ancak kırk ya da yetmiş kişi taşıyabilir. Bu mal ile övünen Karun’a kavmi şöyle demiş: “Allah’ın sana verdiği servetle ahireti talep et ama dünyadan da nasibini unutma.” Tevrat, ticaret ve kimya hakkında büyük bir ilme sahip olan Karun kavmini dinlememiş ve malıyla övünmeye devam etmiş. İsrailoğulları üzerine malının binde biri olmak üzere zekat vermek farz kılınınca, Karun Hz. Musa’ya (a.s) büsbütün düşman kesilmiş. Senberâ adında bir hayat kadın ile iki kese altın karşılığında Hz. Musa’ya iftira atmak konusunda anlaşırlar. Hz. Musa (a.s), kavmine şeriat kanunları hakkında vaaz verirken hırsızlık yapanın elinin kesilmesini; zina yapan kişinin ise, eğer bekârsa kırk değnekle dövülmeyi, fakat evliyse taşlanarak ölümü hak ettiğini söylemiş. Tam o sırada Karun; “Ey Musa! Bu suçu sen işlesen aynı cezanın uygulanmasını yine emreder misin?” diye sormuş. Hz. Musa; “Evet.” demiş. Bunun üzerine Karun, İsrailoğullarından bazı kimselerin Hz. Musa’yı zina ederken gördüğünü söylemiş ve buna Senberâ’yı şahit göstermiş. Senberâ ise, Hz. Musa’nın heybetinden etkilenip Karun’un çevirdiği dolapları bir bir ortaya dökmüş. Dolayısıyla tüm İsrailoğulları, Hz. Musa (a.s) aleyhine dönen oyunlardan haberdar olmuş. Hz. Musa (a.s) ise hemen secdeye kapanıp Karun’u Allah’a şikayet etmiş. Allah, Karun’un cezalandırılmasını Hz. Musa’ya bırakmış. Hz. Musa ise onun yerin dibine geçmesini dilemiş. Sonuçta Karun, toprak tarafından yutulmuş.

Karun’un yere geçmesi, İsrailoğulları arasında bir dedikoduya neden olmuş. Buna göre, güya Hz. Musa (a.s), Karun’un hazinesine konmak için onu yere geçirmiş. Bu dedikoduyu duyan Hz. Musa, Karun’un altınlarının da yere geçmesini istemiş. Nihayetinde ortada ne Karun kalmış ne de onun hazinesi.

Güzellik de vefasızdır

Yazar; “Câhına magrûr olursa dünyâ halk evveliden berü nice mülûk ve ekâbir gelüb gitdi birisine dünyâ vefâ eylemedi.” diyerek bu olaydan bir ders çıkarır. Karun; ilim, mal ve makam sahibi bir şahıstı; fakat ona bunlardan hiçbirisi vefa göstermedi. Çünkü bunlar, gelip geçici şeylerdi. İlim, mal ve makam, dünyanın başından şimdiye kadar da hiç kimseye vefa etmiş değildir. O halde, bunlarla kibirlenmek anlamsızdır.

Güzellik de tıpkı ilim, mal ve makam gibi vefasızdır. Güzellik, yaşlılık döneminde kişiyi terk eder. Yazarın ifadesiyle: “Hüsne mağrûr olursa bu ‘âleme nice hüsnâ ve güzeller gelüb sonda saçlı sakallı nihâyet pîr olub kendiye üftâde olanlar yüzine bakmaz oldı.”

Sonuç olarak yazar; ilim, mal, makam ve güzellikle böbürlenmenin akıl kârı olmadığını ifade eder ve tevazu sahibi olmayı öğütler. Okuyucuları, Kur’an’ın neden Be harfiyle başladığı üzerine düşünmeye davet eder. Böylece, okuyucuların tevazunun önemi konusunda bir fikir sahibi olacağını umar.

Meçhul müellifin düşüncesi, sahip olmadığımız şeylerle övünmenin anlamsızlığı etrafında dönmektedir; çünkü müellif, eser boyunca ilim, mal, makam ve güzelliğe aslında sahip olmadığımıza dair bir içgörü oluşturmaya çalışır. Bize verilen ve bizden alınabilecek her şey, bir süreliğine bizimmiş gibi görünse de, hakikatte bizim değildir. Demek ki kibir, bir zan sebebiyle ortaya çıkmaktadır. Bu zannın yok olması ve insanın doğal durumuna dönmesi, tevazuyu kendiliğinden ortaya çıkarır. Tevazu, bir özveri değil, insanın doğal durumudur. Bu doğal durumda kalmak, insanı kibrin felaketlerinden ve Allah’ın gazabından koruyacaktır.

 

[1] Yer numarası: 297.85 1. Demirbaş numarası: OE_Yz_1456.

Yayın Tarihi: 05 Temmuz 2020 Pazar 09:00 Güncelleme Tarihi: 04 Temmuz 2020, 21:14
banner25
YORUM EKLE

banner26