banner17

Meçhul Bir Şahsın Mektuplarında Osmanlı Coğrafyasından İzlenimler

''İstanbul’dan Bağdat’a Bir Anadolu ve Ortadoğu Seyahati 1892'' kitabında Osmanlının son dönemlerinde Anadolu ve Bağdat civarının durumunu gözlemleyen bir seyyahın mektupları yer alıyor. Mektupların içeriğinden bu seyyahın merkeze rapor sunmak üzere görevlendirilmiş bir sosyolog, jurnalist, coğrafyacı veya istihbarat görevlisi olduğu anlaşılıyor. Recep Şükrü Güngör kitap hakkında değerlendirme yazısı kaleme aldı.

Meçhul Bir Şahsın Mektuplarında Osmanlı Coğrafyasından İzlenimler

On yedi ve on sekizinci yüzyıllar gezginler yüzyılı olmuştur. Özellikle Batılılar bu yüzyıllarda İslam ülkelerini keşfe çıkmışlardır. İslam ülkelerinin bütün kodlarını bu seyahatler vasıtasıyla çözüp onlar üzerine planlar kurmuşlardır. Önemli eserlerimizi satın alıp orijinal nüshaları Avrupa kütüphanelerine taşımışlardır.

Bunların yanında kendi içimizden de seyahatlere çıkanlar olmuştur. O dönemlerde seyahatler ya devlet görevlendirmesiyle yahut bir tasavvuf ekolünün yayılması çabasıyla veya buna benzer sebeplerle gerçekleşmektedir. Ele aldığımız İstanbul’dan Bağdat’a Bir Anadolu ve Ortadoğu Seyahati 1892kitabı da bu minvalde yazılmış mektuplardan oluşuyor. Mektupları kaleme alan kişi belli değil. Mektuplardaki dilin sadeliğine, üslubuna, konakladığı mekanlara, şehirlerde karşılanma biçimlerine ve ziyaret ettiği kişilere bakılarak bu mektupları yazanın bir devlet görevlisi veya tanınmış bir gazeteci olduğu söylenebilir. Gittiği şehirlerde valileri, kaymakamları veya ileri gelenleri ziyaret ediyor, onlar tarafından karşılanıyor. Sıradan bir seyyah veya gazeteci böyle karşılanmaz veya ağırlanmaz. Üstelik seyyahımızın yanında Mercan isimli bir de yardımcısı var.

Bir devlet görevlisi mi gazeteci mi?

Eseri yayına hazırlayan yayıncı giriş bölümünde gezmenin, seyahat etmenin dünyada en güzel, en faydalı bir şey olduğunu ifade ettikten sonra o günlerde seyahatin revaçta olduğunu, Jul Vern’in eserlerini anarak belirtmektedir. Bu mektuplar öncelikle bir mecmuada yayınlanmış, daha sonra bir kitap halinde derlenmiştir. İlk mektup 27 Mayıs 1892’de Samsun’dan postaya veriliyor. Seyyahımız İstanbul’dan Samsun’a nasıl geldiğini, yolda neler gördüğünü ve Samsun’da ilgisini çeken şeylerin neler olduğunu ele alıyor.

İkinci mektup Amasya’dan gönderiliyor. Seyyah bu mektubunda Amasya’nın coğrafi durumunu, ekonomisini, nüfus yapısını, geçim kaynaklarını ve o gün için insanların ahvalini ele alıyor. Mesela ipek böceği yetiştiriciliğinin orada çokça yapıldığını anlatıyor. Bu bilgilerle seyyahın ancak bir devlet görevlisi olduğu fikri ağır basıyor. Devletin içinde bulunduğu ahvali, toplumun halini, şehirlerdeki yaşamı, geçimlerini, nüfus durumlarını incelemek ve merkezi bilgilendirmek üzere görevlendirilmiş bir görevlinin mektupları gibi görünüyor.

Seyyahın edebiyatla pek içli dışlı olmadığını düşünüyorum. Gezdiği şehirlerin edebi şahsiyetlerini ele almıyor. Edebi eserlere atıflar, onlardan alıntılar yapmıyor. Şiirli anlatıma ki o dönemlerde yaygın anlatım biçimidir, hiç yer vermiyor. Böylece bu mektupları kaleme alan seyyahın edebiyattan uzak duran bir devlet görevlisi olduğu kanaati ağır basıyor. Edebiyattan özellikle uzak durduğunu düşünmüyoruz; o görmek, ele almak istediği unsurları yazıyor Payitahta.

Nehir yoluyla Bağdat, Musul, Halep

Seyyah Amasya’dan Tokat’a, oradan Sivas’a, Malatya’ya ve o günkü adıyla Mamuretü’l-Aziz olan Elazığ şehrine ulaşıyor. Oradan Ergani üzerinden Diyarbakır’a ulaşıyor. Diyarbakır’dan kelek adı varılan kayıklarla Musul’a ulaşıyor. Şehir halkının neyle geçindiğini anlatırken milliyet yapısını da not ediyor. “Şehrin çoğunluğu Kürt, Arap, Türk” gibi ibarelerle o günkü nüfus yapısını belirtiyor. Mesela Musul, Bağdat gibi bölgelerde insanların Arap olduğunu ama Türkçe bildiğini ifade ediyor. Diyarbakır’da Kürt konukseverliğini, Bağdat’ta Arap konukseverliğini işliyor.

Necef bölgesi hakkında bilgi verdiği bölümde iğdiş edilen horozlardan söz ediyor. Bugün sanırım uygulanmayan bir yöntem. Etlerinin daha lezzetli olduğunu belirtiyor. Bu horozlar kartlaşmıyor ve yaşları ne olursa olsun etleri gayet lezzetli ve gevrek oluyor.

Bağdat ve Musul gezilerini kelek adı verilen kayıklarla yapıyor ve burada küçük nehir adacıklarından, orada yaşayan insanlardan bahsediyor. İstanbul boğazındaki adacıklara benzer küçük adalardan. Seyyah, Bağdat’tan sonra Urfa üzerinden Birecik’e ulaşıyor ve buranın eski adının Zeugma olduğunu belirtiyor. Birecik’ten yine nehir yoluyla Halep’e ulaşıyor. Halep’te saraçlık, debbağlık, marangozluk gibi mesleklerin yaygın olduğunu, sanayinin de geliştiğini belirtiyor. Bu şehirde zeytinyağından sabun imal edildiğini, Halep şekerlemelerinin meşhur olduğunu, fıstığın çok olmasından ötürü fıstık ezmesi yapıldığını anlatıyor.

Halep’ten İskenderun’a ulaşan seyyah İskenderun’un Büyük İskender tarafından Pers hükümdarı Dara mağlup edilerek alındığını ve buraya kendi adını verdiğini belirtiyor. Şehirde limon ve portakal ağaçlarının çokluğu, sahilde kahvehaneler ve gazinolar bulunduğu dile getiriliyor. Eğlence kültürü Osmanlının son dönemlerinde de şehirlerin sahillerinde icra edilmektedir. Bu gezi kitabının mektuplarından bu anlaşılmaktadır. Seyyah, İskenderun’dan deniz yoluyla Mersin limanına ulaşıyor ve oradan trenle Adana ve Tarsus’u gezdikten sonra yine deniz yoluyla Rodos adasına ulaşıyor. Burada Ahmet Mithat tarafından tesis edilen Süleymaniye Medresesi’nin durumunu ele alıyor ve medresenin ada halkının eğitimine katkısını anlatıyor. Rodos’tan sonra deniz yoluyla İzmir’e ulaşıyor. İzmir’den tren vasıtasıyla Manisa’ya ulaşıyor. Manisa merkezini ve ilçelerini gezdikten sonra tekrar İzmir’e ve oradan Midilli adasına ulaşıyor. Midilli’den sonra Kale-i Sultaniye olarak bilinen Çanakkale’ye varıyor ve son olarak Sirkeci sahiline ulaşıyor.

İdareciler resmi silsilenin dışından da şehirler hakkında bilgi almış

Seyyahımız bindiği araçlardan en son iniyor, bu sırada insanların inişlerini, binişlerini gözlemliyor. Bu ve buna benzer davranışları onun toplumun yapısını çözmek ve merkeze rapor sunmak üzere görevlendirilmiş bir sosyolog, jurnalist, coğrafyacı veya istihbarat görevlisi olduğu fikrini doğuruyor.

Son mektupta padişahın sayesinde memleketi huzur içinde gezdiğini ve bütün memleketin emniyet içinde olduğunu dile getiriyor. Yolların yapıldığını, memleketin geliştiğini, tren hatlarının yaygınlaştığını, deniz yolunun mükemmel işlediğini, nehir taşımacılığının geliştiğini, insanların misafirperver olduğunu ifade ediyor.

Osmanlı coğrafyası 1892’de bu kitapta anlatılan şehirlerin huzurunu yaşıyor. Bir taraftan da Batı cenahında bulunan şehirlerde kıpırdanmalar, isyanlar başlıyor. On dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar Arapların çoğunlukta yaşadığı şehirlerde bir isyan emaresi yok. Bağdat, Halep, Musul huzur içinde ve insanlar geçimlerinde, hayata devam ediyorlar. Osmanlı idaresi bu mektuplar vasıtasıyla resmi silsilenin dışından da şehirler hakkında bilgi alarak halkının durumunu araştırmış, soruşturmuş olmalı.

İstanbul’dan Bağdat’a Bir Anadolu ve Ortadoğu Seyahati 1892kitabını Ömer Hakan Özalp hazırlamış ve İşaret Yayınları’ndan okura sunmuş. Eserin dili bugünün Türkçesine göre biraz ağır olduğundan yayına hazırlarken bugün bilinmediğini düşündüğü kelimeleri parantez içinde günümüz Türkçesine aktarmış. Bu da genç okuyucular için iyi bir kolaylık olmuş.

İyi bir gezi kitabı okumanın keyfi ile bu eseri yaz günlerinde okumanızı öneririm.

 

Recep Şükrü Güngör

Güncelleme Tarihi: 11 Haziran 2018, 09:20
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20