banner17

Mahallemizin Kalbi Kırık Sakinlerinin Hikayesi: Beni Onlara Verme

Bir kere sevdiğinin yüzüne baksa ölecek âşıklar… Güzelliğini bir yara gibi taşıyan kadınlar… Gururundan ölenler, gidenler, tam söyleyecekken susanlar, yıkık kralların prensesleri… Tarık Tufan'ın 'Beni Onlara Verme' kitabı üzerine Hatice Kübra Karadeniz yazdı.

Mahallemizin Kalbi Kırık Sakinlerinin Hikayesi: Beni Onlara Verme

“Bir kere sevdiğinin yüzüne baksa ölecek âşıklar… Güzelliğini bir yara gibi taşıyan kadınlar… Gururundan ölenler, gidenler, tam söyleyecekken susanlar, yıkık kralların prensesleri…” diyor arka kapak yazısında. Üç cümleye dâhil olanları olmayanlara anlatıyor aslında. Dâhil olmayanlar mı dertli olanlar mı? Uzun süre düşünülesi sorular üretiyor insanın zihninde. Mevzu bir kerecik sevmek, sonrası zaten yalan.

Hem herkes olup hem de hiç kimse olanların hikâyesini anlatıyor Beni Onlara Verme. Beni sadece onlara değil, kendim olamadığım anlarda kendime de verme diyor aslında. Fazla karışık değil, çok fazla karışık. Kimler geçmiyor ki bu diyardan ve Tarık Tufan’ın hayatından. Bu geçenler anılarda birikince ve belki biraz da hayallerle süslenince ortaya tam da kırk bir hikâye çıkıyor.

Beni Onlara Verme, Profil Kitap’tan 3. baskısını gerçekleştirmiş Nisan 2017’de. Toplam 245 sayfa. Kırk bir hikâyeye 245 sayfa az değil mi dediğinizi duyar gibiyim? Uzun soluklu değil aslında bu hikâyeler. Daha şiirimsi ve hep daha öz. Hikâyede ne anlatmak istiyorsa, olaylar ve duygular, hepsi bir arada.

Acıyı anlatıyor ama sakince

İlk hikâyenin ismi, “Anlatmaya Başlamadan Evvel”. Burada hem kitabın yazılışına dair ön bir bilgi hem de yazarın kitapta en çok neye ihtimam göstereceğine dair izler görüyorsunuz. Şöyle diyor Tarık Tufan: “Okuyacağınız hikâyelerin serancamı bu. Bir semt var ve o semtte yaşayan insanlar. O semtte olup bitenler. … Herkesin hicreti niyet ettiğinedir.” Semte dair ve o semtte yaşayan insanların olaylar karşısında sergilediği duruş ve düşünce tarzına dair hikâyeler anlatıyor gözlerinizin içine bakarcasına. Hepsinin en çok kalbi kırık. Kalpten önce kırılanları hesaba katmıyorum.

Hikâyelerin pek çoğunun hemen üst tarafında hikâyeye başlamadan az evvel bir cümle ya da bir mısra karşılıyor sizi. Hikâyeye ait ruh haliyle yoğrulmuş ve onu anlatan cümleler. “Beni Uçurumdan Atıyorsun ama Çok Güzelsin” isimli hikâyede var olan cümleden bahsetmek istiyorum: “Kişioğlu hikâyecilikten kurtulamaz, kendi hikâyeleri ve başkalarının hikâyeleri arasında yaşar. Başına gelen her şeyi hikâyeler içinden görür. Hayatını sanki anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır. Ama ya yaşamayı ya da anlatmayı seçmek gerek.” (Bulantı, J. P. Sartre) Her ikisini de seçen vardır şüphesiz. Ama ne için yaptığı, neyle yoğrulduğu önem kazanmaktadır.

Kitabın havası çok sakin. Acıyı anlatıyor ama sakince, aşkı/aşkları anlatıyor ama sakince. Fazla harekete, hıza gerek yok diyor sanki. Ne kadar hızlı yaşarsak yaşayalım sonunda hızlıca öleceğiz; işte bundan mütevellit yavaşça yazalım, yavaşça anlatalım ve yavaşça yaşayalım. Son cümleyi okuyup kapağı kapattığınızda her ne kadar ayrı ayrı görünse de hikâyeler sanki hepsi bir vücutta buluşuyor. Biri elleri oluyor, biri gözleri, biri ayakları, biri kulağı ve biri de kalbi oluyor. Bir amcamız önceki hikâyede baş kahramanken başka bir hikâyede bir cümleciğin arasında geçebiliyor. Hepsi aynı mahallenin çocukları, gençleri, anneleri ve amcaları.

Küçük insan hikâyelerinde Türkiye

İnsanların sevgi uğruna karşılaştığı durumlar üzerinde duruyor çokça. Ve bu olayların geçtiği mahalleler, sokaklar. Kişinin içine dert oluyor okurken. Ya yaşarken dert olmaz mı? Olmamış mıdır? Olmaz olur mu. Hayat bu, insanın karşısına nelerin çıkaracağı belli olmuyor. Tabi hepsi kaderden. Kederden mi diyecektim? Az biraz düşünelim… Kadınlardan ve erkeklerden bahsediyor çokça hikâyelerde. En çok da kadınlardan. Erkek söylemiyle oluşturulmuş kadın portrelerinden ve bu portrelerin güzelliğinden. “Sırtından Bıçaklanan” isimli hikâyeye başlamadan şöyle bir cümle var: “Lan filmde olsa inanmazsın ama gerçek hayatta daha acayip şeyler oluyor.” (Kahvede oturan bir abi) Ve hikâye kaldığı yerden devam ediyor: “Bir kadına duyduğun sevgi arttıkça yüzüne doğrudan bakabilme gücün azalır; gerçek âşıklar ölmemek için uzaktan bakarlar. Zaten ölecek hale geldiklerinde, sevgilinin yüzüne bir kez doğrudan bakmaları yeterli olur.” Sevginin ilk hali ve son hali…

Tarık Tufan, bazen küçük bir paragrafla Türkiye gerçeklerini hayat ve insan üzerinden anlatarak ne olduğumuzu, kim olduğumuzu sunuyor okuyucuya: “Bazı insanlar böyledir; bu dünyaya bir Orhan Kemal kitabından kayıp düşmüştür, Yılmaz Güney’in bir filminden, sonra set toplanmış ve o adam orada unutulmuştur, semtin en eski kahvesi kapatılmış ama o adam eski tahta sandalyede oturup kalmıştır, Orhan Gencebay’ın şarkısı bitmiş ama o adam gözyaşı gibi şarkının içinden akmıştır.

“Beni Onlara Verme” diyor gözü yaşlı anne, “Beni Onlara Verme” diyor kör kütük âşık olmuş şu genç adam, “Beni Onlara Verme” diyor Hüseyin ustanın çırağı, “Beni Onlara Verme” diyor genç Didem… Herkes bir şeyler söylüyor bu kitapta ama en çok yalnızlar, yalnız olmamak için çaba sarf edenler, çokça ağlayanlar ve çokça hayal kuranlar…

Tarık Tufan, Beni Onlara Verme, Profil Kitap

Hatice Kübra Karadeniz

Güncelleme Tarihi: 22 Kasım 2018, 17:23
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20