Livaneli ile “Kaplanın Sırtında” istibdat ve hürriyet

"Her şeyi elinde bulunduran, uçan kuşlardan dahi haberdar olan, uçan kuşları muhbir olarak kullanan bir padişahı gerçekten kim tanıyabilir, kim tanımlayabilir… Hele böyle bir kişi II. Abdülhamit gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine damga vurmuş, koskoca bir imparatorluğu 33 yıl gibi uzun bir süre yönetmiş biriyse." Faik Öcal yazdı.

Livaneli ile “Kaplanın Sırtında” istibdat ve hürriyet

Zülfü Livaneli, Kaplanın Sırtında romanında bize II. Abdülhamit’in birçok yüzünü ve yönünü gösteriyor. Mesela II. Abdülhamit, II. Abdülhamit’in oğlu Şehzade Abid Efendi’nin şahitliğiyle “Vehm-i Hümayun” mudur ya da Fransız Albert Vandal’ın deyişiyle “Kızıl Sultan” mıdır ya da panislamist Mehmet Akif Ersoy’un tespitiyle “Kızıl Kâfir” midir ya da yandaşlarının övdüğü gibi “Ulu Hakan” mıdır? Bu tanımlamaları artırabiliriz ama romanı okudukça şu gerçeğe daha yakın duruyoruz: II. Abdülhamit’in tanınmayacak kadar çok yüzü ve yönü var, kimse kolay kolay onu tanımlayamaz, anlatamaz. O, meşhur evhamlarıyla nev-i şahsına münhasır bir kişiliktir.

Bir insan aynı anda “Yıldız’daki baykuş” ve “Yıldız’daki veli” olabilir mi? Bir başka deyişle, bir insanın geceleri Yıldızdaki Baykuş ve Yıldızdaki Veli olmasının bir mantığı var mıdır? Olaylara objektif bakmak zorundayız. Yıkılmak üzere olan koca bir imparatorluk ve bu imparatorluğu ne pahasına olursa olsun ayakta tutup yaşatmak için baykuş olmayı ya da veli olmayı öncelik yapmayan bir padişah, bir insan. Burada II. Abdülhamit’in devleti kurtarma saiki, insan olma haysiyetinin önüne geçiyor, tebaasının gözünde baykuş ya da veli olarak görünmeye aldırış etmiyor ve sahneye çıkıyor. “Benim insanlığım imparatorluğumdur, imparatorluğum insanlığımdır,” diyor. Soru/n şu: İnsani zaafları ne kadardı? Hangi insani zaafları yüzünden baykuş olmak ya da veli olmak özelliği ön plana çıktı? Şunu sorabiliriz: II. Abdülhamit’in her şeye ve herkese rağmen imparatorluğu 33 yıl ayakta tutması hayır mı oldu yoksa şer mi oldu? Onun bu 33 yıllık saltanatı boyunca kazanan muhalif baykuşçular mı oldu yoksa devletçi veliler mi oldu?

İmparatorluğun göğünü baykuşlar kaplamış. Gökten mi gelmiş baykuşlar yoksa yerden mi fırlamışlar? Veliler ordusu hangi zaferlere imza attılar? Yoksa her şey bir vehim miydi? İttihat Terakkicilerin bundaki rolünü görmek gerekir. Enver, Talat ve Cemal Paşalar II. Abdülhamit’i devirdikten sonra başa geliyorlar ve koca imparatorluğu baykuşlara yem ediyorlarken veliler ortalıkta gözükmüyor nedense. “Yıldız’daki Baykuş” yemiyor imparatorluğun artıklarını, Yıldız’ın dışındaki baykuşlar yiyip bitiriyor koca bir imparatorluğu. Veliler ortalıkta gözükmüyorlar yine. Hiç var olmamışlar sanki. Her yerde baykuşlar uçuyor. Her yerde yılanlar ve kuşlar, çakallar ve ceylanlar, kurtlar ve kuzular var. Aradaki bütün perdeler kalkıyor, Yıldız’daki Baykuş gittiği için. Yılanlar kuşları, çakallar ceylanları, kurtlar kuzuları yiyor. Güçlüler yaşıyor, zayıflar hayatlarını kaybediyor. Kan dökücüler köşe başlarını tutuyorlar. Her yerde kanı dökülenler mazlumlar oluyor. Bir bedel ödeniyor.

Belki de II. Abdülhamit baykuş ya da veli olmanın dışında sadece bir babadır. Çocuklarını seven, çocuklarıyla insanlaşan, çocuklarına gözü gibi bakan bir baba figürü… O dışarıdan bakanlar için sürekli değişen ve dönüşen bir baykuş-veliyken içeride çocuklarının gözünde hep koruyucu bir baba olarak kalmıştır. Baykuşluk ve velilik onun suratına dıştan geçirilmiş bir kılıfken, babalık içeride var olan somut bir gerçektir. Çocukları için en iyisini isteyen, bunun için uğraşıp çabalayan fedakâr bir baba.

Pekiyi, o çocuklarının gözünde nasıl bir padişahtı? Yani evlatları onun dışındaki baykuşluğunu ya da veliliğini görüyorlar mıydı? Belki de böyle tanımlamalar çocukların umurunda değildi, belki de çok etkileniyorlardı. Doğrusunu bilme imkânımız yok; fakat elimizde çocuklarının babalarını baykuş ya da veli olarak gördüklerine dair hiçbir kanıt ya da belge de yok.

II. Abdülhamit, imparatorluğu uzun yıllar boyunca ayakta tutan bir deha mıydı yoksa siyasi kurnazlıklarıyla üzerini kapattığı sorunların önündeki bentlerin patlamasıyla imparatorluğun sonunu mu getirdi? II. Abdülhamit, siyasi dehasını kullanarak Avrupa devletlerini birbirine mi düşürdü yoksa evhamları yüzünden Hasta Adam’a dönüşen imparatorluğu Avrupalıların insafına mı bıraktı? Şu bir gerçektir: Avrupa imparatorları içinde II. Abdülhamit’e en yakın kişi Alman imparatoru II. Wilhelm’di. II.Abdülhamit’in I. Dünya Savaşı’yla hem kendi imparatorluğunun sonunu hem de Osmanlı İmparatorluğunun sonunu getiren Alman İmparatorluğu’nun rüzgarına kapılmasına şaşırmamak gerek. Çünkü 18 Ocak 1871’de kurulmuş olan Almanya İmparatorluğu, Bismarck’ın Kan ve Demir Politikası sayesinde önce siyasi birliğini gerçekleştirdi, sonra da sömürge elde etme yarışına girdi. Avrupa’nın yeni yıldızına kapılan II. Abdülhamit, aşırı Alman hayranlığı yüzünden önce Yıldız’daki sarayından oldu, sonra bütün bir imparatorluğun yıkılmasına neden oldu.

II. Abdülhamit’e taht, kardeşi Murat akli dengesini yitirince Mithat Paşa’nın ellerinden altın bir tepsi içinde sunulmuştur. II. Abdülhamit de diğerleri gibi iktidarı taht oyunlarıyla ele geçirseydi acaba akıbeti daha farklı olur muydu? Taht oyunlarında en acımasız, en güçlü, en zeki olanlar iktidarı ele geçirirken, II. Abdülhamit hiç böyle entrikalara girmemiştir. O, bütün gücünü ve yeteneğini iktidarını sürdürmek için kullanmıştır. Taht oyunlarında herkes içindeki iyiliği ya da kötülüğü ortaya koyar. Kimin hangi tarafı baskın çıkarsa, iktidar onun olurdu. II. Abdülhamit adeta kapalı bir kutuydu. Onun içinde ne olduğunu kimse bilmiyordu. Kimse bilmediği için de II. Abdülhamit kendi kutusunu duruma ve koşullara göre iyiliklerle doldurup kötülüklerle bezedi. Kutunun her yerinde muhbirler ve muhipler, dostlar ve düşmanlar, yılanlar ve kuşlar, çakallar ve ceylanlar, kurtlar ve kuzular beraber bulunuyorlardı. II. Abdülhamit duruma göre bunları tek tek ya da birlikte ortaya çıkarmasını biliyordu. Sadece kuşlarla yola gelenlerin kuşları, yola gelmeyenlerin de karşısına yılanları çıkarıyordu. Öncellikle ağza bal çalmayı tercih ediyordu. Bala zehir katarak yola gelmeyenin ağzının tadını kaçırmasını biliyordu.

Kendi hırslarımızla güçlendirdiğimiz çelişkilerimiz olmasaydı diktatörler iktidarları ele geçirip herkese hükmedebilirler miydi? II. Abdülhamit örneğinde de bunu görüyoruz. Padişah herkesin/her kesimin çelişkisini görüyor, o çelişkilerden besleniyor, o çelişkileri güçlendirip sistematik hâle getiriyor. Halkın çelişkilerini kullanarak iktidarda kalmak ne kadar etiktir? Halkın çelişkileriyle palazlanan iktidarların bedelini kim nasıl öder? Görünen o ki II. Abdülhamit halkının çelişkilerini sonuna kadar kullanmakla kalmadı, bu çelişkilerin ortaya çıkıp yayılması için de elinden geleni ardına koymadı. Halk çelişkisi nedir? İyiliğin ve kötülüğün tahtı ele geçirenin isteği doğrultusunda değişmesi. Buna göre halkın bir kısmı iyiye iyi diyecek, kötüye de kötü diyecek, bir kısmı da iyiye iyi demeyecek, kötüye de kötü demeyecek. İyilik ve kötülük izafileşecek, hep değişecek. İyilik ve kötülük muktedirin isteği doğrultusunda kutsallık kazanacak ya da lanetlenecek. Halkın çelişkilerinden yeni bir ahlâk anlayışı ortaya çıkmış oluyor. Bu yeni ahlak anlayışına uyana iltifat edilir, uymayana kıyılır.

Muktedirin doğasında vardır güç gösterisi yapmak. Muktedir kendince tedbirler alır ve iktidarına son vermek isteyenlere gözdağı vermek ister. Onlara sizi takip ediyorum, sizden haberdarım, ayağınızı denk alın, ona göre hareket edin, mesajını hep alttan alta verir. II. Abdülhamit’in yaptığı bu değil miydi? Yoksa imparatorluğuna bağlı halkların birden isyankâr olmalarını nasıl açıklayacağız. Sadakat ve isyan arasında sıkışıp kalan, gidip gelen imparatorluk halkları mıydı yoksa II. Abdülhamit miydi? Tahta ziyadesiyle sadık olan bir hükümdar sulh ve adaleti nasıl sağlayacak?

İmparatorluk tahtları çoğu zaman muhaliflerin kesilen elleri, başları ve gövdeleri üzerine yükselmiştir. İmparatorlar tahtlarının altındaki muhalif başları, elleri, gövdeleri iktidarlarının sigortası ve tapusu olarak görürler. II. Abdülhamit’in tahtının altında kaç muhalifin kesilen elleri, başları, gövdeleri vardır? Romanda sadece Mithat Paşa’nın elleri görülmektedir. Pekiyi başkalarının elleri, başları ve gövdeleri yok muydu? 

Faik Öcal

Yayın Tarihi: 12 Ekim 2022 Çarşamba 13:00
YORUM EKLE
YORUMLAR
Nur
Nur - 2 ay Önce

Harika bir kitap incelemesi olmuş

banner19

banner36