Âlem, Hakîkat-i Muhammediyye'yi şerh eder

Esmâü’l- Hüsnâ , Allah’ın halifesi olarak 'İnsan’, tasavvufun epistemolojisi, tasavvuru, sanatsal yanı ve daha pek çok başlıkta derinlemesine incelenen ‘tasavvuf’, Mahmud Erol Kılıç’ın ‘Tasavvuf Düşüncesi’ isimli kitapta derlenmiş. Metin Erol yazdı.

Âlem, Hakîkat-i Muhammediyye'yi şerh eder

Salvador de Madariaga, ‘Avrupa’nın Portresi’ kitabında şu ilginç tespiti yapıyor: “Türkler eskiden beri ne derece Hıristiyanlıktan uzak ve ne derece Müslümanlığa yakın olmuşlardır? Araplar, İranlılar, Mısırlılar ve hatta İspanyollar yeniden İslami tefekküre dönebilirler. Fakat Türkler asla!..” Madariaga’ya göre Türkler, artık İslami tefekküre dönemeyecek bir topluluk hâline gelmiş durumdalar. Avrupalı bir düşünür olarak Salvador de Madariaga’nın bu tespitinin yanında, Fatih Sertürbedarı Ahmed Amiş Efendi’nin: “Kıyamete yakın Türkler Hıristiyanlaşacaklar.” sözünü de düşündüğümüzde Salvador pek de yanlış bir tespit yapmış sayılmaz, çıkarımını yapabiliriz.

Bendeniz Salvador de Madariaga’nın tespitinden ziyade Ahmed Amiş Efendi’nin mübarek ağızlarından hâsıl olan bu sözü önemsiyor ve bu haseple daha derin üzüntüye düşüyorum. Lakin Avrupa’nın portresini çıkartırken, Türkler için bu ilginç ve dehşet tespiti yapan Salvador de Madariaga’yı da bir kenara bırakamıyorum. Bu yüzden Salvador de Madariaga’nın bu tespitine, niçin ve neden, sorularını yöneltmekten de geri durmuyorum. Niçin ve neden sorularının cevabı, Madariaga’nın kaleme aldığı ‘Avrupa’nın Portresi’ kitabında mevcut olsa da bendeniz burada Madariaga’nın Avrupa portresini çizerken niçin Türkler hakkında bu tespite yer verdiğinin altını çizmekten yanayım.

Salvador de Madariaga, bir Batılı olarak, İslam’ın fiiliyattan ziyade bir yaşantı olarak tefekkür boyutunda diri kalmasının ne demek olduğunu keşfetmiş bir düşünür. Bu sebeple, tüm Batılıların istediği gibi Salvador de Madariaga da Türklerin İslami tefekküre dönmelerinden ‘hakkıyla’ korkuyor, bunun vücut bulmaması için de Türklerin, ‘Avrupa Birliği’ ideali içine alınmasına sıcak bakıyor, hatta bilhassa bunu istiyordu. Salvador de Madariaga’nın bu tutumu, arz olunduğu üzere çelişkili bir tutumdu. Çünkü İslami tefekküre dönemeyeceği iddia edilen Türkleri, Avrupa Birliği ideali içinde tutularak İslami tefekkürden tamamen uzaklaştırma hesapları, çelişkinin ta kendisi. Düşünceler çelişkili de olsa, yapılan tespitin sarsıcılığı üzerinden hâlimize eğilmenin ehemmiyetini kenara bırakacak değiliz. Çünkü Salvador’un tespiti ve çözümü arasındaki çelişki, İslami tefekkür yapısının ne derece önemli olduğunu, Avrupa’nın gerek siyasi gerekse de sosyo – ekonomik olarak inşa edeceği tüm yapılar içinde İslami tefekkürü taşıyan, taşıyacak ve İslami tefekkür ile hareket edecek bir yapının bulunmaması gerektiğini gösteriyordu. Bendenizin burada işaretine gayret ettiğim, İslami tefekkürün ne derece mühim olduğu. Gayrısı ayrıca bir yazının konusu…

İslami tefekküre yönelişte ‘Tasavvuf Düşüncesi

Şimdi, tüm bunları bir kenara bırakarak İslami tefekkür yapısının ne olduğunu Mahmud Erol Kılıç Hoca’nın ‘Tasavvuf Düşüncesi’ isimli kitabından belli yönleriyle aktarmaya gayret etmekten yanayım. İslam vücudunun azalarından biri olan tasavvuf, zaman içinde oluşturduğu sistematik yapı içerisinde en mühim görevi ‘tefekkür’e vermiş; bu haseple ‘bir hâl olan ve yaşamayanın tadını alamayacağı tasavvuf’, ‘İslami tefekkür’ külliyesinin temel yapı taşlardan birisidir. Hâl böyle olunca ‘Tasavvuf Düşüncesi’nin önemini kavramak, İslami tefekküre dönüş açısından son derece mühimdir. Esmâü’l- Hüsnâ bahsinden başlayarak, Allah’ın halifesi olarak İnsan’ı, tasavvufun epistemolojisini, tasavvurunu, sanatsal yanı ve daha pek çok başlıkta derinlemesine incelenen ‘tasavvuf’, hemen hemen her yönüyle Mahmud Erol Kılıç Hoca’nın zihni dünyası ve tefekkür aynasından yansıyarak, bazısı konferans konuşmaları, bazısı kaleme aldığı makalelerin toplamından oluşan ‘Tasavvuf Düşüncesi’ isimli kitapta derlenmiş.

Mahmud Erol Hoca’nın ‘Tasavvuf Düşüncesi’ isimli mühim çalışması, Esmâü’l- Hüsnâ bahsiyle başlar. Malumunuzdur ki Gazzâli’den İbn Arabî’ye kadar İslâm ârifleri, isimlerin aslında şahadet âleminin yapı taşları olduğunu ve bütün yaratılışın bu isimler üzerinden bina edildiğini; dolayısı ile bilim insanlarının da bu isimler arasındaki irtibatı bulmaya çalışan, bu irtibat neticesinde oluşmuş oluşumları keşfe gayret eden kişiler olduğunu dile getirmişlerdir. Bu sebeple ‘ins’ olarak bizlerin, isimler üzerinden yapacağı açılımlar, gerek manevi gerekse de maddi dünyamızda yepyeni yollar açabilir.

Bu açılım için Mahmud Erol Hoca’nın açıklamalarına kulak vermek, yolumuzu kolaylayacaktır: “Ârifler derler ki: ‘Yedi esmâ esastır.’ Allah’ın bu yedi ismine, ‘ümmühât-ı seb’a’ denir. Bu isimler ilk olarak Allah’ın ‘Hayy’ isminden zuhur ederler. Allah kâinatı isimleri ile kuşatmıştır. Zât’tan evvela sıfatlar ve ondan da filler çıkmıştır çünkü hareket meydana gelmektedir. Sıfata bağlı olarak isimler oluştu. İsimler de eşyanın yani maddelerin aslını oluşturdu. Dolayısıyla biz şu an madde âleminden fiillere, oradan isimlere, isimlerden sıfatlara, sıfattan ‘Zât’a çıkmak gibi bir hiyerarşiyi izlemek durumundayız. Eşyanın yani ‘şey’lerin, nesnelerin sırrı isimlerdir. Esma, nesnelerin sırrıdır. İsimler müsemma ile irtibatlıdırlar.”

Öyle ya, “Esmada takılan müsemmaya gel” çağrısı boşa mıdır? Mahmud Erol Hocanın isimlere bilhassa dikkat çekmesinin sebebi, Allah’ın ancak isimleri ile tecellileri ile bilinir olmasından. Çünkü kayıtlılık âlemi, kayıtsızlık âlemini kaldıramaz.

Allah’a giden en güzel yol nereden geçer?

Esma-ı İlahi’dan bunca dem vurmuşken, onun yüklenicisi olarak ‘insan’ın seçilmiş olmasının sebeb-i hikmetine değinmeden olmaz. İnsan yeryüzünde, “Alleme’l-esmâe külleha” âyetinin muhatabıdır. “Allah’a giden en güzel yol, Allah’ın mazhar-ı tammı olan insandan geçer.” Diğer yaratılanlarla mukayese edildiğinde Mahmud Hoca’nın tespitiyle; Allah’ın cemii esmalarından en çok tekrarlanan 99 esmasının, insanlık mertebesinin hepsinde artı olduğu, hayvanlar âleminin yetmiş küsur isimde kaldığını, nebatatın elli küsur isimde kaldığını, cemadatın ise otuz-kırk isimde kaldığını görürüz. “Allah’ın “el-Alîm”, “el- Hakîm”, “el-Latîf”, “el-Habîr” gibi isimlerinin hepsi ancak insanda zuhura geldiğinden dolayı, insan bütün varlığın imamı, bütün varlığın kendine secde edeceği, kendine yöneleceği bir varlık oluyor…” Çünkü her şeyin kaynağı, Allah’ın esmâsının manalarıdır ve bu manaların yoğunlaşmasıyla “ef’al âlemi” dediğimiz çokluk âlemi zuhur etmektedir.

Mahmud Erol Kılıç Hoca, şu an için dünya üzerinde İbn-i Arabî konusunda en ehil kişilerin başında gelir. Yıllarca İbn-i Arabî Hazretleri üzerine yapmış olduğu araştırmaları, İbn-i Arabî Hazretleri hakkında kaleme aldığı nice değerli çalışmaları mevcuttur. İslam’ın tasavvuf boyutuna İbn-i Arabî penceresinden bakarak, kendi görüş ve düşüncelerini İbn-i Arabî Hazretleri’nin görüş ve düşünceleriyle harmanlayarak beyan eder çoğu zaman. ‘Tasavvuf Düşüncesi’ isimli eserinde de İbn-i Arabî’nin tasavvuf öğretisini kısa ve öz olarak aktarır Mahmud Erol Hoca. “Eş-şeyhu’l-ekber” yani şeyhlerin en büyüğü olarak anılan Endülüslü bilge ve sûfî İbn-i Arabî, yeryüzünün en doğurgan yazarlarından biridir aynı zamanda. Öyle ki onun yalnız çağdaş baskısında 17.000 sayfa olan Fütûhât’ı, kaleme aldığı beş yüz eserinden sadece bir tanesidir. Mahmud Erol Hoca, İbn-i Arabî’nin Vahdet-i Vücut öğretisini ve İbn-i Arabî’nin eserlerini dikkatle aktarır kitabında.

Hakikat-i Muhammediyye’nin mahiyeti…

Tasavvuf Düşüncesi’ eserinde tasavvufu epistemolojisi ile ele alır Mahmud Erol Hoca. Hoca’ya göre “Tasavvuf aslında bir tür din felsefesidir, din arkeolojisidir.” Öyle ki; “tasavvufî bakış açısına göre, şehadet âlemindeki hiçbir bedenin ve hatta harflerle ifade edilenin bile hakikati bu âlemde değildir… Asıl amaç bedenlere urûc etmektir.” Mahmud Erol Hoca bu safhaları âyetler ile açıklar. “Biz O’na kendi katımızdan ilim talim ettirdik.” ( Kehf, 18/65 ) âyeti, talim edilen ve O’nun katından indirilen bir ilmin varlığına delildir. Bu ilim, “Kalpleri katılaşmış olanlara veyl olsun!” (Zümer, 39/22) âyetinde işaret buyrulan kalbi katılar için bir açıcı, inşirah edicidir. Onların kalpleri “Allah’ı anmaktan uzak oldukları için.” (Zümer, 39/22) katı hâldedir. Onların inşirah bulmaları, Allah’ın katından inene ve talim edilmeye müsait olan ilim ile birlikte ancak “Kim Allah’a inanırsa onun andığı Allah, onun kalbini hidayete erdirir.” düsturuna binaen Allah’a iman ile ifşa olur.

Bu ve benzeri birçok âyetten hareketle, Mahmud Erol Hoca, “gerçek bilgi, obje ile süjenin birlik hali”nde olduğuna işaret eder. Bu birlik hâli aynı zamanda bir hareket hâlidir. Çünkü madde, kendi kaynağını bulana kadar nasıl hareket ederse, insan da rabbiyle miraç edene kadar hareket, arayış, suluk hâlindedir. Bu haseple Tanrısal bilgi sadece teoloji ile ilgili değil, tam manasıyla ontolojik bir arayıştır.

Öğreti metodu ise sûfilerde, kitabî olarak değil hal lisanı ile gerçekleşir. Bu da bizlere tasavvufi öğretinin bir metodu, pratiği olduğunu gösterir. Daha da ilerisi için Mahmud Erol Hoca “tasavvuf sanattır, metoddur. Bir tür dine bakış açısıdır.” der. Zaten sûfilerin nazarında âlem, zâhir ve bâtının dengesi üzere yaratılmış “olabilen en mükemmel” (ebdeu min mâ-kâne ) yani optimum noktadaki bir oluşumdur. Bu âlem ise Hakîkat-i Muhammediyye’nin yansımasıdır. Mahmud Erol Hoca mevzuyu şu şekilde somutlaştırır: “Hakikatî Muhammediyye kavramı bedenlenmiş, Mekke’de doğmuş, Medine’de vefat etmiş, Abdullah’ın oğlu, Âmine’den doğma Hazret-i Muhammed dediğimiz o şahs-ı mücessemin hakikatidir… Bütün peygamberler, Hazret-i Muhammed de içlerinde olmak üzere, hakikat-i Muhammediyye’nin yansımasıdırlar. Hakikat-i Muhammediyye ile Hazret-i Muhammed arasındaki miraç hadisesi vuku bulmuştur. Hazret-i Muhammed kendi hakikatine mirac ermiştir.”

Bu haseple bütün peygamberler, hakikat-i Muhammediyye’den neş’et etmiştir. Her bir peygamber, Hazret-i Muhammed’in bir yönünün izhar edicisidir. Bu durum tıpkı Allah ismi gibidir. Nasıl ki Allah ismi lafza-yı Celâl’dir, Muhammed ismi de bütün paygamberlerde mânen mündemiçtir. Yani Hazret-i Muhammed âdeta bütün peygamberlerin toplamdır, bütün peygamberlerin ortak adıdır. Muhammediyyet, nübüvvetin ortak adıdır.

Muhammed’dir cemal-i Hakkâ mir’ât

Tasavvuf ehlinin büyükleri, tüm dünya hayatları boyunca, Hakikat-i Muhammediyye’nin peşinde terlemişlerdir. Ancak her vakit hakikat-i Muhammediyye’yi konuşmak çok zor olmuştur. Hakikat-i Muhammediyye, yalnız yaşayanların aşina olduğu bir realite olduğu için bu realiteyle birebir bağlantı kuramamış olanlar onu inkara kalkmışlar; nice meşakkatler aşarak hakikat-i Muhammediyye ile irtibat kuranlar ise bu realiteyi direkt olarak söze yansıtamamışlar, bu realiteyi edebiyat vasıtasıyla Allah’ın müsaade buyurduğu kadarıyla açık etmişlerdir. Mesela Osmanlı döneminde yaşamış sûfilerden Hasan Sezai Hazretleri, “Muhammed’dir cemâl-i Hakk’a mir’ât/ Muhammed’den göründü kendi bizzât/ Muhammed şerhidir enfüs ü âfâk/ Ne ki vardır bidâyât u nihâyât” dizelerinde bu hakikati dile getirmeye çalışmıştır. Hasan Sezai Hazretleri’nin bu dizeleri bizlere âlemin hakikat-i Muhammediyye’nin adeta bir şerhi olduğunu anlatmaktadır.

Âlem, hakikat-i Muhammediyye’nin sayfaları olarak görülmüştür.

Bilindiği üzere, âlem de bir insan modeli üzerine kurulmuştur. İnsan ile âlem arasında direkt bir bağlantı vardır. Cîlî’nin de altını çizdiği, vahiy olarak Hazret-i Muhammed’e gelen şey de hâkikat-i Muhammediyye’den akl-ı Muhammediyye’ye intikal eden şeylerdir. Dolayısı ile hakikat-i Muhammediyye’nin şerhi ve insan ile direkt irtibatlı olan âlem, vahyin kendisidir. Kadim tasavvura göre âlemin insan gibi aklı, beyni, ayakları vb. uzuvlara sahip olduğu düşünülür. Dolayısı ile insanda olan her şey âlemde mündemiçtir. Ortaçağ filozoflarının, “Üstünde âlemin ruhunu arıyorum.” dedikleri şey aslında hakikat-i Muhammediyye’den başka bir şey değildir. Bu haseple, insanın “Men arafe nefsehû fekad arafe rabbehû” düsturu ile Rabbi’ni nefsinde aramaya başlaması, âlem olarak kendinde, hakikat-i Muhammediyye’ye yapılan bir yolculuktur.

İlâhi kemâle seyahat edenler

Mahmud Erol Hoca da kitabında “‘philo-sophia’ felsefe midir, tasavvuf mu” sorusu üzerinden tasavvufla felsefenin benzerlik ve farklarına uzun uzadıya temas etmiş. Hoca’nın tespitleri klasik dönem İslam düşüncesinden başlar: “Klasik dönem İslam düşüncesinde philo- sophia (filisofya) kelimesinin anlamı, genellikle sadece terkibin ikinci kelimesi olan 'sofya' anlamında ele alınmış görünmektedir.” Bu minvalde Mahmud Erol Hoca, klasik dönemde “filosofya, yani ilâhi hikmetin araştırılması, 'sofya' olarak, yani kendinden ilâhi hikmet şeklinde anlaşılır.” sözleriyle epistemolojik bir açılımı yapar. Gene epistemolojik eksende hareket ettiğimizde Allah’ın “el-Hakîm” olduğu, dolayısı ile tüm hikmetin kaynağı olduğu için, hakîm de ilâhî hikmeti alan ve ona iştirak eden kişi olarak tezahür eder. Dolayısı ile “hikmet”i araştırmak, Allah’a, ilâha, başka bir ifadeyle “el-Hakîm”e götüren bir seyahate çıkmak demektir.

Cenab-ı Hak, hikmeti istediğine verir. Bu minvalde âyet: “Dilediğine hikmet verir; hikmet verilene ise, çok bir hayır verilmiş demektir.” Bu âyetten hareket ettiğimizde karşımıza Mahmud Erol Hoca’nın şu tespiti çıkar: “Bu âyet açıkça, hikmetin Allah tarafından verildiğini ve insanlar tarafından kazanılmaktan ziyade alındığını ifade etmekle birlikte, onu almaya hazırlanmış olanlar, ilâhi kemâle doğru seyahate girişecek olanlar için hikmetin ulaşılabilir olduğuna da işaret ederler.” Bu doğrultuda Mahmud Erol Hoca Kindî, Farâbî, İbn Sina, Sühreverdi, Şeyh Ebu Yusuf Hemedâni gibi güzidelerin ‘felsefe’ye dair düşüncelerine yer verir. Mesela Kindî’den şu alıntıyı yapar: “Felsefe, insanın kudreti dâhilinde eşyanın hakikatlerini bilmektir. Çünkü filozofun nazarî bilgiden gayesi, hakikati elde etmek; ameli bilgiden gayesi ise hakikatle uyum içinde olmaktır. Felsefe, Allah’ın fiiline benzer şekilde fiilde bulunmaktır.” Bunun yanında Farâbî’nin felsefeyi “varlığın kavranması” olarak tarif ettiğini; İbn Sina’nın da “kişinin yapabildiği kadarıyla eşyanın hakikatlerini bilmesi” olarak felsefeyi tarif buyurduğunu aktarır Mahmud Erol Hoca.

Meseleyi İbn Arabî’nin görüşleri doğrultusunda sonlandırır Mahmud Erol Kılıç. “Nazarî bilgiye sahip olanlar, yani felsefe ile hakiki bilgi ve makâma sahip olanlar, yani sûfiler ve muhakkıkûn, İslâm’ın gerçek hakîmleri… Hal sahibi olanların ontolojik konuları, daima kâl sahibi olanlardan yüksektir… İki grup arasındaki gerçek fark, hâl sahiplerinin referansının amudi bilgi ve tecrübe olmasına karşın, kâl sahiplerinin ufkî tecrübe ile aklî ve tarihî malumata atıfta bulunmalarıdır. Hakiki filozoflar, 'hakîmlerin ifadelerini veya başkalarının ifadelerini nakledenler değildir. Biz eserlerimizde sadece ilhamın neticesini ve Hakk’ın bize emrettiklerini yazdık.' der İbn-i Arabî Hazretleri.”

Arabî’nin düşüncesi üzerinden nihai noktaya işaret eder Mahmud Erol Hoca, sonucu da Câmî’nin şu dörtlüğü ile bağlar: “Yunan’ın hikmeti hırs ve meylidir/ Fakat müminlerin hikmeti,/ Hz. Peygamber’in emridir.

Göçtü kervan kaldık dağlar başında

Nihai olarak toparlayacak olursak tablo şöyledir. Felsefe, filozof, yahut feylesof, birçok kere kulağımıza değmiş kelimelerdir. Gündelik hayatımızda bilinir – bilinmez anlamlarıyla bu kelimeleri hoyratça telaffuz etmişizdir. Anlamlandırmışızdır. Oysa ki meseleye derinden baktığımızda ciddi bir ayrım karşılar bizi. Akademik literatürde “felsefenin babası” tabiriyle ilk filozof olarak tanıtılan kişi Pisagor’dur. Pisagor’un yaşayışına dikkatle eğildiğimiz vakit, ciddi bir kırılma noktası görürüz. Mısır’da eğitimini tamamladıktan sonra Samos’a dönen Pisagor, kendisine bir halka oluşturur. Uzun yıllar bu halkaya ders verir. Bu dersler neticesinde öğrencileri, ‘bize bilmediklerimizi öğretti’ diyerek Pisagor’a ‘Tanrı’ demişlerdir. Ancak Pisagor bu adlandırmayı ve tanımlamayı kabul etmemiştir. Pisagor’un bu reddi karşısında öğrencileri, Pisagor’u ‘peygamber’ olarak tanımlamışlardır. Pisagor, bu tanımlamayı da kabul etmemiştir.

Son raddede öğrencileri, Pisagor’u ‘sofia’ yani ‘bilge’ olarak tanımlamışlardır. Pisagor, vicdanıyla bu tanımlamaya da karşı çıkmış ve öğrencilerine, Mahmud Erol Hoca’nın aktardığı şekliyle, şöyle demiştir: “Hayır, bu saydıklarınızın hiçbiri değilim. Siz o bilgeleri tanımadınız, o Sofia’ları tanımadınız ama ben onları tanıdım, onlar tarafından eğitildim. Aramızdaki fark bu… Siz bana o bilgeleri seven, bilgeliği ve bilgiyi seven kişi deyin.” Bilge ve bilgelik anlamına gelen ‘sofia’ kelimesinin başına, seven, muhib olan manasını taşıyan ‘philo’ kelimesini getiren öğrencileri Pisagor için ‘Philo-Sofia’ demişlerdir.

Dolayısı ile asıl bilgeler, asıl filozoflar ‘Pisagor’u eğiten doğudaki o büyüklerdir. Mahmud Erol Hoca bu noktada iki perde açar bizlere. İlk raddede asıl bilgelerin doğudaki ‘Pisogor’u eğitenler olduğunu söyler; ikinci raddede ise ‘Pisagor’ gibi bilgiyi ve bilgeleri seven ve bilginin beşinde koşan ‘filozof’ların da artık olmadığından dertlenir: “Bilgeler gitti, onları bir şekilde yitirdik. Onların yerine onları sevenler yani filozoflar geldi. Tabii ki Gelenek’ten bu düşüş, modern zamanlara doğru daha da süratlenince günümüzde hakiki manasıyla filozof da kalmadı.”

Zaten Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in tam da bu manada buyurduğu “İçinizden bilgelik ancak bilgeler alınması suretiyle kalkacak”, dediği gibi zuhur etmiyor mu? Hz. Yunus Emre’nin bu güzel hadisi şu enfes şerhi doğru değil mi?: “Göçtü kervan kaldık dağlar başında”

Metin Erol yazdı

Güncelleme Tarihi: 25 Ocak 2019, 16:58
YORUM EKLE

banner19