Kudüs'ü göreyim, rûz-ı kıyamete kalmasın

Nazan Bekiroğlu’nun Mimoza Sürgünü kitabından bana kalanlar, hikâyemde nerede olacak Allah bilir. Benim acziyetimle bildiğimse, içimi titretip de beni ırmak kenarına götürenler. Emine Şimşek yazdı.

Kudüs'ü göreyim, rûz-ı kıyamete kalmasın

İçinde bir ukde bile kalmadan, kendi elleriyle boynuna kördüğüm atanlar bilirler ki, düştüğün yer senin hikâyendir. Arasına pek de mutluluk vaad eden cümlelerin sızamayacağı kadar sıklıkla işlenir bu hikâyede sızılar. Cerahatli bir yara patlamıştır artık; ulu orta saçılan kederden, hikâyesine dokunan herkese bir pay düşer. “Mimoza Sürgünü”nün kapağını açanlar, üstlerine düşen paya ne kadar “Eyvallah!” demişlerdir, bilemem. Yalnız bu kedere gönüllü bulaştıklarından eminim. Nazan Bekiroğlu’nun acıyı bile “estetize” eden kalemi midir bu gönüllü aldanış, onu da bilemem. Bildiğim, beni çağıran kelimelerin kalbinin çok derinden, çok harlı atması.

Nazan Bekiroğlu’nun Timaş Yayınları’ndan çıkan Mimoza Sürgünü’nden bana kalanlar, hikâyemde nerede olacak Allah bilir. Benim acziyetimle bildiğimse, içimi titretip de beni ırmak kenarına götürenler.

Söyle, nerede kayboldun sen?

Dört bölümden oluşan bir deneme kitabı Mimoza Sürgünü: “Kalp Sathı”, “Defter Kâğıdı”, “Seyahat Albümü”, “Dünya Yüzü”. İnsan kendinde pek ala kaybolabilir tamam da; kendinde kendini yeniden bulması pek kolay olmasa gerek… Oysa kendi içini dip köşe nasıl da iyi bildiğini düşünür insan. Ondan belki de Mimoza Sürgünü, kişiyi kendisiyle yüz yüze getirip sorar: “Söyle nerede kayboldun sen? Gülden hangi köşe başında vazgeçtin?’’

Mimoza Ağacı

Okuyanlar bilir ki, denemelerin çoğu Nazan Bekiroğlu’nun gazetedeki köşesinde yayınlanan yazılardan. İkinci kez okumaksa Mimoza Ağacı’na, hani o yazarın sığındığı yere, gitme arzusundan başka nasıl açıklanabilir ki? Hiçbir yere sığmayan bir ruh, bir ağacın altında dilinde bir şarkıyla nasıl da kendi kendine geliverir.

Bir yolculuk hâli

“İçimizde, sapmadığımız yolun acısı, denenmemiş yolun özlemiyle” çırpınırken, karşımıza Dostoyevski’nin çıkması kaçınılmaz. Dostoyevski’nin Karamazovlar’ı yazdığı ve bir odasında öldüğü eve, yazarla birlikte sen de gidiyorsun. Her yer hala ölüm. Tolstoy’un Yasnaya Polyana’daki malikânesi görmek için, Nazan Bekiroğlu kadar çırpınmış hissediyorsun. Yazıcıyla aklınıza gelen silik kahramanların aynı olması hiç tesadüf değil. Bir sahaf dükkânına sen de atıveriyorsun kendini her şeyden kaçıp. Sanki bir kızın varmış da, onun mezuniyetine katılıyorsun bir ara. Ya manifaturacıdan aldıklarına ne demeli? Aynı sırayı paylaştığın arkadaşına, biriktirdiğin özlem taşıyor içinden hemen sonra. Sonra bir dua dökülüveriyor dilinden: “Ya Rabbi! ‘Gülmedim ömrümde…’, diyemem ama bu kadarcık saltanatım olsun. Kudüs’ü göreyim, rûz-ı kıyamete kalmasın. Dünya gözüyle olsun…” Kudüs’ün kapıları açılıyor önüne. Zaman dursa ya biraz o an…

Mimoza Sürgünü

“Ben daha ne diyeyim, bu yazıyı nasıl bitireyim ki?” diyor Nazan Bekiroğlu, uzun yolları bir kuş olarak geçtiğini söyledikten sonra. E, ben şimdi daha ne diyeyim; Mimoza Sürgünü’nden hissesini alıp okuyanların da payına düşeni bildikten sonra?

Emine Şimşek,gönüllü aldandı

Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2019, 17:33
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13