‘Kovulmuşların Evi’, yani cennetten sürülmüşlerin diyarı

Yolculuk yapacağımız kitap Ali Ayçil’in deneme türündeki “Kovulmuşların Evi” kitabı. Kitabın sadece ismi hakkında bile uzun uzun konuşulabilir. Kovulmuşların evi, yani “dünya” İsmet Özel’in “bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar” dediği yer. Mehmet Deniz yazdı.

‘Kovulmuşların Evi’, yani cennetten sürülmüşlerin diyarı

“Ey aşka kan bulaştıran!

Senin katı toprağın üzerinde oldu ne olduysa. İki çömez kalbin arasına aldatan bir güzellikle dikilmeseydin, bunca alışmış olmayacaktık sıcak kanın tortusuna.”

Eğer şu an elinizdeki telefondan veya masanızdaki bilgisayardan bu yazıyı okuyorsanız ve eğer yapacak daha iyi bir işiniz de yoksa gelin sizinle şöyle kısa bir yolculuğa çıkalım. Daha doğrusu bir kitaba yolculuk yapalım. Sayfaları arasında dolaşalım, bazı duraklara, istasyonlara, bazı şehirlere uğrayalım. Peşinen söylemeliyim ki yolculuğumuz boyunca biraz yalnızlık, biraz hüzün, belki biraz fanilik duygusu da eşlik edecek bize.

Yolculuk yapacağımız kitap Ali Ayçil’in deneme türündeki Kovulmuşların Evi kitabı. Kitabın sadece ismi hakkında bile uzun uzun konuşulabilir. Kovulmuşların evi, yani “dünya” İsmet Özel’in “bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar” dediği yer.

Kitabımız da tıpkı şu an bizim yaptığımız gibi bir yolculukla başlıyor, nereye gittiğini bilmediğimiz bir otobüste yirmi bir numaralı koltuğa alınan bir biletle başlayan bir yolculuk.  Kitap boyunca biz de bir yolculuğa çıkmış oluyoruz haliyle, bizim biletimiz ise elimizdeki kitap. Zaten her kitap biraz da bilinmeyen bir yolculuğa alınmış bir bilet değil midir? Her birimiz kendi duygularımız, kendi hayatlarımız ve kendi yaşanmışlıklarımızla farklı yerlere gidiyoruz bu yolculukta. Hem geçmişe hem içimize hem de dışımıza yapılan çok yönlü bir yolculuk bu. "Otobüs daha şehrin dışına çıkar çıkmaz hiç vakit kaybetmeden kendi içime çekileceğim. Herkes gibi benim içimde de hiçbir yere kaydedilmemiş bir günlük var. Yolun her bir kilometresinde o günlük garip bir okuma hevesiyle açılıp duracak hafızamda. Açılıp duracak ve ben ileriye gittikçe geriye düşeceğim. " diye başlıyor yolculuğumuz.

İlk istasyon

Uğrayacağımız ilk istasyon “Cevapsız” istasyonu, burada bizi dört kahraman bekliyor: Bir kadın, bir dilenci, bir rençper ve bir şair. Onların da tıpkı bizim gibi hayatta çözemedikleri, anlayamadıkları bir şeyler var. Bazen bir akşam vakti, bazen bir gece yarısı, bazen eve dönerken çözemedikleri bu cevapsız sorunun soru işareti bir çengel gibi zihinlerine takılıp kalıyor. Şair kahramanımız, "Biliyorum ki insan, ölünceye kadar kendi cevapsız sorusunun çengelinde asılır, ölünceye kadar kendine mağlup olur." diye ifade ediyor bu durumu. Yazıyı bitirdikten sonra insan ister istemez kendi cevapsız sorusunu veya sorularını düşünüyor. Peki, ben neyi veya neleri çözemedim bu hayatta? Bir türlü anlayamadığım o şey neydi acaba? Belki hiçbir zaman bir cevap bulamayacağız. Belki önemli olan sadece sorabileceğimiz böyle bir sorunun olmasıdır. Ya böyle bir soru yoksa işte o zaman fena.

Kahramanlarımızı sorularıyla baş başa bırakıp bir başka durağa geçelim. “Bir Gün Babamızın Resmi de Ölür”. Cemal Süreya bir şiirinde “Sizin hiç babanız öldü mü / Benim bir kere öldü kör oldum” diyor. Benim babam ölmedi, o yüzden bir babanın ölümü nasıldır bilemiyorum. En fazla yazılarda ve şiirlerde okudum. Bir yazıdan bir ölüm ne kadar anlaşılır bilmiyorum ama denemenin "Bir gün biz yine fark etmeden duvardaki yerinden de devrilir babamız, ikinci kez ölür.” cümlesini okuyup kitabı kapattığımda henüz hayatta olan babamın duvardaki resmine bakıp bir gün resminin bile ölebileceğini düşündüğüm o an herhalde bir babanın ölümünün nasıl bir şey olduğunu anlamaya en yakın olduğum an oldu.

Küçük camilerin huzurlu bahçeleri

Farkındayım biraz hüzünlendik, o yüzden “Küçük Camilerin Vakit Arası”nda kısa bir mola versek iyi olacak. Hani bazı camiler vardır böyle sokak aralarında içinde kırmızı, pembe güllerin bulunduğu küçük bahçeleri ve bahçelerinin ortasında küçük şirin şadırvanları olan camiler. Genelde sadece namaz vakitlerinde sokaktaki cami cemaatinden nur yüzlü amcaların gittiği camiler. Bu camiler vakit aralarında öyle sessiz sakin olurlar ki öyle bir vakitte gidip o küçük bahçedeki o şirin şadırvana oturup kuş sesleri eşliğinde abdestinizi alıp veya sadece elinizi yüzünüzü yıkayıp şöyle bir durduğunuzda birçok derdinizi ve sıkıntınızı unutuverirsiniz. Adeta dünya ve onun işleri o cami avlusuna giremez. O caminin manevi havasına dünyanın kirli havası karışmaz. "Gidip küçük bir caminin iki vakit arasındaki tenhalığına bağdaş kurduğumuzda bizden başka kıskanılacak kimse yoktur..." diyor yazar. Gerçekten de öyle değil mi? Öyle bir cami avlusunda geçirilen kısa bir dinlenme anına benzeyen bir yazı.

Bu kısa moladan sonra “Kendinin Seyyahı”yla devam edelim. Evvela, seyyah olmak için aslında öyle ülkeler, şehirler gezmek şart değil insan kendi içine de yolculuk yapabilir pekala ve en uzun yolculuklar da insanın kendi içine yaptığı yolculuklardır aslında. Yani kendi içine yolculuk yapan herkes kendinin seyyahıdır. Bu bir yönüyle kolay, bir yönüyle de zor bir yolculuktur. Kolaydır çünkü öyle yol hazırlığı yapmaya bavul hazırlamaya, evinin konforundan ayrılmaya gerek yoktur. Zordur çünkü içine attığın, yüzleşmeyi sürekli ertelediğin, göz göze gelmeye korktuğun, kendine bile söylemeye cesaret edemediğin onca şeyle karşılaşacaksın yol boyunca. Denemeden tadımlık iki cümle. “Dünya tozlanan bir yerdir, bütün insanlar toz almak için gelirler dünyaya.”/ “Gün boyu kanatlarına ağırlık asılmış bir kuş gibi çakılıp kaldım pencerenin önünde.”

Bölük pörçük uykular

Yavaş yavaş yolculuğumuzun sonuna doğru geliyoruz artık. Yolculukların bir parçası da o rahatsız otobüs koltuğunda hareketsizlikten uyuşan ayaklarımızı ikide bir çevirerek başımızı pencerenin camına dayayıp bir dalıp bir uyandığımız o bölük pörçük uykulardır. O halde son durağımız “Uykuya Çekilen” olsun. Bu uyku ne evimizdeki o rahat yatağımızda günün bütün yorgunluğunu ardımızda bırakıp daldığımız o derin uykulardan ne de yukarıda bahsettiğimiz o yarım yamalak uykulardan. Bu uyku sokakta yürürken, akşam haberlerini izlerken, hatta sofrada dalgın dalgın çorbamızı karıştırırken çekildiğimiz türden bir uyku. Ayaktayken, otururken, gözlerimiz açıkken hatta bir insan kalabalığının içindeyken çekilen bir uyku. Yanılmıyorsam hepimiz tanıyoruz o uykuyu.

Bizim kısa yolculuğumuz burada bitiyor. Farkındayım klasik bir kitap tanıtım yazısı olmadı pek. Ben sadece kitaptan tadımlık birkaç yazının bende uyandırdıklarını aktardım. Kitabı elinize aldığınızda sizi hepsi birbirinden güzel otuz dört deneme bekliyor. Her birinden ayrı bir tat alacağınız, her biri sizi ayrı duygulara ve dünyalara götüren otuz dört deneme. Üstelik bunlar şair kimliği ile tanıdığımız bir yazarın kaleminden çıkınca her bir yazı tıpkı bir şiir gibi tekrar tekrar okunacak ve her okuyuşta bir öncekinden farklı bir tat alacağınız türden yazılar oluyor.

Benim için günümüz edebiyatında yazılarıyla ayrı bir yerde duran ve önemli bir boşluğu dolduran iki önemli isim var: Ali Ayçil ve Gökhan Özcan. Ne zaman insanlardan, kendimden, dünyadan kaçmak istesem yazılarıyla ayrı bir dünyaya ait ferah bir bahçeye açılan açık bir kapı gibi bekliyor bulurum onları. O kapının ardına geçip de pişman olduğum hiç olmadı. Deneyin, siz de pişman olmayacaksınız.

Mehmet Deniz

Güncelleme Tarihi: 16 Temmuz 2020, 09:56
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26