Konuşacak kimsesi olmayanların hikâyesi

Hüseyin Ahmet Çelik’in ilk kitabı olan “sevinebilirsin suâda işte yalnızız”daki öyküleri bir bütünün parçası gibi okuyabiliriz. Fatma Kahraman Yıldız yazdı.

Konuşacak kimsesi olmayanların hikâyesi

Kura kura eskitilmiş hayallerini, yüksünmeye bürünmüş sessizliğini, olanların pespaye karışıklığını unutur da insan, tekrara düşer yanılgılarda. Yarı deli aklını oynatanların seyrinde kalır sahne kapanmadan önce, sorular biriktirir yamalı heybesinde. İki yana savrulan ömür sandalı su almaya başladı demektir. Güvertede ölçülü gedikler açan hevesi çoktan toparlanıp gittiyse eğer bu serüven de en şâşaalı yerinden bölünür böylece. Artık demir alma günleri randevu eksenli, yalnızlığa sevinebilir suâda.

İlk kitap heyecanını okurlarıyla paylaşan Hüseyin Ahmet Çelik, sevinebilirsin suâda işte yalnızız adıyla İz Yayıncılık aracılığıyla edebiyat dünyasına yeni bir eser kazandırdı. Öykülerini bir bütünün ayrı parçaları mesabesinde görerek okuyabildiğimiz gibi, kendi içinde farklı sesler barındıran hayatları tek başına da daha yürekten duyumsayabiliriz. Ardı sıra yürünen yolda karşımıza çıkanlar bizden hikayelerle beslenir. Derdimiz başkasının sırtından dökülür, elimiz boşta kalmaz uzattığımızda, birleşiverir uçsuz bucaksız yollar.

Yazarın anlatımı günümüz öykücülerinde ender bulunan bir tarzı yansıtmasıyla dikkat çekerken, kalem olağan durumların üstünde yeteneğini sergiliyor. Kahramanlarını kabına sığmayanlardan, kelimeleri kıvrandıran sancılarla büyüyen düşüncelerden, deliliğe vurulan tokmağı defalarca yerinden oynatanlardan seçiyor. Çeşitli teknikler aynı kitapta bir araya gelerek modern öykü kurmacasının tüm detaylarını deneyimlemeye davet ediyor. Diyaloğa başvurmadan olay örgüsü, yüklerinden arınmış duygusal bağlam, iç sesimizin kalbimize doğru yükseldiği durumlar ve trendi düşmeyen bir heyecan. İşte söz konusu metnin izdüşümleri. Biraz kulak verelim.

"Necip, gittikçe üşüyen bir ağacın dalına tutundu. Rüzgar, avluda, elbiselerin sökük yerlerinden sızar gibi sızıyordu içine. Göğün önce mavisine sonra kızılına takılı kalan şu uçurtma, günden güne sahici geliyordu ona. Bulut, beyaz bir kuşa benziyordu, buna inanıyordu. İnsan burada çerağa dokunmadan ölen kelebekti. Ölüm Allah'ın emri, ayrılık olmasaydı.

Mehmet henüz gelmedi. Müsveddeler birikti. Daktiloya geçecek şiirler... Akıl en ağır yük, şiir en acı lokma. Bir de çay. Tahammül duvarının dibini bekleyen muhafız. Ali diye haykırdı biri. Ali kim? Mehmet'in solgun yüzü geldi nihayet. ‘Anlamıyorum baba!’ diyordu. Sus, biz Allah'ın tutuğuyuz. Mesele anlamamakta. Putlara dahi şirk koşulan şu cemiyette Allah'ın tutuğu olmak. Ne aziz! Haydi git. Anneni üzme, baban, kale burçlarından harflerinin bile söküldüğü bir davanın gözyaşı memuru. Git."

Fatma Kahraman Yıldız

Yayın Tarihi: 12 Kasım 2019 Salı 12:00 Güncelleme Tarihi: 12 Kasım 2019, 09:12
banner25
YORUM EKLE

banner26