Kim Sezai Karakoçla röportaj yaptı?!

Tarihin Yol Ağzında kitabında Üstad Sezai Karakoç'un sanat ve siyaset arasında kurduğu bağ üzerinde özellikle durulmalı.

Kim Sezai Karakoçla röportaj yaptı?!

SANATIN RÜYASI İLE SİYASETİN REALİZMİ ARASINDA

Tarihin Yol Ağzında Sezai Karakoç'un sanat ve siyaset arasında kurduğu bağ üzerinde özellikle durulmalı diyorum.

 

Söyleşi tarzının kalıcılığı ve faydaları hakkında ne söylenebilir? Hemen şunu söylemek mümkün: Söyleşi hayata en yakın gazetecilik türü olmanın yanında yazıya göre daha basit, daha tempolu, daha dolaysız. Bir ''interaktif'' ortamın, siyasi konjonktürün, zamanın atmosferidir söyleşi. Düz yazı o atmosferi yakalayamaz. Hiçbir yazı, aktörlerin kendi ağzından dökülen sözcükler kadar etkili olamaz. Tek sözcük ya da bir cümle muhatabınızın tüm düşünce sistemi, iç dünyası, ruh hali, zaaf ya da ikilemlerini ortaya koyar bazen. Söyleşi bu nedenle renktir. Gerilimdir. Sürprizdir. Risktir. Söyleşiyi veren için olduğu kadar söyleşiyi yapan için de risktir.

 

Söyleşileri kitaplaştırmak

Sezai Karakoç'un Tarihin Yol Ağzında kitabını yeniden okurken düşündüm bunları. Zaman ve Türkiye gazetelerinde 1992'in başlarında yapılan iki söyleşi bunlar. Burada şunu da söylemek gerekir diye düşünüyorum: Gazetede çıkan söyleşileri kitaplaştırmak Türkiye'de pek  yaygın değil. Batı'da bu tür kitap çok... Türkiye'de tanınan örnekler arasında mesela Larry King, Fallaci'nin söyleşileri var. Türkiye'de ise Eyüp Can, Mehmet Gündem, Nuriye Akman vb. isimler ilk aklıma gelenler.Tabii söyleşileri kitaplaştırmak malzemenin zamana dayanabilmesine bağlı.

 

Türkiye'de ''söyleşi'' anlık kullanım için düşünülüyor. Gazete yönetimlerinin söyleşi yapan gazeteciden beklentisi kişisel bir imza ya da üslup değil. Kanlı canlı polemik veya ''scoop'' -haber-. Polemik yaratacaksınız. Üç gün konuşulacak. Sonra üç günlük başka polemik malzemesi bulacaksınız. Malzeme ne kadar kişisel olursa olsun o kadar makbul. Magazin iştahını doyuracaksınız. Bunlar söyleşi yapan gazeteciyi öyle dar bir yere sıkıştırıyor ki! Söyleşi Batı'daki denli özgür bir alana sahip değil burada. Yalnız ''haber'' için yapılmaz söyleşi. Günlük haber röportajcının değil muhabirin işidir. Kalıcı söyleşi geniş ufuklu, geniş açılı olmak zorunda. Kalıcılığı buna bağlı. Bu açıdan Tarihin Yol Ağzında kitabında yer alan iki söyleşinin dün olduğu gibi, bugün ve  yarın da  okunabilecek nitelikte iki söyleşi olduğunu belirtmeliyim.

 

Yaşantıdan kaynaklanan yazı türleri: söyleşi, anı, günlük.. kurgulanan türler kadar: öykü, roman.. şanslı değildir okur açısından. Geniş kitlelere kolayca yayılamazlar, adları ve varlıkları ile zihinleri hemencecik kuşatamazlar. Onların okurları, ağırbaşlı bir alçakgönüllülüğün içinden, okuryazar olmanın tüm güçlüklerinden bile isteye geçerek gelmiş has okurlardır. Söyleşilerin, anıların, günlüklerin peşine takılmış okurlar, yazarların iliğini kemiğini isteyen, onların beyin hücrelerinin grisini de merak eden cinsten okurlardır. Ancak sanatçının yapıtlarını hatmetmiş, içine sindirmiş, dünyasını keşfetmiş ve hatta ele geçirmiş böyle okurlar sanatçılarının yaşamlarının peşine düşerler.

 

Söyleşileri yan yana koyduğumda kitabın kendisi Türkiye ve dünya  üzerinde yapılmış bir büyük söyleşiye dönüşüyor. Bir bütünün parçaları gibi düşündüm  her iki konuşmayı. Nitekim kitap için düşünülen isim de bunu ortaya koymakta zaten. Okuru mümkün olduğunca o yaşayan gerçek, alternatif gerçeklerle yüz yüze bırakmak istiyor Karakoç. Soğuk savaşın bitişi, Ortadoğu, Avrupa ve İslam milleti çerçevesinde biçimlenen konuşmalarda alternatif bir dünya tasarımın ipuçlarını veriyor Karakoç. Altını çizmek istediği tek yön belki bu. İki söyleşide zaman zaman görülen zihin sıçramaları kimi bölümlerde tekrarlara neden olmuş olsa da bu okuru sıkan ve yoran bir durum haline gelmiyor; aksine söyleşinin sıcaklığına, samimiyetine, dürüstlüğüne işaret ediyor.

 

Sanatçının yalnızca sanat serüvenine değil düşünce yolculuğuna da bütünlüklü olarak bakma olanağı veren bu çalışmada bir okur olarak dikkatimi özellikle üç nokta çekti: Temelli bir kültürel beslenme, bu beslenmenin şekillendirdiği bir toplumsal bilinçle, dille, zihinle büyümek ve bu bilinci, bu tanıklığı bir yaratıcı deneye, estetik pratiğe dönüştürmek. Böyle bir itkiyle bir solukta birkaç kez okuduğum Tarihin Yol Ağzında Sezai Karakoç'un sanat ve siyaset arasında kurduğu bağ üzerinde özellikle durulmalı diyorum.

 

Sanatçının Dolaysız Toplum Görevi

Zaman gazetesinde Fehmi Koru'nun yaptığı söyleşin başlarında sanat hayat ilişkinse değinir Karakoç. Bu söyleşinin yer aldığı bölümün adı da önemli: İçe doğru. Burada içinde yaşadığımız yüzyılın tabii şartlarından dolayı sanatçının dolaysız toplum görevini kişiliğinden ayırmanın mümkün olmadığını tespit eder ilkin Karakoç. Toplumların kritik krizli ortamında sanatçının tavrı ile cephedeki insanın tavrının aynı olmak durumunda olduğunu Mehmed Âkif örneği üzerinden somutlaştırır. Hem cephede hem de şiiriyle çarpışan bir öncü olarak Mehmed Âkif'le  bizim durumumuzun  farklı aynılığı  şöyle belirginleştirir: “Mehmed Âkif biten bir dönemin son savaşçısıydı,bizler de başlayan bir dönemin ilk savaşçılarıyız.Birisi bitmemek için yapılan  bir savaş,öbürü de yeni bir dönemin,bir dirilişin başlayış savaşıdır.Bu iki savaş birbiriyle irtibatlıdır.Onlar savaşmasaydı biz belki bu başlangıcı yapamayacaktık.”

 

Karakoç düşünce serüvenine dair şunları söylüyor: “Düşünce, sanatla eylem arasındaki köprüdür. Sanatla yola çıkan savaşçı insan, daha sonra otuz yılın olgunluğuna erince, düşünce döneminin büyük eşiğine  ayak basacak, onunda arkasından eylem gelecektir. Çünkü biz düşünce için düşünce üretmiyoruz;düşüncelerimiz toplumun sağlığı içindir ve tabii bir gün mutlaka uygulanmalıdır.Düşünceler uygulanmadığı zaman durgun suyun uğradığı âkibete uğrarlar, bataklıklar oluşur ve sinekler ürer.Düşüne de, akan bir su gibi,toplumun ruhunda ve davranışlarında yeni arayışlar bulursa canlılığını koruyacaktır.O bakımdan ben, milletimin hayat ve memat gününde,şiirimle,düşünce çalışmalarımla ve politik atılımımla,aynı kişiliği sürdürdüğüm inancındayım”

 

Birbirini Besleyen Tavırlar

 

Sezai Karakoç'un bir bakış, algılayış ve yorumlayış sorunsalı olarak ortaya koyduğu 'dikey ve yatay çelişkiler' üzerinden hayata, topluma, siyasete, bireye bakma ve onları çözümleme, sorgulama, anlama çabası söyleşi metinlerinde de kendini hissettiriyor. Bütünlüğünü koruyan, tutarlı, onurlu ve kendine özgü bir yaşamı yatay seyrinden takip ederken çağın olayları, çatışmaları ve tanıklıkları ile de toplumsalın dik surlarına tırmanıyorsunuz. Dolayısıyla çok katmanlı, çok anlamlı bir seyir, burada da kucaklıyor sizi.

 

Söyleşilerde de yazar, yatay zemin olan kendi öznelliği üzerinden yürürken meselenin kendi öznelliği kadar arkasındaki dönem panoramasının da önemli olduğuna vurgu yapıyor. Bu bir alçakgönüllülük meselesi olduğu kadar bir bilinç, dünya görüşü meselesidir de aynı zamanda.

 

Türkiye gazetesinde yayımlanan söyleşiyi Nurettin Çakın yapmış. Bu söyleşi kitabın “dışa doğru” adını taşıyan ikinci bölümü oluşturmuş. “Sanat şahsi ve muhteremdir" ilkesinin bireye dönük sanat anlayışına şu ifadeleri ile karşı koyuyor Karakoç: “İslam dünyası ve ülkemiz her zaman çok değerli şairlere sahip olmuştur. Onların arasında kabul edilmeyi bir iltifat sayarım ve bundan mutluluk duyarım. Çağımızı da, şiirin, düşüncenin ve millet için, adeta cephede çarpışırcasına  çarpışmanın, birbirinden ayrılamayacağı bir çağ olarak düşünüyorum. Bu sebeple de sadece şiir yazmakla yetinmiyorum. Sanat, düşünce ve toplum faaliyetini birbirinden ayırmıyorum. Sanat ve düşüncelerim, toplum faaliyetlerime ışık tuttuğu gibi, toplum faaliyetlerim de,inanıyorum ki, düşünce ve sanat verimliliğimde geliştirici bir rol oynayacaktır. Sanatım, düşüncem ve davranışım birbirinden ayrılmıyor. Birbirini besleyen tavırlarımdır. Bu sebeple, Allah'ın lütfuyla, ilerde yine düşünce ve sanat faaliyetlerimin sonucu olarak doğacak eserlerim, siyasi faaliyetlerimin, daha doğrusu idealim uğruna yaptığım faaliyetin içinde veya onunla birlikte görülebilecektir”.

 

Müslüman'ca bakışın eksik bırakıldığı yerde kim olursa olsun cılız bir gölge olarak kalacaktır. Buna izin vermeyecek bir bilincin, ruhun ve duyarlığın yakın tarihimize bir bakışıdır da aynı zamanda bu söyleşiler. Yalnız bakış da değil, soruş, sorgulayış, yorumlayış halidir de. Bu hali paylaşım şüphesiz ki okuyanı da zenginleştirecektir.

 

Asım Öz

Yayın Tarihi: 03 Nisan 2009 Cuma 16:26 Güncelleme Tarihi: 31 Aralık 2021, 21:46
YORUM EKLE

banner19

banner36