Kendi cenazesine katılan adam

“Acı Kaybımız” bir tasavvuf kitabı değil, yazar da -bildiğimiz kadarıyla- mutasavvıf değil, bir öykücü. Fakat, bana abartıyorsun demeyeceklerse bu kitap bir rabıta-i mevt kitabı. Ayşe Adan yazdı.

Kendi cenazesine katılan adam

“Lezzetleri kökünden kesip atan ölümü çokça hatırlayın.”

Bu bir Peygamber nasihati. Öyledir, ölüm kıymetliyi kıymetsiz, kıymetsizi kıymetli yapıverir. Hepten taş kesilmemiş bir kalp ölüme yakından şahitlik edince sarsılır, ardından niyet eder; hayatıyla ölümünün, ölümüyle hayatının hakkını vermeye azmeder. Fakat ev bellediği yerde seferi olduğunu idrak etmek, kabul etmek, sonra da gereğince eylemek kolay değildir. Baktığı her yerde fanilik damgasını görmeye başlayınca keyfi kaçar insanın. Zira insan bir kişiyi, bir yeri, bir “şeyi” severken, sıkı sıkıyı bağlanırken sonunu düşünmez. “Tevehhüm-ü ebediyet” sevginin ön koşulu adeta. Öyle biliriz ki sevilen baki. Seven baki. Oysa bir öksürük, bir yudum su, bir ayakkabı bağcığı kadar yanı başımızda ölüm. Söylediği şey açık; kök salmaya, kazık çakmaya uğraşsan da misafirsin ey insan, ister unut bunu, ister an.

Lezzetleri harap eden bu hakikati bir an bile unutma fırsatımız olmadı aslında bu sene. İki bin yirmi, her gününü onlarca, yüzlerce ölüm haberiyle geçirdiğimiz bir yıl oldu. Peki, Efendimiz’in nasihati için bir vesile bildik mi bu zor yılı? Ölüm bizim kapımızı çalmadıkça bu haberler, sayısal veri olmaktan öteye geçebiliyor mu? Aynadaki suretimize ölmeyi konduruyor, kendimize ait biricik ölümümüzü düşünüyor muyuz?

Muhit Kitap’tan çıkan son kitabında Kâmil Yeşil, kendi ölümünü uzun uzun düşünmüş, anlatmış, hatta bir ölümle yetinmemiş farklı ölümleri de yazmış; “diri” kalemiyle okurun canını bir miktar yakmış.

Acı Kaybımız” bir tasavvuf kitabı değil, yazar da -bildiğimiz kadarıyla- mutasavvıf değil, bir öykücü.  Fakat, bana abartıyorsun demeyeceklerse bu kitap bir rabıta-i mevt kitabı. İki bin yirmi yılında yaşayan bir öykücünün rabıta-i mevti de böyle olur işte dedirtecek bir kitap.

“Ölmeden evvel ölünüz.”

Bu kitap, bir yazarın ölmeden evvel ölme tatbikatı. Düşünün ki kendi taziyesini kendisi yazmış, kendi ölüm ilanını bastırmış.

Yalnızca yazarın rabıta-i mevti değil, okura da kendi ölümünü merak ve tasavvur ettiren bir kitap.

Kâmil Yeşil’in ölümünü okurken bir de bakıyorsunuz ki kendi ölümünüzü okumaya başlamışsınız.

Nasıl ölebilirim? Sekeratta neler ayan olacak bana? Peki kabir? Ya ardımda kalanlar, neler konuşurlar hakkımda? Ya beni kimler karşılayacak o tarafta? Ben nasıl öleceğim, ben de ölecek miyim, vay be, ben de öleceğim, bunlar benim de başıma teker teker gelecek.

Her okuduğundan, her izlediğinden, yediğinden içtiğinden, gittiğinden gördüğünden daima keyif almak isteyenler için söylemiş olalım, bu kitap okuruna “keyif” vadetmiyor. Aksine bizi sıkı bir muhasebeye sevk ediyor. Ölümü ucundan tattırıyor, lezzetleri acılaştırıyor.

La Rochefoucauld isimli bir zât şöyle bir söz söylemiş: “Kimse güneşe ya da ölüme doğrudan bakamaz.” Yazar, gözlerini kısmadan bakmaya çalışıyor ölüme, başımızı çevirip bize de “Bakın!” diyor. Ağır çekimde ölüyor, ölümü “yaşıyor”.

Bir edip yahut eleştirmen değilim. Sıradan bir okurum. Kendi hâlinde bir okur olmanın özgürlüğüyle diyebilirim ki bu kitabın bir içimlik su gibi durması sizi yanıltmasın. Öyküler demir leblebi. Öyle okuyup okuyup geçemiyorsunuz bir sonrakine. Mesela kalplerin özünü gören bir X-Ray cihazını anlatırken yazar, bütün tüyleriniz ürperiyor. Hayatını film şeridi gibi hatırlarken yazar, kendi hayatınız gözlerinizin önünden akıp geçiyor. Hem dupduru bir dili var, okurken insanı yakalayıveriyor. Belki de bize vaaz vermediği için, teneşire kendisini yatırdığı için yazdıkları insanın içine işliyor.

Kitabın bir bölümünde, yazar bir rüya anlatıyor. Bir kimse Kâmil Yeşil’in öldüğünü ve cennete gittiğini, bazı kimselerin de bunu görüp dedikodu ettiklerini görmüş rüyasında. Yazar rüyayı hikâye ettikten sonra, “Sayın okuyucu, bu konuda sen ne dersin?” diye sual ediyor. Biliyorum ki bu bir öykü kitabı, anlatılanlar da kurgu. Olsun. Ben şahsım adına buradan cevap vermiş olayım; Allah size hayırlı, huzurlu, sıhhatli, afiyet içerisinde, rahmet ve bereketle kuşatılmış, şükrünüzü arttıracağınız uzun ömürler, iman ile kavuşmak, cennet ile karşılanmak nasip etsin. Rüya sadık olsun, haset edenlerin şerrinden dünyada da emin olasınız inşallah sayın Yazar.

Burada ipin ucunu daha fazla vermek istemiyorum. Siz okuyun, kitapta yaşayın, hem ben yanlış anlatmış olmayayım. Fakat şu kadarını tadımlık olarak şuracığa bırakıversek ne olur?

“Kızımın sesi.

Elinde hafif ıslak bir mendil. Alnımı siliyor. Serinliği hissediyorum. Konuşup konuşamadığımdan, söylediklerimin anlaşılıp anlaşılamadığından emin değilim. Ama dudaklarımın kıpırdadığının farkındayım. Dilim damağım ıslanıyor.

-Bir şey ister misin babacığım?

Kimsenin kalbini kırmamış olmayı isterim. Karıncayı bile incitmemiş. Çiçeğe yan bakmamış. Yere tükürmemiş. Ne kadar çok seversem seveyim, bir gülü dalından koparmamış olmayı isterim diyorum.”

Ayşe Adan

Yayın Tarihi: 18 Aralık 2020 Cuma 13:00 Güncelleme Tarihi: 18 Aralık 2020, 19:07
banner25
YORUM EKLE

banner26