Kayseri'nin kültürel belleği var kitaplarında

Emir Kalkan’ın Yurttaş Sokak kitabında Kayseri’nin orijinal büyüsü henüz bozulmamış şehir dokusu, tek katlı evler, iki katlı kapısında eskimez yazıyla ‘maşallah’ların okunduğu geniş, ferah konaklar, yine geniş meydanları bekleyen asırlık çınarlar, devlet daireleri için foto şipşaklar, ve de Ermeniler, Çingeneler var..

Kayseri'nin kültürel belleği var kitaplarında

Gönle düşen o ki yitip giden sermayesiz anılar yolculuğunun ilk durağı olarak çocukluk, tekrar geri dönsün. Geri dönsün ve beyaz, kirli bir sokak akşamının ağır ağır inen perdelerinden şöyle ufarak, göz göz odalara, ‘hayat’lara sokuluversin. Bu arzuyu yaşı kırkını aşmışlar kadar, belki ellisinden sonrakiler kadar olmasa bile altmışlıklar da hissetmiştir.

Yok, şimdi, ‘Ey nostaljisi şanlı delikli yakı gibi tutan evimizin yazarı, be hey güzel kardeşim, sırası mı şimdi çocukluk triajının’, yavelerini nasıl atlatırım diye düşünecek değilim elbette. Nihayetinde, çehrelerimize sinen, sönük, sünepe ve dahi bağışlanmaz yalnızlık, seksen sonrası yerini iyicene bellemiş oldu. Şimdi tarih, akraba, taallukat faslına girmeden evvel, ‘Nerede o güzel yıllar yahu; evet, yoksulduk, fakirdik, lakin mutlu, huzurluyduk işte!’ pişmanlıklarını geri çağıran bir hayat içinde, acaba şehir nereye düşerdi dersiniz?

Şehir fotoğrafları olarak seksen sonrası geniş bir külliyat halinde literatürde baş köşeye oturtulan şehir hayatına dair kitaplar, az evvel sözünü ettiğim yaşı geçkinler familyasının olasıdır ki burnunu sızlatan, henüz yirmisine varamamışlar içinse hayretlere düçar olmanın sakınıldığı efsanevi türü oluşturmaktadır. Bu cümlenin uzunluğuna aldanıp haberi okumaktan sıkıldığını sananlara Emir Kalkandan bahsetmiş olsak ne yazar ki? Ki onun Kanatsız Kuşlar Şehri henüz yayımlandığında, elimde biraz evirip çevirdikten sonra, biraz da efelenerek, ‘Yahu, Kayseri dediğin alt tarafı pastırma üst tarafı mantı değil mi, nesi var şimdi bunun yazılacak?’ diye sorduğumu çok iyi hatırlıyorum. Veyl olsun bana ki fena halde tufaya geldiğimi kitabı okuduktan, daha doğrusu gözyaşı ve kahkaha arasında cuş-u huruşa geldikten sonra anlamıştım.

Çocukluk yurdunun bir türlü ıstırabı dinmeyen özlemi var

Anlatılan sadece geçip giden tarafıyla eskimez sanılan alışkanlıklarımız değildi. Bir şehrin yerlisi olarak, yakınlık duyduğumuz bir tek gölge için dahi yıllar sonra ağıtlar yakabiliyoruz. Kayseri, öyle sanıyorum ki Türkiye’nin ellilerden sonra bir esatir halinde kullanageldiği devletçi, hükümetçi anlayışı bir tarafa istiflersek, Emir Kalkan’ın kalemiyle bir kez daha, yeniden geçmişini, nesi var nesi yoksa iyi bir eşelemiş oldu. İyi de oldu. Öyle ki, Kanatsız Kuşlar Şehri’ne girdiğimizde çocukluğun delişmen, ferah ve azatlık tutkusuyla karşılandığımız zamanlarına tesadüf eylemek doğrusu pek şaşırtıcı gelmişti. Vahlar bize ki şimdinin yeni yetme, sözün öznesi olarak söylüyorum, ‘zibidi’ takımı, doksanların ötesini bilmediğinden kavruk bir başıbozuklukla tarazlanıp durur. Oysa unutulmaya yüz tutmuş bir fotoğraf albümünün en güzel bölümlerini seyre duran okur için bu vazgeçilmez bir fırsattır. Bu fırsatı vaktinde seferber eyleyen Emir Kalkan, Kayseri mihverinde buluştuğu çocukluğuyla aslında geniş bir coğrafyanın atlasını seriverdi önümüze.

Yıllar sonra çıkagelen ve Ötüken Neşriyat’tan çıkan Yurttaş Sokak’ı güneşin altında yanmış ve suya davranan bir çöl bedevisi çevikliğinde karşıladım. Kurtarılmış bu anılar toplamı içinde özlediğimiz sadece Kayseri’nin sokakları, caddeleri, resmi kurumları, yatırları, evleri, komşuları, komşulukları değil, bütünüyle yitirdiğimiz çocukluk yurdunun bir türlü ıstırabı dinmeyen özlemi var. Zira ‘çocukluk insanın anayurdudur’ diyen kimsenin hüznüne karışan bir tarafımız renksiz yıllara karışıp durmuş işte. Ne de olsa akşamın şehrin üzerine erken indiği, yiyeceklerin zerzembide saklandığı, çamaşırların leğende yıkandığı ve kömürlü ütülerin her eve giremediği devirlerdi.

Menakıb, esatir, efsane arasında gidip gelen çingene ve Ermeni fonuyla birlikte Kayseri

Emir Kalkan, şüphesiz güne Muazzez Türing’le başlarken, ekâbirân Münir Nurettin, Zeki Müren dinlemekte; avam, Hacı Taşan, Çekiç Ali ve Muharrem Ertaş’la efkârlanmaktadır. Zira çarşı ağaları zabıta, muallimler öğretmen, ameleler işçi, mebus milletvekili, eşkıya terörist olmamıştır henüz. Henüz çekler, master kartlar, bankamatikler, icat edilmediği gibi, esnaf veresiye defterine yazmakta, ödeme tarihinin karşısına da; bağ bozumu, harman sonu, fidan dikimi, patates sökümü, koç katımı, toklu satımı, türünden vadeler uygun görülmektedir.

Hele şehrin orijinal büyüsü henüz bozulmamış dokusu, tek katlı evler, iki katlı kapısında eskimez yazıyla ‘maşallah’ların okunduğu geniş, ferah konaklar, yine geniş meydanları bekleyen asırlık çınarlar, devlet daireleri için foto şipşaklar, ve de Ermeniler, çingeneler… Hatır için mi bilmem, çocukluğumuzun henüz kuş avlanmamış yuvalarına sokulan ellerimiz kuş koktuğunda yanımızda mutlaka bir çingene ya da Ermeni arkadaşımız bulunurdu. Orta Anadolu’nun önemli bölgelerinde mekân tutmuş çingenelerin veya Ermenilerin mitoloji türüne pes dedirtecek denli felaket tüccarlığı veya munis insanî sevecenliği bağışlayacak kadar gözü pek inanç sahibi olmalarını hayretle karşılardık.

Emir Kalkan’ın Yurttaş Sokak’ta anlattığı yurdum çingenelerinin haddizatında devam edegelen serüvenlerine şimdi de dahil olmayı arzulamaktayız. Yalnız Ermeni faslını okuduğum zaman anladım ki düğün, dernek, misafir türünden fasılların turnusol kâğıdı bu iki milletmiş! Buna sevinmeli miyim, bilmiyorum. Hem Müslüman bir coğrafyanın aynı toprağını ve havasını paylaşmaktan mutlu olanların milleti mi sorgulanırmış? Menakıb, esatir, efsane arasında gidip gelen çingene ve Ermeni fonuyla birlikte Kayseri, artık belediye denilen kurumun seksen sonrası hizmetini yeni yetme nesiller de işin içinde olmak kaydıyla bir güzel gösterivermiştir halka. Gösterivermiştir de geride kalan bütün bir düş fotoğrafı, anılar halinde gözümüzün önünde sağa sola kaçışıp durmaktadır yine de.

Benim şehir kitaplarına karşı bu iflah olmaz iştiyakım doğrusu Beş Şehir sonrası, Mitat Enç’in şehrimi, Antep’i anlattığı Uzun Çarşının Uluları sonrası depreşip durmuştu. Sonrasında Altıncı Şehir geldi. Derken Özkan Yalçın’dan Yedinci Şehir’i okudukta çok bir vakit geçmemişti ki Kanatsız Kuşlar Şehri çıkageldi. Bütün bu kitaplarda anlatılan elbette eksilen, azalan, tükenen bir taraflarımızdı.

Şehir, bütün büyüsü içimizde saklı duran bir çocukluğun avuttuğu oyunların, oyuncakların, o munis ve sevecen şakaların şehri olarak kalamazdı elbette. Fakat nihayetinde hiçbir zaman medeniyet ve çocukluk arasında bir tercihe zorlanmayacağımıza göre, halihazırda nostalji biraderimizin omuzlarına yaslanarak ağıtlar yakmanın, efkâr tutmanın vakti geçiyor demekti. Geçen bu vaktin farkına varan kalem erbabı arasında yer edinen Emir Kalkan, öyle sanıyorum ki -her ne kadar iki kitapta da tekrar eden anılar olsa bile- Yurttaş Sokak’ta sonradan yazılması gereken, hatırlanan anıları kâğıda geçirmiş.

Çünkü unutmak ihanet etmektir.

Reşit Güngör Kalkan yazdı

Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2019, 18:03
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Oğuzhan Saygılı
Oğuzhan Saygılı - 6 yıl Önce

Hocam,yüreğine ve eline sağlık. Selam ve hürmetle....

Sergül Vural
Sergül Vural - 6 yıl Önce

Kimi insanlar şehrin yaşayan hafızasıdır. Emir Bey hafızasında kalan anıları yazıya işlemekle gelecek nesillere kayıt düşüyor. Kitap güzel, yazı da iyi yansıtmış meramını..Bakî selam ve dua ile

banner19

banner13