Kaybolmuşların ve yarım kalmışların romanı Serçelerin Ölümü

İz Yayıncılık etiketiyle yayımlanan Serçelerin Ölümü adlı kitabında Kadir Daniş okuyucuya içinde tortulaşan yangını kelime kıvılcımlarıyla alevlendirmeye azmediyor. Fatma Kahraman Yıldız yazdı.

Kaybolmuşların ve yarım kalmışların romanı Serçelerin Ölümü

Kilidi paslanmış ve anahtarı kayıp sandıklara adanan, kırılgan yüreğini karanlık kuyulardan çekip çıkaran, sonra diz çöktüren bir yavru kuş ürkekliğinde, kanırta kanırta ömür sayfalarını acıya gark eden bir çift nazlı bakış sessizliğinde, belki avucuna koyduğu elin öpmeye doyulmaz sihrine kapılırken unutulan saatler vardır kim bilir.

Hissettiğini kelime dağarcığının taşımaktan aciz kaldığı, bölük pörçük anlamlara yüklenmeye çalışılan bir heybe dolusu harf, bir buruk hevesli ünlem gibi, bizi biz yapmaya niyetli, seni bana, beni sana benzeten sonsuz düşlü bir ayna yansımasında.

İz Yayıncılık etiketiyle yayımlanan Serçelerin Ölümü adlı kitabında Kadir Daniş okuyucuya ve edebiyatseverlere içinde tortulaşan katman katman yangını kelime kıvılcımlarıyla yeniden tutuşturarak alevlendirmeye azmediyor. Bir lahzada söylenmesi imkansız olanı hayal ve kurgu arasında gerilen ipin ucunda esneterek damla damla gözyaşı ırmağına dönüştürüyor.

Bir yanımız buza kesiyor yanardağları söndürüp kül eden, bir yanımız şerha şerha yarılıp ateşini kor halinde püskürtüyor. Söz evlada gelince susturulur lafazan ucubeler, kimin derdi bu kantarda tartılacaksa o kabul edilir ortaklığa, onun dili söylemeyi hak eder. Anne ve baba yere dökülen keder kırıntılarını serçelerin ağzından birer birer toplarken, ölümü geri sayım yaşatan bir sarkacın zincirlerine bağlı bulurlar.

Suçlu sanık sandalyesinde kendi hükmünü keser, kalemi kırılmış görür her gece düşünde. Sanki bütün evlatların canını, boğazda düğüm düğüm inleyen canhıraş bir hıçkırığa bağışlar. Tükenişin heyula kucağına yuvarlanırken bile gururunu eğilip yerden kaldıracak mecali bulamaz. Bir serçe yavrusunun son nefesinde inip kalkan körpe vücudunun taşıdığı yükü sırtlanan baba, aynı hüznü hisseder yalnız sekiz saat yaşayan yavrusunu toprağın bağrına sererken.

Bir anneyi önce yalnızlıkla, sonra boş vermişlikle öldürüp gömer, daha sonra pişmanlıkla kavruldukça devleşir. Öyle büyür ki zavallı bedeni işlediği suça ceza beğenmez olur. Ardından Hızır yetişir dörtnala, terkisinde birikmiş mahviyetler. Değiş tokuş olur aralarında, ben canımı sen huzuru versen de bir kuytuda bilinmezler buluşsa derken.

Yazarın farklı üslubu ve betimlemeleriyle doyurduğu metnin sarsıcı etkisi okuyucunun da aynı romandaki baba gibi kaybolan benliğini bulmasına yardımcı olması hasebiyle kıymetleniyor. Çeyrek kalan adamlığını tamamlamak için çamura bulanan ruhunu gözyaşı yağmurunda yıkayan bir mahkûmun çaresizliğini kelimelerin üstüne var gücüyle basa basa anlatıyor.

"Mermere koydum başımı. Gözlerimi çevirdim, gökyüzüne baktım. Çitlembik ağaçları bizi üstümüzden kuşatmış, bize sarılıyordu. Kızımla haz, hayret ve hayranlıktan ürpererek çitlembik ağaçlarına alttan baktık. Benim kafam vardı, kızımın kafası vardı, onun yanında da gül dalı dikiliydi. Üçümüz alttan ulu çitlembiklere bakıyorduk. Dedim burada öleyim de burada kalayım da burada olayım da ebediyen kızımla ve gül dalıyla beraber, iki gülümle iki çiçeğimle beraber şu çitlembiklere aşağıdan bakalım. Sabahları alınlarımızda çiy biriksin, kuşlar oramızdan buramızdan solucan ayıklasın. Burada üçümüz böyle uzanalım, üç kardeş, üç evlat, üç ebeveyn burada uzanalım ve bu çitlembik ağaçlarına hep böyle aşağıdan, alttan haz, hayret ve hayranlıkla ta kıyamete dek bakıp duralım."

Fatma Kahraman Yıldız

Güncelleme Tarihi: 29 Mayıs 2019, 10:03
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13