Kapalıçarşı esnafı her günü duayla açarmış

Rahşan Tekşen’in Kırk Bir Kere İstanbul kitabında, sosyo-kültürel hafızamız ve mazimizin yadigârı kıymetli eserler ve algılardan hoş bir müntahabat bekliyor okuru. Sadullah Yıldız yazdı.

Kapalıçarşı esnafı her günü duayla açarmış

Kırk Bir Kere İstanbul, Kasım ayı içinde Şule Yayınları’ndan çıkıp İstanbul meraklısı/sevdalısı/iz sürücüsü okurun, peşine düşmesi için kitapçı raflarına çöreklendi. İstanbul’un yirmi bir güzelliğini ayrı başlıklarla ve tahkiye üslubuyla ele alan yazar, bazen Galata Kulesi’ne bazen Haydarpaşa Garı’na uğruyor. Doğrusu, millet olarak mekânların ıstırap ve yaralarına dair mazide pek tecrübe edindiğimiz için, kitapta bu hususlara da temas edilmeden geçilememiş.

Dayak yiyip kurnaları dağıtılmış sebiller mi dersin, yerinden paldır küldür taşınıp nakledilen koca çeşmeler mi istersin; bizde ne ararsan var tabiî. Hatta yazar, Mısır Çarşısı’na değindiği yazısını yürek burkan bir yakın tarih faciasıyla nihayete erdiriyor: “1940’lara erdiğinde İstanbul, çarşının içindeki iklim de değişti. Yalnızca aktarlar yoktu orada. Her mesleğe açık bırakılmıştı kapıları. (…) Seher vakti bereket dağıtan melekleri kaçırdı. Dua meydanındaki âminleri sustu. Balıkpazarı Kapısı üzerine karşılıklı olarak yazılmış iki vav yere düştü. Herkes üzerine basıp geçti, farkına varan olmadı. Oysa birbirine bakıp duran iki vav, lafzatullah demekti.”

Alın teriyle kazanını Allah sever…

Yakın zamanda, İstanbul’un en salaş -ama elbette en nefis- lokantalarından birini içinde keşfettiğim Kapalıçarşı, herhâlde birçok İstanbullu için büyük nispette bir muammadır, hâlâ. Labirent gibi koridorları, oraları iyi bilenler için “aslında pek de karışık olmadığı” şeklinde tarif edile gelse de, ayda yılda bir kere yolu düşen bizler için pekâlâ bal gibi keşmekeşi andırıyor. Beyazıt Kapısı üzerindeki İsmail Hakkı Sami Efendi’nin hattıyla, “el-kâsibü habibullah” (Alın teriyle kazananı Allah sever!) yazması, galiba Kapalıçarşı’nın alelade bir pazar olmadığını, hatta bir ticaret felsefesine sahip olduğunu söylemeye çalışıyor bize.

Yıllar evvel, sakin bir günde Sultanahmet’te babamla namaz kılmıştık da, kapının üstünde caminin her noktasından görülecek kadar büyükçe asılmış aynı hadisi görünce, babam o tablonun varlığını, “vakit namazını kılmak için buraya gelen esnafın, camiden çıkarken görmesi için asılmış” diye açıklamıştı. Yani bir nevi, “Namazını kıldın, işine gidiyorsun ama işinin de ibadet olduğunu unutma esnaf kardeş!” diyor Sultanahmet.

Buyurun duaya…

Çarşının çeşit çeşit mamullerinin ve birbirinden cilveli eşyalarının yanında, “Her sokağın rengi ve kokusu başkadır, keza her sokağın adı,” diye yazmış yazar: Püskülcüler, Yağlıkçılar, Serpuşçular, Zenneciler, Kalpakçılar, Fesçiler. Kapalıçarşı’nın, yıllar içinde teşekkül etmiş bazı âdet ve geleneklerinden bahsederken söz duaya geliyor. Her sabah, Kuyumcular Kapısı’nın arkasından Bedesten esnafını bir araya toplayan bir, “Buyurun duaya!” nidası gürlermiş: “Sultanın ve askerin selametine dua, gelmiş geçmiş esnafın ruhlarına rahmet niyaz edilirdi. Kubbenin altında birleşen onlarca ‘âmin’ sadası, hep birlikte havalanan kuşların kanat sesleri gibi çarşının içine yayılır, bereket dağıtırdı.” Böylece sabah vakti hem musafahasını yapıp birbirini görmüş olan ve uhuvvetini canlı tutan esnaf hem de dinî vecibelerini yerine getirmiş olurlarmış.

Galata Kulesi’nin serencamını anlatır “Ya Hâfız” serlevhalı yazıda. O tombul kulenin makûs talihini öğrenince kuleye bakışınız değişecek dense yeridir. Galata civarına Cenovalılar’ı istemeye istemeye yerleştirmeye mecbur kalan Bizans’la başlıyor hikâye. Fatih Sultan Mehmet’in gelişine kadar bir kayıt yok. Kanunî zamanında kule, Kasımpaşa Tersanesi’nin esir işçilerine zindan vazifesi görmüş. Yangınlar, afetler, fırtınalar derken, “taşları dökük, yüzü gözü is içinde” III. Murat zamanına erişen kule, yangınları gözetlemek için kullanılmaya başlanmış, şimdilerde ise İstanbul’u temaşa için gidiliyor tepesine.

İstanbul’un nüfüsu neden 8 milyon?

Tarihimizin mümtaz şahsiyetlerine, nadide mekânlarına ve müstesna anlarına İstanbul planında kısa bir gezinti vaat ediyor, Rahşan Tekşen’in kitabı; kısa ve yoğun. Talihsiz bir ömrü önünde sürükleyip nihayetinde bir kalyonu vaktinde denize indiremediği için idam edilen Hacı Selim Ağa’yı, huzuru Beşiktaş’ta yaptırdığı dergâhta ancak hayatının sonlarına doğru bulabilen Yahya Efendi’yi okumak ve nerdeyse her sayfada ayrı bir kitap âşığı tarihî şahsiyeti görmek bu kitapta mümkün. Bir kütüphane inşa ettirmenin ne olduğuna, nasıl üzerine titreneceğine, kitaplarından ayrılmanın bir hafız-ı kütübe ne denli ağır geleceğine Atıf Efendi’de ve Hacı Selim Ağa’da şahadet etmek de var. Güzel teferruatları da bu arada öğrenmiş oluyoruz elbette. Yahya Kemal’in 1900’lerin başında İstanbul nüfusuna niye, “8 milyon” dediğinin hoş nüktesini, Süleymaniye Kütüphanesi’nde yazma eserlerin neden çok sıkı korunduğunun hikmet-i sebebini, sarıasma-karatavuk-ishakkuşu-ispinoz ve filorinaların bir zamanlar İstanbul’unda nerede dinlendiğini…

İtiraf edeyim ki, kitabı okuyup bitirince sonbaharda Yıldız Parkı’nı, Süleymaniye avlusunu, Kanlıca’yı, Emirgan’ı görmek arzusuyla doldum. Bu arzuları bahşetmek kudreti kitapta fazlasıyla mevcut.

Sadullah Yıldız, tavsiye etti.

Güncelleme Tarihi: 24 Aralık 2018, 10:57
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
METİN YAZAR
METİN YAZAR - 3 yıl Önce

Harika bir İstanbul kitabıŞehre doğru yerden bakan rikkat sahibi bir göz.Döne döne okudum..Döne döne okuyacağım...Kırkbir kere maşallah İstanbulaKırkbir kere maşallah yazar Rahşan Tekşen'e...

banner19

banner13