banner17

Kandırmacaya değil hakikate çağırıyor!

Kul olmak için kat ettiğimiz yolda seçtiğimiz öncülerdir bizi diri tutan ve yazdıkları ile dengemizi sağlayan..

Kandırmacaya değil hakikate çağırıyor!

 

Bir ara çok kafaya takmıştım ve kendimi yer dururdum. İsmini duyduğumuzda kalbimizi titreten âlimlerin “tüm külliyatını bitirdim, şu kadar tarih kitabı okudum, bütün klasikleri yuttum, filanca kitap serisini hatmettim” diyenleri hep gıpta ile dinlemişimdir. Özenirim böyle insanlara ve maşallah çekerim uzun uzun.

Dönüp kendime baktığımda ise durum fecaat. Hiç de öyle külliyat devirmişliğim, büyük büyük âlimlerin kocaman kitaplarını elden geçirmişliğim yok maalesef. Bunu övünerek, marifetmiş gibi söylemiyorum elbette ancak demek ki herkesin bir kapasitesi var ve benimki bu kadarcık alabiliyor. Sonunda dayanamayıp kendime her zaman yaptığım gibi bir teselli cümlesi, bir çıkış kapısı bulmayı da ihmal etmedim tabi içimi soğutmak için.

Yazarlarımız bizim nimetlerimiz

Kocaman kitaplar, külliyatlar okuyup bitirememiş olabilirim lâkin ben de bu eserleri okuyan “baba” yazarlarımızın kitaplarını okuma gayretindeyim hiç değilse. Sonuçta bu yazarlarımız o kaynaklardan beslenmiş, işin özüne vakıf olmuş ve adeta bizler için paket servis yapmışlardır. Bize düşen sadece bu yazarlarımızın kitaplarını alıp okumak, üzerine düşünüp hakikatin özünü kavrayabilmek ve farkında olmak elimizdeki paha biçilmez nimetin.

Örneğin Rasim Özdenören, Cemil Meriç, Sezai Karakoç, İsmet Özel ve diğer nadide yazarlarımız. Bu yazarların kitaplarındaki bir cümleyi bazen üç beş kere tekrar tekrar okuduğumu bilirim. Sefil beynim, içine yerleşmiş, kaldığı mekânı terk etmek istemeyen paslı bilgileri kazıyıp atmak için hayli efor sarf ettiği için olsa gerek, bedensel bir aktivite yapmış kadar yorulur, kafamın tüm köşe ve kıvrımlarında derin bir temizlik zuhur eder. Arındığımı, arttığımı hissederim.

Fikir dünyamıza yön veren yazarlarımızın -küçük kızımın tabiri ile “çok bilgi verici”- kitaplarını okumakla beraber diğer türlerde yazdıkları kitaplarını ihmal etmiş olduğumu fark ettim. Mesela Rasim Özdenören’in hiç öykü, hikâye kitabını okuma bahtiyarlığına kavuşamamış rezil bir mahlûkum ben. Neyse ki dünyabizim var da bu eksikliklerimizi gözümüze soka soka bize gösteriyor ve biz de telafi imkânı buluyoruz hiç değilse bundan sonrası için.Rasim Özdenröen, Toz

Toz ile bismillah…

Kim demişti bilmiyorum ya da nerede kimden duyup okudum Allah bilir (bu da bir yaşlanma belirtisi şüphesiz) “herkesin hayatı roman gibidir ancak yazarlar detayları fark edebildikleri için zaten yazar oluyorlar” mealinde bir cümleydi. Özdenören’in Toz kitabında yer alan öyküleri okurken hep bu cümlecik beni ziyaret edip durdu. Allah’ım ne muhteşem bir gözlem ve nasıl bir ince işçiliktir. Bu denli ayrıntı ve adeta saniye hesabı ile olayları anlatabilmek için aynı özenle hayatı yaşamak, çok hassas, yavaş yaşamak lazım galiba. Ağır ve derinden, her soluğun hakkını vererek adım adım. Bunun gelir geçer bir durum olmadığı aşikâr.

Yani biraz da “ne olacak canım hikâye, kurgu, öykü, uydurmaca, kandırmaca filan” gibi önyargı kırıntılarıyla dolu beynimin gönderdiği sinyallerin hakkından gelmek için yüksek sesle haykırıyorum aslında. “Bak bu işler öyle zannettiğin gibi değil” diyerek ona duyuruyorum. İnsanların duygularının zerresine kadar sirayet edip, yüz hatlarındaki kıvrımların bile anlamını aktarabilmek. Hem de birebir örtüşen karşılığı ile. İnsan zaman zaman kendi hissiyatına satırlar arasında tesadüf edince soluğu kesiliyor ve hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak için okuduğunuz sayfalara geri dönmekten kendinizi alamıyorsunuz.

Hele de “Kapatılmış Gün” adlı hikâye… Süphanallah, bu nasıl bir öykü ismidir. Az kalsın sıyırıyordum. Bu başlığın bizzat kendisi zaten hikâye gibi zaten. Sadece üç gün kitabı kapatıp bu başlık üzerine düşündüm. “Kapatılmış gün… Gün nasıl kapatılır? İnsan ne yaşar ki gününü kapatsın? Yoksa insanoğlunun tüm çabası günlerini açık tutmak için midir?” diye türlü türlü cümleler kafamı tırmaladı durdu. Ne muazzam, ne derin bir anlam barındırıyor içerisinde bu iki kelime. “Kapatılmış gün” diye diye ve yine aynı hikâyeyi en az üç kere okuduktan sonra biraz yatıştım nihayetinde. Yani bizim en hassas duygularımızın tercümanı olmuş bu öyküler anlayacağınız.

İyi ki “baba” yazarlarımız var, kıymetlerini bilelim ve okumayı ihmal etmeyelim inşallah.

 

F.Kebire Gündüz Karaaslan zararın kıyısından ‘Toz’ ile döndü

Güncelleme Tarihi: 12 Mayıs 2016, 16:24
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20