banner17

Kadını cadı yapan ne?

Öykünün büyük ustası Rasim Özdenören'in 'Toz' kitabını yeniden okuyan Mustafa Nezihi, 'kadın'ın zorlu ve karmaşık macerasına tanıklığını bizimle paylaşıyor.

Kadını cadı yapan ne?

 

“ ‘Havva’ dedi küllerin ve tozların içindeki ses. Bu sese kulak vermesi gerektiğini biliyordu artık, bunu çoktandır öğrenmişti.” Rasim Özdenören’in kadını anlattığı hikâyelerin toplandığı Toz kitabının ilk öyküsünden bu iki cümle. 17 öykünün yer aldığı bu yoğun kitabın her Rasim Özdenören, Tozhikâyesinde kadına farklı şekillerde yaklaşılıyor. Toz metaforuyla farklı zaman ve mekânlara uğrayan öykücümüz, aynı zamanda tozun tam olarak kavranamayışıyla, ele geçirilemezliğiyle, başlangıç ve sonunun takip edilemezliğiyle kadınlığa da göndermede bulunuyor.

Hep abla olarak kalanların hikâyesi

Güller’i kesen, deren ve komşulara dağıtan Nazire Abla’nın hikâyesi. Hep abla olarak kalacak kadınları anlatıyor bu öyküde Özdenören. Kimbilir hangi sebepler yüzünden evde yalnız başına kalmış ve kendini bazı meşguliyetlerle oyalamaya çalışan, durmadan içerden içerden kendiyle uğraşıp didinen kadınlar. “Evleneceğim adam, benim onu sevdiğimden daha fazla sevmeli beni” diye düşünüp gittikçe zayıflayan umudun ışığıyla, yaşama tutunmaya çalışan unutuş ve unutuluş tünelinde ağlayan kadınlar.

Hangisi haklı? İlk sevilen mi, sonra sevilen mi?

Ah bu sevgiyi kendine has kılma arzusu. Hiç değişmeyecek bu ihtiras. ‘Bulunduğumuz bu zaman kesitinde hep sevilen olmak isteyen’dir Havva. “Gölge” ve “Gecenin Sesi” hikâyelerinde kadının bu uğurdaki mücadelesine şahit tutuyor bizi yazar. Her iki öyküde de merkezde birer erkek var. Toplumsal anlayışların ve kabullerin önemli hale getirdiği erkek, ‘Gecenin Sesi’nde devliğe biraz daha yakışıyorsa da ‘Gölge’de verilen savaş tam bir ‘gölge’ içindir gerçekte. Ama işte uğruna kapışılan o erkek artık ‘ölü olmuştur’. Ne Cadı’ya kalmıştır, ne de genç sevgili Nünü’ye. Ne halüsinasyon görene, ne bebeği karnında taşyan ‘şırfıntı’ya.

Ayrılıklar, acılar, çıldırışlar...

Ayrılık ve ölüm ve çıldırış. Bazı hikâyelerdeki bu temaları öyle etkileyici anlatıyor ki Özdenören… Mesela kocasından ayrılıp kızıyla beraber babasının yanına dönen kadının psikolojisini dillendirdiği “Kapatılmış Gün” öyküsü bunlardan biridir. Burada anne-kadın anlamsızlığa gömülmek üzeredir. Çünkü kendini ‘kapatılmış, bitirilmiş, kilitlenmiş bir günün içinde’ hissetmektedir ve yaşı henüz otuz üçtür. ‘Fırtına’da ise çıldırmış bir kadının, kaotik bir ortamda niçin öldüğünü anlayamadığımız bir bebek yanılsamasıyla beyhude oyalanışını okuyoruz. Onu korumaya ve emzirerek büyütmeye çalışıyor. Oysa belki de o bebek hiç doğmadı.

Rasim ÖzdenörenÇığlıkları duyulmayan kadınlar

Sonra “Cehennem” var. Cicianneyle yaşamak zorunda bırakılan bir kızın iç yakıcı yolculuğu ve büyüyüp bir adama ‘Benim cehennemim sensin’ demesi… Aşk mıdır bu?

Bir başka hikâyede ‘içindeki iyiyi dışarı vurmayı beceremediğini duyumsayan’ bir kadın var. ‘Çünkü kendisinin sürekli kötü, kösnül, kancık ve dişi olarak algılandığının ayrımındadır, üstelik bu görüntüyü reddetmek istemiyor…’ ‘Çığlık’ını kimsenin duymayacağı kadındır bu. Bir de dul kalmış bir kadının kendi içindeki ‘Mağara’ya saklanma girişimleri. Kaybolmuşluk, kendini yitiriş, yalnızlık, acılar, acılar, acılar ve boşluk… Bu yüzden kitabın kendisiyle bittiği ‘Soytarı’ öyküsünün başında direneceğini söyleyen kişinin bir kadın olması, okuyucuyu umutlandırıyor gibi. Ama kitabın 102. ve de son sayfasında şöyle söyler genç sevgilisine, yaşlanmakta olan kadın: ‘Pis ve gülünç bir soytarıdan başka bir şey değilim ben.’

O adamı kim öldürdü?

Çoğunlukla güzellik ve cazibesiyle etkileyen konumundaki kadın nedense buna rağmen edilgenleşir. ‘Oyun’da ise sevgilisine doğrulttuğu silahın tetiğine basamayan bir gencin, namluyu kendine yöneltmesini, kadının ‘soğuk’ penceresinden izliyoruz. Kadın için hiç bir şey ifade etmiyor bu ölüm. Çünkü her şeyin sonuna gelinmiştir ona göre.Rasim Özdenören, Aşkın Diyalektiği

Bize aşkı anlat usta!

Toz’un bunca öyküsüne değindik ama aşktan çok az bahsettik. Işıldamaktan, kıpkızıl ateşin harıyla kavrulmaktan, o ateşin üstünde yürümekten bahsetmedik. Oysa var öyle bir hikâye Toz’da. Hem de ne hikâye… Aşkın Diyalektiği’nin küçücük bir özeti diyebiliriz buna. Mecazlarla yerden göğe uzanan bir imkânsız aşk öyküsüdür ‘Çalılıkta Yanan Ateş’.

Çalılıkta yanan ateş

“…evrenin akla gelmedik bir ucundaki bir zerrecik, akla gelmedik bir yere geliyor, oraya yerleşiyor, orada kalıyordu. İki insanın bir araya gelmesi ve buluşması bundan daha farklı bir olay mıydı sanki…” İşte Çalılıkta Yanan Ateş’te birbirlerini seyre dalmış bir erkekle bir kadının kelimesiz konuşma anını okuyoruz. İkisi de evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştır. Ama çok uzun yıllardan sonra bir telefonda, engel olan her şeyin bittiği söylendikten sonra yeniden ‘o pastane’de buluşulan o an. Erkek kadının ela gözlerine bakarak sözsüz, kelimesiz yalvarıyor: “Bana görün! Güzelliğini göreyim! Güzelliğini görmek istiyorum! Bana ‘Sandaletlerini çıkart’ de! Ve sevgili olan kadın hiç konuşmadan ‘çıkart!’ dedi. İçinde sonsuzca duracakları ana bu kez ikisi dur buyruğunu vermeye hazırlanıyordu.”

Peki, siz o ana dur demeye ve o harlı ateşte yürümeye hazır mısınız?

 

Mustafa Nezihi Pesen 'öz-den ören'i okumaya devam edecek

Güncelleme Tarihi: 12 Mayıs 2016, 15:11
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
nihade
nihade - 8 yıl Önce

Bir filmde geçen cümle: Kadınlar tarçına benzer; ne tatlı diyebilirsin, ne de acı.
Okunası bir kitap belki de birkaç kez...

kameray
kameray - 8 yıl Önce

tek sebep "dil" 'i ....

banner8

banner19

banner20