banner17

Kadim Bilgeliğin Işığında 'İnsan'ı Anlatan Roman

Kudret Ayşe Yılmaz'ın ‘Mühür Kuyusu’ adlı romanı, kuyuya düşmüş bir peygamber mührünü bulma zaviyesinden insanı anlamaya, anlatmaya doğru yol alan bir metin. Muaz Ergü yazdı.

Kadim Bilgeliğin Işığında 'İnsan'ı Anlatan Roman

Kudret Ayşe Yılmaz, son dönemlerde yazdığı romanlarla dikkat çeken isimlerden. Hem yazı tekniği, hem ele aldığı konular onu diğer yazarlardan ayırıyor. Roman yazıyor ama romanlarında çağdaş roman tekniği, olay örgüsü dışında değişik anlatım tarzları deniyor. Ruh, Orobanhiyye, Gülhatmi ve Mühür Kuyusu, okuyucunun elinden tutarak bilginin, hikmetin, ruhun, maddenin ve mananın koridorlarında dolaştırıyor. Adeta bir derviş gibi… Modern zamanlar dervişliği… Yılmaz, insanı anlatıyor, insanı arıyor. En saf, bozulmamış insanlığımızı. Arayışında geleneksel öğretilerimiz, tasavvufi terbiye yolunu aydınlatan projektörler.

Bizim geleneksel anlatı formlarımız birkaç temel üzerinde yükselir. En merkezde söz vardır. Sözlü kültür… Sözlü kültürün merkezinde ise Kur’an’ı Kerim ve hadisler gelir. Daha çok soyut, simgesel, sembolik bir anlatım gelişmiştir. Kudret Ayşe Yılmaz, ‘Mühür Kuyusu’ adlı romanında sözlü kültürün vazgeçilmezlerinden münazara tekniğini romana aktarıyor. Münazara, herhangi bir konu üzerinde zıt düşüncelerin karşılıklı olarak tartışılması ve savunulması anlamına gelir. Münazara zekâ isteyen, tabiri caizse beynin bütün kıvrımlarının çalıştırılması gereken bir yöntemdir.

Peygamberlik mührünü geri vermeyen kuyu

Evet, ‘Mühür Kuyusu’ münazara tekniği ile yazılmış bir roman. Peki, mühür kuyusu ne? Medine’de Kubâ Mescidi yanındaki Bi’r-i Eris adlı su kuyusu. Eris adlı bir Yahudi’nin bahçesinde yer aldığı için bu isim verilmiş. Rivayete göre Hz. Osman döneminde Peygamber’imize ait yüzük şeklindeki mühür bu kuyuya düşüp kaybolur. Peygamberimiz bu kuyuya gelerek su içer ve abdest alırmış. Aynı zamanda ayaklarını kuyuya sarkıtarak oturmaktan hoşlanırmış. Yine böyle otururken önce Hz. Ebu Bekir geliyor, sonra Hz. Ömer ve Hz. Osman… Üçü de Cennetle müjdeleniyor. Hz. Osman, kendisine Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’den intikal eden, üzerinde “Muhammed Resulullâh” yazan ve Peygamberimizden bu tarafa hilafet mührü olarak kullanılan gümüş yüzüğü bu kuyuya düşürüyor. Kuyudaki su boşaltılıyor, üç gün aranmasına rağmen mühür bulunamıyor. İşte bu vaka dolayısıyla adı geçen kuyuya Mühür Kuyusu deniyor.

‘Mühür Kuyusu’ romanı işte bundan sonra başlıyor. Peygamberlik mührünü geri vermeyen kuyu… Mührün kaybolması aynı zamanda fitnenin ateşlendiği zamanlara denk geliyor. Kuyu, Peygamber mührüyle mühürleniyor ama ne kardeşlik kalıyor Müslümanlar arasında ne de huzur… Mührü kuyudan çıkarabilmek için âlimler seçiliyor. Dört âlim... Anasır-ı Erbaa… Toprak, hava, ateş, su… Bu âlimler kuyu başında münazaraya başlıyorlar. Mührü kuyudan çıkarma süresi çok da uzun değil. Hava ağarınca bitecek…

Yazar Kudret Hanım, kaleminin kudretini konuşturmaya başlıyor. Bilgelik ve hikmet yüklü satırlar sayfalara düşüyor. Varlığa dair en güzel halleri seyrediyoruz en güzel satırlarda. Kitabı okurken kah Doğu bilgeliğinin uçsuz bucaksız ikliminde derin bir sükunete dalıyoruz kah varlığın gizemli çöllerinde yitiyoruz. Hep bizi yeniden olduran Son Elçi Muhammed’ül Emin’in güven dolu, sımsıcak sözlerinde kendimizi buluyoruz. Nice ateş denizlerinde, buz kütlelerinde sınanıyoruz.

İnsanı okuyoruz

‘Mühür Kuyusu’, modern zamanların dibindeki bizleri alıyor, binlerce yıl önceye götürüyor, binlerce yıl önceden muhayyel geleceğe uçuruyor. Dört âlimin aslında binlerce yılın imbiğinden süzülmüş sözlerinde, savunularında insanı okuyoruz. Her daim tamamlanan insanı… Bir roman için de roman, olayların içinde felsefe, tarih, hüzün ve hüsn…

Aslında kuyu biziz, insanoğlu… Gerçekten içimize döndüğümüzde karanlık kuyular görmüyor muyuz? Kimileyin karanlığında, derinliğinde boğulduğumuz kuyular. Kimileyin aydınlığa kanat çırptığımız kuyular… Nebilerin, Salihlerin mesajını içimizin kuyularına gömdüğümüzde aslında asıl fitneyi çıkarmış olmuyor muyuz? Allah’ın ipine sımsıkı sarılarak kesretten vahdete ulaştığımızda kuyumuzdan çıkmış olmuyor muyuz? Kalbimizin en kuytu kuyularını hakikate karşı mühürlediğimizde, aklımızı dünyanın geçici hevesleri uğruna körelttiğimizde kendimizi asıl karanlığa hapsetmiş olmuyor muyuz?

“Dört âlim bir olmuştu”

‘Mühür Kuyusu’ aslında çok sağlam bir felsefi örgüye sahip. Mührü kuyudan çıkaracak âlimlerin toprak, hava, su ve ateş olarak seçilmesi tesadüfi değil. Fârâbi, bu dört unsurun maddeyle ilgisi bulunmayan saf suretler olduğunu belirtir. Ve bunlar devamlı hareket halindeki fikirlerdir. İlahi iradeye tâbi olurlar. Yine Fârâbi’nin deyimiyle bütün eşya ve akıllar, varlıklarını ve kudretlerini bir olan yaratıcıdan almışlardır. Yani mührü kuyudan çıkaracak olan yine saflık ve ilahi iradeye teslim olmaklıktır. Kesretten vahdete yükselmektir.

Yılmaz’ın romanı ilahi hikmetin izini sürüyor dedik. Varoluşun… “En kutsal varoluş da aşk sayesindeydi, aşkın vazifesi kutsaldı.” cümlesi bu arayışı ifade ediyor. Romanda arayışın durakları olan Nebilerin hayat hikâyelerinden örnekler var. “Allah’ın yeryüzüne asli vazife için gönderdiği resul ve nebilerinden dem vurma vaktiydi.” derken bu anlatılıyor.

‘Mühür Kuyusu’, kuyuya düşmüş bir peygamber mührünü bulma zaviyesinden insanı anlamaya, anlatmaya doğru yol alan bir metin. İnsana ait ne varsa hepsi kadim bilgeliğin ışığında masaya yatırılıyor. Ortaya enfes bir metin çıkıyor: “Dört âlim bir olmuştu. Toprak ateşe yuva, hava suya habab, su toprağa bereket, ateş havaya nimet… Her şey nizam üzerineydi. Mühür zaten her müminin gönül kuyusunda arayıp da bulacağıydı. Âlimlerin nefesleri artık tekti. Son bir söz çıktı ağızlarından ve susuldu: “Allah Uludur!”

Kudret Ayşe Yılmaz, Mühür Kuyusu, Ötüken Neşriyat.

Muaz Ergü

Güncelleme Tarihi: 05 Aralık 2018, 12:50
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20