İslami ve güzel olan neredeyse oraya gidelim

Cahit Zarifoğlu’nun Mektuplar’ında Ali Haydar Haksal’a bir mektup vardı: 'İslami ve güzel olan neredeyse oraya gidelim. (...) Hoş olmayan şeyler duyarsanız yaymayın. Güzel olanları görün. Bu ikinciler gizli ama daha çoktur.' Suleyha Şişman yazdı..

İslami ve güzel olan neredeyse oraya gidelim

Cahit Zarifoğlu’nun Mektuplar’ında Ali Haydar Haksal’a bir mektup vardı. Zarifoğlu’nun alışıldık bir hitabıyla, “Sevgili Dostum” diye başlıyor ve bu kitapta derlenenlerin yüzde doksan dokuzu gibi Mavera dergisi ve hikâyeler hakkında sürüyordu. Konu edebiyat çevrelerine geldi. Haksal’ın çevre edinme ve genişletme girişimleri elbette iyiydi, güzeldi; Zarifoğlu’nu sevindirmişti. Lakin hemen bir ikaz geldi. Çok net bir şekilde. (Âdeta yedi adamın biri bir gün bir ikaz etti.) “Sohbetleriniz ve konuşmalarınızın daima faaliyete yönelik olmasına dikkat edin ve gıybetten kaçının.”

Bunları yazıyordu, çünkü bir sebebi vardı. Çünkü -demek ki her zaman böyleydi- “edebiyat âlemi dedikodularla dolu”ydu. Zarifoğlu, “Biz bunlardan uzak kalalım.” dedi. “İslami ve güzel olan neredeyse oraya gidelim. (...) Hoş olmayan şeyler duyarsanız yaymayın. Güzel olanları görün. Bu ikinciler gizli ama daha çoktur.”

Şimdi bunları bilerek başa yazdım. Çünkü Zarifoğlu’nu sevdiğim gibi bu zarif ruhun temsilcisi olarak Dünyabizim’in dedikodudan, kötü olanı yaymaktan uzak yayın politikasını sevdiğim ve buna emek sarf edenleri selamlamak için.

Gelelim Zarif Bey’in Mektuplar’ında dikkat çeken diğer meselelere:

Müslüman sanatçı

Yukardaki konuya ilave olarak Zarifoğlu kötüyü anlatmanın kolay olduğunu ifade ediyor, “menfilerin cazibesine” kapılıp gitmemek gerektiğini vurguluyor. “Buhran ve huzursuzluğu, kepazeliği, gönül tutkusunu, küçücük ilişkilerdeki rezilliği anlatmanın kolay” olduğunu belirtip “Müslümanları yüreklendirecek şeyleri, yüreğin güzelliklerini, sevgi ve şefkati, merhameti, yiğitliği, şerefi, umudu, inanmış kalbin gururunu -hem de zıtlarıyla anlatma kolaylığını tercih etmeden, doğrudan doğruya kendilerini anlatarak- anlatmaya” çalışmayı tavsiye ediyor. Teşhir etmeden, ayıpları ortaya dökmeden, aksine örterek... “Yazarlık edebinin ipuçları”nı eski eserlerde aramaya çağırıyor. İmam Şarani’de, Mevlana’da, Yunus Emre ve Eşrefoğlu Rumihazretlerinde...

Öte yandan yazarımız, “Batı’dan alınma kalıplarla az çok yerli içerikle yaptığımız sanat çalışmalarının ne kadar İslami” olduğunu da sorguluyor. Batı tipi şiir, hikâye ve romandan ayrılmak gerektiğini, “malzemenin yerli, eserlerinin ruhunun yerli ve İslamî” olmasının yetmediğini, gerçekleştirilmesi gerekenin tam anlamıyla “Müslüman sanatçı” olduğunu söylüyor. Tabii ki bunu tarif etmekte acziyetini hemen dile getiriyor. Ama durmamalı, hep bu konuda düşünülmeli... Değil mi ki bu konuda gösterilecek hassasiyete göre, “mücerret sanatkârlık” hiç mesabesindedir ve “bin kere feda edilebilecek bir yetenektir.”

Bir karşı taarruz

Mektuplardan anladığımız o ki Mavera’da başlangıçtan beri çeviriye yer vermemeye çalışmışlar. Telife önem vermişler. Zarifoğlu, “Bir Batılının şiirini ya da hikâyesini yayınlamaktan yana değilim. Zira bu bol bol yapılıyor ve ancak kültür emperyalizmine hizmet etmiş oluyor” diyor ve ekliyor, “Aslolan inisiyatifin bizde olmasıdır. Bizim yorumumuzdur.” Güzel de bir karşı taarruz niteliğinde uygulamaları var: Kendilerinden yabancı dillere çeviriler yayınlamak.

Sanatı gençleştirme operasyonu

Zarifoğlu, sanatı gençleştirme operasyonundan Âlim Kahraman’a yazdığı mektupta söz ediyor. Dilindeki ihtiyarlığı aşabilmesi için bir de tavsiye veriyor. “Bunun biricik yolunun sil baştan duygusu ile klasik Batı romanlarını değil, modern Batı romanlarını okumak” olabileceğini söylüyor: Faulkner’den, sonra Patrick White’dan başta Voss olmak üzere birkaç eser, sonra da yirmi-otuz tane modern Amerikan, İngiliz veya Fransız romanı okumak... Bunlardan taptaze olan birini, hiç olmazsa yüz - yüz elli sayfa, deftere kopya etmek suretiyle operasyonu geliştirmek...

Zarifoğlu’nun üzerinde durduğu bir diğer husus da özellikle eleştirmenlerin “tarafsız bir bakış kazanmalarını” sağlamak, onları “hazır bir cemaate yazmanın rahatlığından kurtarmak, peşin kabuller ve peşin redlerden uzaklaştırmak, hakkında yazılan kişinin ideolojisine duyulan sempatiyi eleştirinin alt yapısı olmaktan sakındırmak”. Aynı şekilde şiirde, hikâyede denemede demücahit, rıdvan” gibi kelimelerle belli bir cemaatin kabul eden kollarına atlama tembelliğinden imtina edilmelidir. Bütün çevrelerle ilişki halinde olacak şekilde açıyı açmak gerekir.

Edebiyat atmosferi

Cahit Zarifoğlu, edebiyat ortamının oluşmasını, dergiler arasında iyi bir diyoloğun tesis edilmesi kadar her bir yazar ve şairin kendisine bir mekân tutmasıyla da alakalandırıyor. Öyle ya, “Her yerde yazarak edebiyat atmosferi nasıl oluşur?” “Bir maç düşünelim, oyunculardan biri maç esnasında karşı tarafta da oynamaya kalk”sın...

Bunun dışında Mektuplar’da Zarifoğlu’nun abone bulmak için muazzam gayretini, yazarları yılmadan cesaretlendirme ve yazmaya kamçılamasını okuyoruz; salt masa başı işi yapmadan, yaşadığımız dünyayı umursayarak çalıştığını, Batı’daki pek çok meseledense Pakistan’da suya kavuşan bir köyü önemsediğini, Afganistan özel sayısı çıkardığını, Afganistan’da tanıdıklarıyla sürekli yazışarak her fırsatta para toplayıp göndermenin yollarını arayacak kadar davasına düşkün, ümmete duyarlı olduğunu ve Mavera’da uzun vadede okuyucuda anlamlı bir birikim oluşturacak “Bizim Dünya” sayfasını planladığını da...

Suleyha Şişman, zarif-name okudu

Yayın Tarihi: 13 Aralık 2014 Cumartesi 13:37 Güncelleme Tarihi: 02 Nisan 2021, 13:23
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26