İslami Öncelikler Öteleniyor, Onur Kırıcı Uzlaşmalar Yaşanıyor

'İnsansız Dünyalar İnsansız Hayatlar' kitabında, İslâm’ın dünya karşısında bir atak yapmasını, Müslümanların çağın gereklerine göre (gerçeklerine değil) kendilerini yenilemesini ve Batı karşısında kendi tezini oluşturmasını savunuyor Atasoy Müftüoğlu. Mehmet Akif Öztürk yazdı.

İslami Öncelikler Öteleniyor, Onur Kırıcı Uzlaşmalar Yaşanıyor

Uzun süredir, kendimle bu derece zihnî bir savaş verdiğim bir kitap okumamıştım. Varolanları sorgulayarak, bilinen şeylerin aslında farklı bir yönünün de olabileceğini görerek, bazı noktalarda şaşırarak, bazı noktalarda yazarın fikirlerine tam destek vererek, bazen ise ‘yazara hiç katılmıyorum’ diyerek bir okuma serüveninin sonunda Atasoy Müftüoğlu’nun “İnsansız Dünyalar İnsansız Hayatlar” kitabını bitirdim. Okuduğum birçok kitap içinde satirik anlatımın bu kadar yoğun olduğu bir kitap daha var mıydı bilmiyorum. Şu anda düşününce yoktu gibi geliyor. Dünya, hayat, İslâm, Batı, Müslümanlık ve Müslümanlar, İsrail-İran, Ümmetçilik, Türkiye, ahlâk vb. ekseninde dönen kitaptan alabileceğimiz birçok şey var.

Kitap, ilk baskısını 2007’de Fide Yayıncılık’tan yapmış olmasına rağmen, 2016 yılına kadar başka baskı yapmıyor. 2016 yılında ise Mahya Yayıncılık’tan temiz bir baskıyla karşımıza çıkıyor. Fakat burada araya girmek istiyorum, kitabın bu baskısı okumayı biraz zorlaştırıyor. Hem fazla ağır hem de kitabın uzunluğu çok fazla. Daha elle tutulabilir boyutlarda olsaymış, çok daha rahat okuma imkânı verecekmiş. 229 sayfadan oluşan kitap, bir giriş ve on bölümden oluşan deneme, fikir, inceleme, eleştiri kitabı. Atasoy Müftüoğlu’nun birçok konu hakkındaki, özellikle yukarıda saydığım kavramlar hakkındaki geniş fikirlerini, uzun uzun yazdığını görüyoruz.

Kitabın girişinde, küresel çağda edilgin bir kurban olarak gördüğü insanın (ve Müslümanların) neler altında ezildiğini, zihinsel olarak yumuşak bölgesine nasıl saldırıldığını ve bunların sonunda istenen kıvama nasıl getirildiğini anlatan yazar, aynı zamanda İslâm ve Müslüman dünya için nasıl zararlar verildiğine de değiniyor. Kültürel ve sosyolojik olarak insanın nasıl bir kurban haline getirildiğini irdeliyor ve yer yer yaptığı önerilerle de bu durumdan nasıl çıkabileceğimizin sinyallerini okura gönderiyor. Etnik çatışmaların, modanın, lâik-liberal eğilimlerin verdiği zararları bir dizi halinde sunan yazar, insani amaçlarla ekonomik çıkarların çatışmasının sonuçlarının yıkıcılığına değiniyor. Denemelerine nazaran kısa bir giriş yazısı olan bölümde Müftüoğlu, aslında kitabın genelinde nelerle meşgul olacağının da bir özetini okura sunuyor.

Kitap, farklı deneme başlıkları altında farklı durumların incelenmesi şeklinde oluşturulmasına rağmen, konular arasında geçişkenliği çok görüyoruz. Fikrî olarak birbirine yakın düzlemde seyreden içeriklere sahip olan kitabı, farklı konulardaki yazılar olarak değil de bir bütün olarak incelemek, bize daha sağlıklı bir okuma yapma imkânı da verecektir.

Her gün bir şekilde kalbimizden vuruluyoruz

Yazarın üzerinde en çok durduğu, ülkemizdeki toplumsal çürümüşlüğün, algımızın bozulmasının ve bu bozuk algıyla dünyaya bakmamızın en büyük sebebi olarak gördüğü lâik bakış, kitabın neredeyse her kısmında eleştiriliyor. Lâik bakışla oluşturulan her şeyin -lâik eğitim gibi- bireyleri ve toplumu düzeltmekten daha çok bozulmaya götüreceğini savunan Müftüoğlu, bu durumu kitabın daha başlarında şöyle ifade ediyor: “Lâik kültürle bir birliktelik, dayanışma ve paylaşım sağlanamıyor. Lâik kültür bireyci ihtirasları, çıkarcı ihtirasları güçlendirip kışkırtıyor. Toplumları ayakta tutan değerler, anlamlar, erdemler, ölçüler, lâiklik adına dışlanınca, toplumlar güçsüz hâle geliyor; toplum güçsüz hâle gelince otoriter bürokrasi ya da devletler çok güçlü ve kontrol edilemez hale gelebiliyor. Bu durumda toplumlarda, toplumdışılaşma tezahürleri görülüyor. Bürokrasi ve devlet, aşırı derecede güç kazandığında, her alana keyfi bir biçimde müdahale edebiliyor.”

Kitabın genelinde, İslâm’ın dünya karşısında bir atak yapmasını, Müslümanların kendilerini çağın gereklerine göre (gerçeklerine değil) yenilemesini ve Batı karşısında kendi tezini oluşturmasını savunuyor yazar. Başımıza gelen bütün felaketlerin sebebini ve çözümünü dışarıda aramak yerine İslâm’ı yaşayışımız içinde aramayı tercih eden Müftüoğlu, insanların ve toplumların devamlı bir sorgulama içinde olmasının altını çok net çiziyor. Müftüoğlu’na göre sorgulanmayan bir hayat tamamen mahkûm bir hayattır, edilgin bir hayattır, istemediğimiz şeylere maruz kalınan bir hayattır ve bundan özellikle gençler nezdinde bir an önce sorgulamalara girişerek kurtulmak gerekir. Ayrıca tarihe saplanıp kalmayla ilgili fikirleri de kitapta öne çıkan konulardan. Bu durumu sorgulama kavramıyla birleştiren yazar, tarihe edilgen, nostaljik bir biçimde saplanıp kalmanın değişimi ve ilerlemeyi engelleyeceğini savunuyor. Tarihi unutmadan ama tarihten sıyrılarak bir atak yapmanın kurtuluş olduğunu yazılarında açık şekilde görüyoruz.

İslâm dünyası ulus ve ırk fikrine önem vermez

Atasoy Müftüoğlu, kitabın her bölümünde ırkçılığın İslâm’a zararlar verdiğini ve İslâm’la bağdaşmayan bir şey olduğunu savunuyor. Her tür ırkçılık ve milliyetçiliğin yerine ümmet bilincinin gelmesini, ırkçılığın ise kesinlikle reddedilmesini savunuyor ve bundan kurtulduğumuz zaman yükselişin de başlayabileceğini söylüyor. Fikirlerini de ümmetçilik üzerinden dile getiriyor yazar: “İslâm’ın dünyası, ulus ve ırk fikrine önem vermeyen, ortak insani/ahlâki erdemlere dayanan bir dünyadır. Ümmet, farklı kökenleri, gelenekleri, kendi tevhidi bünyesi içinde buluşturur, barıştırır, kaynaştırır. Ümmet ufkunu yeniden tarihe kazandırmak için, geleneksel gerilim ve çatışma yaklaşımlarını terk etmek gerekir. Zihinsel yoksullaşmalara neden olan geçmişin kısıtlayıcı kalıplarına direnmek gerekir.”

Doğu-Batı ayrımı

Cioran, Burukluk adlı kitabında “Doğu, çiçekler ve feragat üzerine eğildi. Biz, ona karşı makinaları ve çabayı çıkarıyoruz, bir de o dörtnala melankoliyi –Batı’nın son sıçramasını” der. Müftüoğlu’nun Batı eleştirisi tam da bu minvalde kendini belli ediyor. Batı’nın makineleşmiş bir toplum ve anlayış ürettiğinden hareketle, İslâm’da bireyleşmenin, bilinenin aksine, sorgulamayı da getireceğini savunan yazar, Batı’nın kalıplarını almaktansa kendi özümüzden bir ‘yeniden doğuş’ gerçekleştirmeyi öneriyor.

Günümüz İslâm algısı

Atasoy Müftüoğlu eleştirilerini içe de yönlendiriyor ve şu anki Müslümanları, İslâm algısını, gençleri kelimeleriyle neredeyse yerden yere vuruyor. Bunu öyle açık bir üslûpla yapıyor ki, yazara hak vermeden duramıyoruz. Yazının başında birçok fikrine katıldığımı belirttiğim yazarın, belki de en vurucu tespitlerinden biri günümüz insanının İslâm’ı algılayışı ile ilgili olan bölümdür:

“İslami hayatımızda ruhsuz kurallar kadar, kuralsız manevi derinlik arayışları, gizemli anlamlar ve gizemli varlıklar dünyasına yönelik ilgiler de sorunlu yaklaşımlara neden oluyor. Günümüze özgü, İslami bilgi, bağlılarını ihtişam, şaşaa ve debdebe tutkusundan vazgeçirebilecek güçte değil. Maddi hayata dönük canhıraş çabalarımız, canhıraş koşuşturmacalarımız ölümü de, ahiret ve kıyameti de hatırlamadığımızı gösteriyor. İslami çevrelerde sınıf atlama özlemlerinin hızla yükseldiğini görüyor, çok ama pek çok paraları olan ve hiç kültürleri/incelikleri, kentli davranışları olmayan sonradan görme zenginlerin sahte ve gülünç davranışlarına, ilgilerine tanık oluyoruz. Bu çevreler, sahip oldukları servetin tahakkümü altında yaşıyor. İslami kesimler, koşulları mazeret olarak göstermek suretiyle bütün İslami öncelikleri öteliyor. Koşullar nedeniyle onur kırıcı teslimiyetler, onur kırıcı uzlaşmalar, bütünleşmeler yaşıyoruz.”

Cemaatlere eleştiriler

Kitapla ilgili söyleyecek çok şey var. Bu yazıya çok küçük bir kısmını alabiliyorum. Cemaatlerle ilgili eleştirilerine de kısaca değinip yazıyı bitirmek istiyorum: Dinin hurafelerle donatılması, hiçbir şeyi sorgulamamak, dayatmacı bir anlayış, İslâm’ın aslından uzaklaşması gibi durumlardan sonra cemaatleri bir çeşit totaliter rejim olarak addeden yazar bu yapılar hakkında şöyle diyor: “Kimi İslami akımlar, küresel iktidarlar/güç yapıları tarafından yönlendiriliyor. Kimi İslami hareketler katliama maruz bırakılırken, kimi İslami akımlar tebcil ediliyor, taltif ediliyor. Kimi okullar/medreseler, küresel sisteme muhalif mücahid/direnişçi gençler yetiştiriyor mülahazasıyla bombalanırken, kimi okullar sistem tarafından destekleniyor… ‘Hoşgörü’, ‘diyalog’ gibi sınırları belirsiz kavramlarla faaliyetlerini sürdüren bu akımlar, algısal İslami bütünlüğü bozuyor, kirletiyor.”

Kitapla ilgili fikri bakımdan katılmadığım noktalar da oldu demiştim. Onların büyük bir kısmını, yazarın Batı karşısında İslâm’ın neferi olarak İran’ı görmesi ve Batı karşısında direnen bir İran tasavvur etmesi oluşturuyor. Yazarla; dünyayı, çağı, dini okuması vb. açısından tam bir mutabakat sağlarken, siyasi bir konu olan İran hakkında ters düşmenin çok da önemsenecek bir şey olmadığı kanaatindeyim. Zaten Müftüoğlu da ‘farklılıkların’ her zaman olağan olduğundan ve farklılıkların İslâm çerçevesi içinde kaldığı sürece zenginlik oluşturacağından söz ediyor.

Kitapta bir fikir bombardımanı var

Kitapla ilgili fikri yönden ziyade, biçim olarak eleştireceğim birkaç nokta var: Denemeler gereksiz uzun ve aynı deneme içinde aynı ifadeler birçok kez geçebiliyor. Daha kısa denemelerle, olayın özünün anlatılması daha vurucu bir etki yapabilecekken konuyu uzatmak (konuşur gibi) okuma şevkini biraz kırıyor. Üstelik kitapta bir fikir bombardımanına tutuluyoruz. Çok değerli fikirler söyleyip çok önemli yerlere temas ediyor yazar. Fakat konu fazlalığı ve anlatım yönünden bu kitaptan ayrı ayrı üç kitap çıkabilirdi. Yazarın tek ciltte birçok şeye değinmeye çalışması, yoğun bir kitap ve anlatım meydana getirmiş.

Katıldığım ve katılmadığım fikirleriyle beraber “İnsansız Dünyalar İnsansız Hayatlar” uzun süre sonra okuduğum en iyi düşünce kitaplarından biri oldu. Yazarı ilk kez okuyacaklar için de ideal bir kitap olabilir.

Atasoy Müftüoğlu, İnsansız Dünyalar İnsansız Hayatlar, Mahya Yayınları

 

Mehmet Akif Öztürk

Güncelleme Tarihi: 28 Şubat 2020, 12:36
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26