banner17

İslam fetihlerinin başarısının sırrı neydi?

İsmail Raci el-Faruki’ye göre 7. asırda doğan İslam, inancının basit ve sadeliği sayesinde, kısa sürede sadece büyük bir coğrafyayı değil milyonların gönlünü fethetmeyi de başarmıştı.

İslam fetihlerinin başarısının sırrı neydi?

Miladi 7. yüzyılda doğan İslamiyet, kıtaları aşarak izahı mümkün olmayan bir hızla yayıldı. Müslümanlar kısa sürede Sasanileri tarihten silerken, o zamana dek dünyanın en büyük sosyal ve siyasi gücü olan Roma İmparatorluğu’nu da büyük bir coğrafyadan çekilmeye mecbur ettiler. Peki, bu başarının sırrı neydi?

Pek çok tarihçinin ve sosyal bilimcinin ardına düştüğü bu soruya verilen cevaplar da oldukça çeşitlilik gösterir. Bazı tarihçiler bu başarıyı Arap kabilelerinin İslam öncesi dönemde sahip oldukları bir âdete bağlar: yağma ve talan. Bazıları da İslam’daki cihad anlayışına endeksler. Bazıları ise Arap kabilelerinin gözü pek savaşçılığına…

Cahiliye döneminde Arap toplumuna hâkim olan kabile asabiyeti, kanlı savaşlara ve asırlarca süren kan davalarına yol açıyordu. Bu şartlar altında varlığını sürdüren kabileler, hayatta kalmak için savaşçılık yeteneklerini geliştirmek zorunda kalıyorlardı. İslamlaşmayla birlikte kabile asabiyeti, bütün Arapları aynı siyasi ideal etrafında toplayan ulusal bir bilince dönüşmüştü. Böylelikle Araplar -kendilerini birleştiren bu inanç sayesinde- birlik ve beraberliklerini sağlayarak, enerjilerini ve savaş kabiliyetlerini başka devletlere karşı kullanmışlardı.

Marshall G. S. Hodgson ise Müslümanların kısa sürede Sasanileri ortadan kaldırmasını ve Roma İmparatorluğu’nu dize getirmesini, kadim dünyanın tahıl ambarı olan Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki verimli toprakları ele geçirmeleriyle açıklar. Hodgson İslam’ın Serüveni adlı eserinde bu bölgeyi “Verimli Hilal” kavramıyla tanımlar. Verimli Hilal’i ele geçirmeyi başaran Müslümanlar, Sasanilerin büyük bir ekonomik sarsıntı yaşamalarına ve böylece kendi içlerinde bölünmelerine yol açmışlardı. Bunun ardından da İran topraklarının fethine muvaffak olmuşlardı.

İslam inancının basit ve sadeliği insanları cezbetti

Büyük İslam âlimi İsmail Raci el-Faruki ise İslam adlı kitabında bu soruya farklı bir açıklama getiriyor. Ona göre bu başarının sebebini İslam inancının basit ve sadeliğinde aramak gerekir. İslam ilahiyatının inandırıcı ve ikna edici mantığı, kişiyi salih ameller işlemeye yönelten ahlaki normların asaleti, getirdiği şeriatın uygulanabilir oluşu ve evrensel çağrısı kitleleri cezbetmiştir. Bu cezbedici özellikleri sayesinde İslam sadece coğrafyayı değil, kısa sürede milyonların gönlünü de fethetmeyi başarmıştır. Hülefa-i Raşidin döneminde fethedilen toprakların hala İslam dünyasının kalbi olduğunu ve Müslüman nüfusun yoğunlukta olduğu bir coğrafya olmaya devam ettiğini düşünürsek İsmail Raci el-Faruki’nin bu tespitinde ne derece haklı olduğunu görebiliriz. Çünkü İslam, Moğol akınları gibi siyasi hâkimiyetten farklı olarak bu coğrafyaya sosyal, ekonomik, kültürel ve dinî açıdan nüfuz etmeyi başarmıştı. Daha da ötesi kadim medeniyetlerin beşiği olan bu bölgeyi kendi potası içinde dönüştürmüştü.

Peki, kitleler için İslam inancını bu derecede cazip kılan neydi? Faruki’nin bu soruya verdiği cevap üzerinde biraz daha ayrıntılı bir şekilde durmak gerekiyor. Faruki’ye göre İslam’ın özü Tevhid ilkesidir. Tevhid ilkesi; hakikate, dünyaya, zamana ve mekâna, insanlık tarihi ve kadere yönelik genel bir bakıştır. Tevhid akidesi içinde şu prensipleri barındırır:

İkilik: İslam, varlığı kesin çizgilerle Yaratan ve yaratılan olarak ikiye ayırır. Yaratandan kasıt Mutlak ve Kadir olan Allah’tır. Tektir, birdir, ezeli ve ebedidir. İkinci kategorideki her varlık O’nun eseridir, varlığını O’na borçludur. Bütün evren, insanlar, cinler, canlı ve cansız bütün varlıklar bu ontolojik kategori içine girerler. Bu ikili varlık kategorisi İslam inancına kolay anlaşılabilir bir form kazandırır. Yine varlığın Yaratan ve yaratılan olarak kesin hatlarla ikiye ayrılması, evreni metafizik güçlerden, putlardan ve insanüstü (ilahi) değer atfedilen her türlü varlıktan arındırmaktadır.

Fikrilik: Bu iki varlık düzlemi arasındaki tek münasebet fikridir. Bu da ancak insanın anlama melekesiyle hakikati idrak etmesi şeklinde gerçekleşir. İnsanların anlama kabiliyetleri, Allah’ın vahyini, yani hakikati idrake elverişli yaratılmıştır.

Amaçlılık: Kâinatın yaratılışı belirli bir gayeye matuftur. Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette vurgulandığı gibi dünya hayatı “oyun ve eğlence” yeri değildir. İnsana düşen de vahiy doğrultusunda bu gayeyi keşfetmesi ve buna uygun şekilde yaşamasıdır.

İnsanın kapasitesi ve tabiatın şekil verilebilirliği: Yaradılışın gerçek gayesinin anlaşılması tarih içinde (Hesap gününe kadar tayin edilen süreçte) gerçekleşmektedir. Bu ahlaki hareketin faili olan insan, ilahi emrin kendisine yüklediği sorumlulukları gerçekleştirebilmek için –kendinde olduğu gibi- toplumu ve tabiatı değiştirmeye muktedir olması gerekir. Ve Allah insana bu kudreti ihsan etmiştir.

Sorumluluk ve muhakeme: İnsan ilahi emri yerine getirebilmek için,  bizzat kendisini, toplumu ve çevreyi değiştirme yükümlülüğünü taşımaktadır. Kapasitesi de bunları gerçekleştirmeye elverişlidir. Dolayısıyla insanoğlu bunu gerçekleştirmekle mükelleftir, bu kendisine verilen ilahi bir sorumluluktur. Bu sorumluluk beraberinde hesap vermeyi de zorunlu kılar. Bu da ahirete imanı ve her daim bu bilinçle hareket etmeyi gerektirir.  

İslam hakkında önem arz eden pek çok hususu 120 sayfada özetlemeyi başaran Faruki’nin ele aldığı konular arasında namaz, oruç, zekât ve hac gibi temel ibadetler var. Ayrıca Hz. Peygamber’in (sas) hayatı hakkında kısa bir değerlendirmenin yanında kitapta Müslüman aile ve İslam’ın evrenselliği gibi konulara da yer veriliyor.

Munise Şimşek

İsmail Raci el-Faruki, İslam

Güncelleme Tarihi: 07 Kasım 2018, 17:24
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20