İslamî düşünce usûl-ı fıkıh ile yekpâredir

Prof. Dr. Din Muhammed’in 'İslam Düşüncesi' adlı kitabı, hacmi küçük olmasına rağmen birçok mühim meseleye işaret ediyor. Yunus Sürücü yazdı.

İslamî düşünce usûl-ı fıkıh ile yekpâredir

Prof. Dr. Din Muhammed, Ezher Üniversitesi mezunu ve Karşılaştırmalı Dinler, İlm-i Kelam ve Karşılaştırmalı Tasavvuf alanlarında uzman ve eserler vermiş bir şahsiyet. Hâlen dünyanın çeşitli yerlerinde çalışmalarını sürdürmekte ve yeni eserler vermektedir.

Müslümanlar modern bir çağa geçişte birçok sorunla karşı karşıya geldiler. Artık zaman eski zaman değil, çağ eski çağ değildir. Her şey değişmiş ve farklılaşmıştır. Bu farklılaşmanın boyutu zannettiğimizden ziyade bir boyutta olmuş ve dinimizin tatbikine kadar nüfuz etmiştir. İslam ile kurulan ilişki öncekinden farklı bir boyut kazanmış, her hizbin neredeyse kendi İslam düşüncesi meydana gelmiştir. Bunun neticesinde ise Müslümanlar arasında İslam düşüncesi sorunu ortaya çıkmıştır. Yani kısacası hangi düşünceye “İslamî”, hangisine “İslamî değildir” diyebilme problemi.

İslam düşüncesinin neye göre tespit edileceği, hangi düşünceye İslam düşüncesi denilebileceği, hangi şartların bir düşüncenin İslam düşüncesi olup olmadığını göstereceği gibi hususlar Din Muhammed hoca tarafından “İslam Düşüncesi” (Endülüs Kitap) kitabında izah edilerek okuyucuya sunulmuştur. Bu kitap, İslam düşüncesi üzerine okumak isteyenler için temel bir kitap niteliğindedir. Din Muhammed’e göre İslam düşüncesine Batı tesiri ile bir kirlilik bulaşmış; modern, postmodern gibi kavramların çerçevelediği Müslüman, bugün Batı’nın etkisiyle İslamî düşünceyi tam olarak anlayamamıştır. Anlamamanın ötesinde İslamî düşünceyi de tebdil ve tağyir etmektedir. Bunlar bilhassa modernist şahsiyetlerdir, Din Muhammed’e göre. Zaten bu risaleyi de bu amaçla yazdığını kendisi kitapta zikretmektedir. Din Muhammed, onlar için “Batılılaşmış Müslümanlar ve Batı düşüncesinin akımlarından etkilenmiş modernistler” tabirini kullanmaktan da çekinmez. Din Muhammed, bu kitabın yazılış amacını İslam düşüncesinin hudutlarını tayin etmek, İslamî olan ve İslamî olmayanı birbirinden tefrik etmek ve en nihayetinde vahye tabi olmayı hedeflemiştir. Çünkü Din Muhammed’e göre İslam düşüncesi hakkında bugün yazı yazanlar çoğalmış, ondan ekmek yiyenler artmış, bu çetin sahanın farklı alanları pervasızların girdiği alanlar olmuş. Ve burası cahil cühela için açık meralara dönüşmüştür.

İslam’da akıl vahiyle çatışmaz; bilakis ikisi birbirlerine destek olurlar

İslam düşüncesi Kur’an ve sünnet ile tayin edilir. Yani bir düşüncenin İslamî olup olmadığı Kur’an ve sünnetle temellendirilir ve onlara dayandığı nispette İslami veya gayriİslami olur. Bununla beraber İslamî düşünceye temel kaynakları Kur’an ve sünnet olan İslam’ın kendisi demektir de doğru değildir. Çünkü İslamî düşünce Kur’an ve sünnete tâbi olabilir fakat sonuçta insan aklı devreye girmiştir. Mümkün olduğunca Kur’an’dan ve sünnetten ışıklar alır, onlarla aydınlanır. Ve bu aydınlanma sayesinde sorunları çözmeye çalışır. Din Muhammed’e göre İslam düşüncesinin, koruması gereken asgari noktası vahiyle çatışıp ondan uzaklaşarak İslamîlik vasfını kaybetmemesi gerekliliğidir. Ona göre her şey İslam’a muvafık olmalıdır. Düşünme melekemiz olan akıl da vahye tâbi olmalı ve sınırlarını aşmamalıdır.

Burada Din Muhammed’in dikkat çekmek istediği nokta “düşünmeme”yi desteklemek elbette değildir. Allah dünyada bize “ilimden az bir miktarda” vermiştir. Ve duyularımıza da çeşitli sınırlar koymuştur. Bir insan ancak belirli bir mesafeden duyar ya da koku alır ya da görür. Bunun gibi akıl da her şeye yetişemez, her şeyi idrak edemez. Bu noktada Ziya Paşa’nın şu beytini zikretmek lazım gelir: “İdrak-i me’âlî bu küçük akla gerekmez/ Zirâ bu terâzi bu kadar sikleti çekmez

Muhammed Din, aklın tarih boyunca vahiy karşısında yenildiğini ve yorgun düştüğünü Kant üzerinden bize aktarır. Kant, aklı yüceltmesine rağmen en sonunda onun metafizik sahasına girmemesi gerektiğini itiraf etmiştir. Din Muhammed’e göre aklın vahyin emri altına girmesinde şu hikmetler vardır: 1) Bu insan için bir rahmettir. Aklı sapkınlıktan ve hayrete düşmekten muhafaza eder. 2) Akıl, gayb ve şehadet âlemlerinin esrarına tam vakıf olamayacağı için vahiy, aklı kendisine tâbi eder. 3) İnsanın emellerine hürmet göstererek ve bu konulardaki çaba ve merakına cevap olarak. Yani vahiy gaybdan bahsederek insanın tabiatına hürmet etmiş ve onun gayb âlemi ile irtibata geçmesi için vahyî ikramlarda bulunmuştur. Sonuçta da Allah gaybtan bahsederek insanın “susuzluğunu” gidermiştir.

Akıl ve vahiy çatışmaz. Çatışmaları için ya vahyin “masum” olmaması, ya da aklın vahyin sınırlarını zorlaması lazım. Bu sebeple aklın vahyin kontrolünde olması ve sınırlarına riayet etmesi lazım gelir. Vahyin ve aklın uyuşabilmesi için aklın ciddi bir çaba sarfetmesi, düşünmesi gerekmektedir. Çünkü “Allah’tan hakkıyla yalnız âlimler”in korkacağı Kur’an’da bize bildirilmiştir. Vahiy ile aklın çatışmaması için ikisinin “denk” olması gerekmektedir. Müşriklerin aklı vahiy ile aynı “hiza”da olmadığı için vahyi reddettiler ve Efendimiz’e “mecnun” dediler. Din Muhammed’in aklın sınırlarından kastı ve buradan dikkat çekmek istediği nokta aklın “doğru” bir biçimde kullanılması gerekliliğidir. Allah, Fussilet suresinin 53. ayetinde şöyle buyurmaktadır: “İleride biz onlara hem âfakta hem nefislerinde âyetlerimizi öyle göstereceğiz ki nihayet onun hakk olduğu kendilerine tebeyyün edecek, kâfî değil mi bu ki rabbin her şeye şâhid.” Burada Allah teala afâk (dış âlem) ve enfüsten (iç âlem) bahsederek iç ve dışla ancak Allah’ın “tebeyyün” edeceğini ifade buyurmuştur. Görülüyor ki sarihan bir uyum, ahenkten bahsedilmekte, afâk’ın da enfüs’ün de Allah’ı gösterdiği açıkça zikredilmiştir.

Yunus Suresi’nin 100. ayetinde Allah “Allah, aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır” der. Nahl 44’te ise “İnsanlara vahyedileni açıkla ki belki onlar düşünür.” Burada “vahyedileni açıkla”, ”ki”, “düşünür” kelimelerinin altını çiziyoruz. Çünkü burada düşünme melekesi “ki” bağlacıyla vahye nispet edilmiş ve düşünmenin kaynağı olarak vahye işaret edilmiştir. Vahiy muharrik, ki delalet sebebi, düşünür ise netice olarak telakki edilmelidir. İşte Din Muhammed, İslam düşüncesinin kaynaklarını 1) Vahiy ya da nas 2) Akıl olarak açıklarken izah etmeye çalıştığımız aklı kasdeder. Ayrıca aklın heva, heves, zann gibi insanî vasıfları da bünyesinde barındırmaması gerekir. Allah Maide 77’de Hristiyan aklın vahyin çerçevesinden çıktığını “fî dînikum” icâzıyla beyan edip, dinin aidiyetini kendisine değil, Hristiyanlara nispet eder. Zaten hemen öncesinde “lâ teğlû” (aşırıya gitmeyin) ile “icad” edilen bir dinden haber verir. Akabinde Allah Teala “bozulmuş” vahyin nelere yol açacağını şöyle sıralar: 1) Daha önce sapıttınız 2) Birçoklarını da saptırdınız 3) Böylece doğru yolu şaşırdınız 4) Ki onlar keyiflerine uydular.

Din Muhammed’e göre felsefe insana kaldıramayacağı bir yük yüklemiş; İslam ise her şeyi yerli yerine oturtarak, aklı da her şey gibi orta bir yolda tutmuştur. Ona göre akıl, ifrat ve tefrit olmadan, kâmil manada yerini ve hüviyetini İslam dairesi içerisinde elde etmiştir.

İslamî düşünce usûl-ı fıkıh ile yekpâredir

İslamî düşünce teşekkül etmeden önce bir sistem, bir nizam getirilmiştir. O nizam da usûl-ı fıkıhtır. Usûl-ı fıkıh bir düşünce üretme tarzıdır. Amaç, Kur’an ve sünneti açıklama noktasında doğru bir yol bulmak, nefsin, hevânın, zannın peşinden gitmemektir. Usûl-ı fıkıh Efendimiz’den hemen sonra girişilen teşebbüslerden sonra zuhur etmiş, âlimler Kur’an’ı ve sünneti anlamak için titizlikle çalışmalar yapmışlardır. İslam düşüncesinin de İslam ile uygunluğu usûl-ı fıkhı ne kadar içerdiğiyle alakalı. Bir düşüncede usûl-ı fıkıh yoksa Din Muhammed’e göre o düşünce İslamî sayılamaz. İslam düşüncesinin istikameti kaynak olarak vahiy, akıl ve onların verilerine dayansa da metot olarak usûl-ı fıkha dayanır.

Din’e göre usûl-ı fıkıh bir araştırma metodu olarak, teşriî olmayan (kanun koymayan) düşünce sahalarında bile önce bu sahaya uygun, kendisine dayanılacak bir nas (Kur’an ayeti veya hadis) sağlar, sonra da bu nassın nasıl kullanılacağının kurallarını belirleyerek İslamîlik vasfını kazanabilir. İslamîlik vasfını kazanan bu düşüncenin yegâne temsilcisi de içtihattır. Din’e göre kendisine İslamîliğin vasıflarını yüklemeyen birisi din hakkında konuşmamalı, fetva vermemelidir. Zira fetva vermek fakihlik ister. Eğer şerî görüşleri açıklamak için kendilerini ehl-i hadis olarak tanıtan asrımızdaki bazı bidatçilerin istediği gibi bazı hadis metinleri bulunup onların mütalaa edilmesi yeterli olsaydı, Ebu Hureyre en büyük fakih olurdu. Eğer şerî hükmün açıklanması ve İslam adıyla görüş beyan etmek keskin bir bakış ve basiret, doğru bir metot gerektirmeseydi ashab-ı kiramın hepsi kendisinin âlimi olurdu ve karşılaştığı problemlerin fetvasını kendileri verirlerdi. ,

Burada şu hadisi mealen nakletmek yerinde olacaktır: Hz. Cabir der ki “Bir gün sefere çıktık, arkadaşımızdan birinin kafasına taş isabet etti. Kafası yarıldı ve sonra ihtilam oldu. Kafası yarılan şahıs arkadaşlarına benim için 'teyemmüm mümkün müdür?' diye sordu. Onlar da 'senin için burada su varken teyemmüm mümkün değildir' dediler. Daha sonra yaralı şahıs suyla abdestini alır ve sonra yarası azar, ölür. Durum efendimize bildirilir. Efendimiz 'kahrolasıcalar, onu öldürdüler' dedi. Cahilliğin şifası sormaktır. Teyemmüm etmesi, sonra yarasının üstüne hırka sarması, sonra da bedeninin geri kalanını yıkaması ona kafi idi.”

Yunus Sürücü yazdı

Güncelleme Tarihi: 10 Aralık 2018, 15:39
YORUM EKLE

banner19