banner17

İsimlerin resmi ve renklerin romanı: Beni Göremezsin

Alim Akca'nın "Beni Göremezsin" romanı bakış açısı sorunsalı üzerine kurulmuş. Eser bu yönüyle postmodern bir roman. Kitabı Dünyabizim için Nihan Su değerlendirdi.

İsimlerin resmi ve renklerin romanı: Beni Göremezsin

                                      “İnsanların kaderleri de beyinlerinde yazılıdır. Fakat beyin,

kaderdeki o şeyi zamanı gelene kadar saklamayı bilir.

Kendi sinirlerinden, ruhundan bile…”

(Beni Göremezsin)

Beni Göremezsin Alim Akca’nın Mevsimler Kitap etiketiyle çıkan yeni romanı. Romanın kendi serüvenini de yine romandan öğreniyoruz:

Fehmi isimli bir cin 1500’lü yılların ortalarında, Osmanlı İstanbul’unda şahit olduğu olayları kayda geçirtmek için genç bir yazarın -Müellif Efendi’nin- kanına girer. Ona Yakup’un hayatını anlatır. Çünkü Yakup kötülüğün esiri olmuş bu cini tamamen değiştirmiştir ve hikâyesini dinleyenleri de değiştirmeye namzettir.

Peki, ne yapmıştır bu Yakup? Bir kere, kör olmuştur. Nasıl mı? Orasını karıştırmayın işte. İyi ya… Sonra? Sonra o, dünyaya kapalı gözlerle annesini aramaya kalkışmıştır. Ha, bir de annesi mi yoktur? Evet, Yakup körlükle annesizliği birbirine karıştırmaktadır. Sanki onu bulsa gözleri açılacaktır. Fakat nasıl yapacaktır? Annesinin adı bile ona yasaktır. Kaldı ki yüzü, sesi; yeri yurdu… Hepsi bir muamma. Gel gör ki Yakup sırları çözmeye azimli. Kör olmayan, hiç yoksa bir körle gerçek bir dostluk kurmayan onun azminin sınırlarını bilemez. Yakup annesinin resmini çizmeyi akıl eder. Böylece onu tanıyacaktır. Onu hayal edebilecektir önce…

Bu uğurda tanıştığı renkler, ebrû sanatı, hüsn-ü hat ve nihayet Esmâ’ül Hüsna; Yakup’a bambaşka sırları, sırların sırrını açar… Bu sır kolay açılır mı adama? Yakup bu yolda aşk acısı mı çekmemiştir, kaybolup denizin dibini mi boylamamıştır, babasıyla mı bozuşmamış, sevgili kardeşine mi sebep olmamıştır?.. Ne var ki o ne kadar aşk acısını, ayrılığın ızdırabını yaşıyorum zannetse de aslında Allah’ı tanımanın, sevmenin sancılarını çekmiştir. 

Romanın öne çıkan kahramanları 

Hikâye elbette Yakup’un hikâyesi. Fakat İhsan Efendi’nin aşkla imtihanı romanda önemli bir yeri işgal ediyor. Ebrûzen Kâmuran Ağa, Allah inancında aradığı lezzeti adeta çöplükte bulan sıra dışı bir derviş olarak güçlü bir karakter çiziyor. Mevlûde Hanım eşyalarla konuşan deli olarak da öldükten sonra ruhu mahallesinden uzaklaşmaktan korkan bir veli hâliyle de okuyucusunu hem güldürüyor hem hüzünlendiriyor.

“Sirke, evde kalmış kız kurusuydu, acısından yenmezdi fakat hatrından da geçilmezdi. Sitemi ağır, ağzı gıybetliydi amma iyi komşuydu. Edep, görgü bilirdi, kara gün dostuydu…  Pirinç de padişah kızıydı, saraylarda büyümüş, güneş görmemişti. Bulgursa Türkmen kızıydı, pirinç gibi beyaz değildi ama onun da huyu güzeldi. Erkeğe asıl saadeti bulgur verirdi… Kavun, kemiksiz, dişsiz bir pîr-i faniydi. Dam altında yatar, yattıkça neşelenir, erken kaldırırsan tadı kaçardı. Camiye gidip gelmeye bile üşenirdi, zaten laf aramızda, abdest tutup tutamadığı da meçhuldü ya neyse... Et, Hızır aleyhisselâmın ta kendisiydi. Mevlûde Hanım ona hürmet ederdi, eti pişirirken gözlerinden yaşlar dökülürdü. Etin bir damla yağını bile zayi etmez, kabı kacağı parmaklarıyla sünnetledikten sonra yıkardı. Ona “Ey Hızır Hazretleri, bunca derde devayı nerelerden, hangi ottan, yapraktan toplarsın da nerende saklarsın?” diye hûşû ile sorardı… Kabaklardan balkabağı, keyfine düşkünlüğünden ötürü müftülükten azlolunmuş bir âlimdi. Ona da “Sende akıl olsa Mekke-yi Mükerreme’de otururdun, şimdi yallah bakalım Reşid Efendi’nin işkembesine!” diye takılırdı. Hıyar kabağı ise dilencinin tekiydi. Yağ ister, tuz ister, pirinç, bulgur ister, ne versen de doymaz, memnun olmazdı. Ama küstürmemek, bedduasından sakınmak lazımdı…”

Sürprizlerle dolu bir roman

Eser her ne kadar sürprizlerle örülü bir kurgu derinliği üzerine oturtulmuş olsa da asıl gücünü dilinden alıyor. 6 asır öncesiyle ortak olan kelimeler (Evet, böyle kelimeler de varmış.) canlı kanlı, dipdiri çıkıyorlar karşımıza. Böylesine olay temelli bir romanda altı çizilecek, taşa kazınacak, dövme yapılacak sözlerin çokluğu takdire şayan. 

Yazar Alim Akca, o günün dilini bu kadar iyi bildiğine; insanların helada kullandığı peşkirden, içtiği hoşafı soğutmak için Uludağ’dan getirdiği buza kadar günlük hayatın detaylarını bu kadar canlı anlatabildiğine göre bu cin meselesi doğru olmalı diyor insan.

Cin deyince…  Bu cinli yazarın anlattığı cin, daha önceden bildiğimiz iyi saatte olsunlar heyulalarına da lamba cinine de pek benzemiyor. Aslında Kur’an-ı Kerim’deki cin kavramına uygun olarak anlatılan ve de gayet komik bir cin bu. İnsandan daha insan.

Beni Göremezsin bakış açısı sorunsalı üzerine kurulmuş. Olayları bir cin naklediyor ve duygularını gizleyemiyor, kafasına girdiği yazarın tarzını eleştiriyor, bir yandan da kendi serüvenini anlatmaya çalışıyor… Eser bu yönüyle postmodern bir roman. Zaten onu bir tarihi roman, tasavvufi roman, fantastik roman vb. tanımlamak eksik kalırdı.

Gözleri görmeyen bir çocuğa renkler nasıl anlatılır?

Gözleri görmeyen bir çocuğa renkler nasıl anlatılır? Ancak o renklerin anlamlarıyla:

"Er-Rahmân, ‘ezelde bütün yaratılmışlar hakkında rahmet irade buyuran; sevdiğini, sevmediğini ayırt etmeksizin bütün mahlûkatı nimetlendiren’ demektir. Bu ismi yazmak için kırmızı mürekkebi tercih et." dedi Kamuran Ağa. “Çünkü kırmızı, kanın, hayatın rengidir. Rahmân olan Allah, bizleri bir hiç olmaktan kurtarıp şükredeceğimiz ya da isyankâr olacağımız kendisine malumken her birimize kan, ten ve can verdi. Narin derimiz açılır ve kan akmaya başlar, işte o zaman kırmızının kıymetini anlarız. Âlemde kırmızı tükendiğinde hayat biter. Kırmızı, bizim taş olmaktan da ot olmaktan da farkımızdır. Şeytan, kanımızın rengini bilseydi, ‘Ben ateşten yaratıldım, Âdem ise topraktandır…’ diyerek kibirlenmezdi. Kırmızı bizim ateşimizdir, yüreğin her vuruşunda alev alır... Kırmızıyı öğrendiysen şimdi onun üzerine biraz beyaz mürekkep ekle ve karıştır, böylece pembeye ereceksin. Çünkü rahmet, kalp yumuşaklığıdır. Yumuşaklığı pembe ile göster ki yakmayıp ısıtan bir ateş olsun. Rahmân’ın merhameti nasıl imanlı-imansız, suçlu-itaatli, gayretkeş-miskin ayırt etmeksizin bütün âlemi kaplıyorsa; pembenin neşesi bütün suya aksetsin. Ona bakan her kimse, ahlakını ayırt etmeksizin, canına can katsın...”

Merak duygusu hiç kaybolmuyor

Kitap boyunca merak unsuru hiç eksik olmuyor ve sonunda her şeye farklı bir göz’le bakmaya başlıyorsunuz. Nasıl mı?

“Yıkanmış, tertemiz çamaşırlar duyuyorum içimde. Sen yıkamışsın bunları anne. Kokuları dışarıdan değil, içerimden geliyor, burnumdan, ağzımdan yayılıyor etrafa. Ruhum bembeyaz bir çamaşır anne. Küllü suda yıkanmış, içine bir tane de karanfil mi, nane mi bir şey atılmış…”

“İnsan her şeyi öğrenmeli anne. Bir kardeşi varsa onu da bulmalı. Bulmalı ve de yakasından tutmalı. ‘Ulan bana bak!’ demeli… ‘Bana bak, pis herif, şu ananın kıymetini bil. Şu üstünün başının temizliğini öp de başına koy. Hem bana öyle bakma.’ ‘Ne biliyorsun nasıl baktığımı?’ derse, ‘Ne bilmeyecekmişim oğlum, ben senin ağabeyinim. Adamın ağabeyi, onun neye sinirlendiğini, neyden haz ettiğini bilmez mi?’ demeli. Bir an heyecanlanıp, ‘Yok yahu, sahi mi?’ diye soracaktır önce. Sonra bu iş biraz gururuna dokunacak, ‘Nereden ağabeyim oluyormuşsun sen benim?’ diyecektir. Babasından öğrenmiştir mağrur olmayı. ‘Bırak gururu Yahya! (Yahya hep bir kardeş ismidir anne.) Bırak şimdi. Sen de anladın daha ilk görüşte. Biz seninle aynı karında yatmadık mı birader?’ Sonra bir sarılmalı karındaşımla. Senin bir duvar arkasında kesik kesik ağladığını duymalı. Saadetten çatlamalı. Senin Yahya için, ‘Bir patavatsızlık etmese bari.’ diye düşündüğünü hissetmiş gibi, ‘Olsun be!’ diye bağırmalı. ‘Olsun… Bir kardaş ömürde kaç kere bulunuyor?’ Bulunmuyor anne. Hiçbir şeyin bulunduğu yok. Kaybediliyor da bulunmuyor. Dünya kaybetmek üzerine kurulmuş.”

Nihan Su

 

Güncelleme Tarihi: 23 Aralık 2018, 23:24
YORUM EKLE
YORUMLAR
Hümeyra Özçelik
Hümeyra Özçelik - 3 hafta Önce

Son zamanlarda okuduğum en ilginç kitap

Zeynep Karslı
Zeynep Karslı - 3 hafta Önce

Dostoyevski, Tolstoy, Franz Kafka, Balzac, Stephan Zwaig, Gogol, A.Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Oğuz Atay,Peyami Safa ve pek çok edebiyat devlerinin seçkin yapıtlarını okumuş ve dolayısıyla edebi kalite beğenisi gelişmiş bir okur olarak belirtmeliyim ki bu kitap kurgusuyla, içeriğiyle, olayların akış hızı, dilinin zenginliği ve kullanım biçimiyle ha-ri-ka ! Tüm kitapseverler ve edebi çevrelerce hakettiği karşığı bulacağına inancım tam.

banner19

banner13

banner20