İşe dil ve tarih sevgisiyle başlamalıyız

Ekrem Erdem, 'Bizimki Türkçe Sevdası' adlı kitabında dil meselesine ağlak bir duygu ile yaklaşmıyor, istatistiklerden yararlanarak nesnel sonuçlara varıyor. Zafer Acar yazdı..

İşe dil ve tarih sevgisiyle başlamalıyız

Ekrem Erdem’in TDED Yayınları'ndan çıkan “Bizimki Türkçe Sevdası” adlı kitabını bir çırpıda okudum; çünkü Erdem, kusursuza yakın bir dil kullanarak akıcı bir üsluba ulaşmış. Aslında makalelerde, bilimsel içerikli kitaplarda bu tarz bir üsluba pek rastlamayız. Entelektüellerden sanatkârlara kadar, dilimizi kusurlu kullanan ve dil bilincinden yoksun onlarca topluluğa haklı eleştiriler getiren bu kitap, paradoksa düşmemek adına dil hususunda azami titizlik göstermeliydi, göstermiş de.

Bizimki Türkçe Sevdası”, Türkçenin dil politikasına yönelik yazılmış nitelikli son kitap olma özelliğine de sahip. Bu kitapta, Sadeleşme ve Tasfiyecilik akımından sonra Osmanlı Türkçesinin başına gelenleri kederlenerek okuyacaksınız: İyi niyetli yanılgılar, kumpaslar, gelenek düşmanlığı, cesur savunmalar… Erdem, dil meselesine ağlak bir duygu ile yaklaşmıyor, istatistiklerden yararlanarak nesnel sonuçlara varıyor. Onun, dil alanında kendine saygın bir yer edinmiş imzaları sıkı bir okumaya tâbi tuttuğunu ve içselleştirerek onlardan yeni ve önemli sonuçlara vardığını da görüyoruz. Doğrusu, Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği'ni (TDED) kurması başlı başına bir olay, bir mücadeledir; öte yandan bu kitabın daha beş altı yıl evvelden habercisidir.

Bu kitaptan yeni şeyler öğrenmenin şevkini de yaşadım

Bir milletin dinî ve coğrafî değişimler yaşaması, farklı milletlerle kültürel ve ticari ilişkiler kurması, dilini ciddi bir şekilde etkiler. Türkçe, bu anlamda hemen her zorlu sınavdan geçmiş, belki de bu sayede sapasağlam bir yapıya kavuşmuştur. Göktürkçeden bugüne farklı dinlerin/dillerin etkisinde kalan dilimizde, özellikle de İslamiyet ile birlikte Arapça kelimeler, kendisine saygın bir yer edinmiştir. Biz, sahiplendiğimiz dinin diline de kutsalmış gibi iman etmişiz. Arapça, bunun ilk örneği değildir. Uygurlar döneminde de Mani dinine ve bu dinin kelime dağarcığına, alfabesine benzeri bir hürmet duygusu içerisinde olmuşuz; çünkü din ile dil arasında bir harflik mesafe farkı var ve ikisi de birbirlerini yüklenerek gelecek nesillere taşırlar.

Din ile dilin et ile tırnak gibi birbirinden ayrılamayacağının farkında olan Ekrem Erdem, derin bir bilinç ve açık bir ufukla Türkçenin her aşamasının, değişim ve dönüşümünün sonuçlarını, hastalıklı yanlarına çözümler getirerek incelemiş. Açıkçası, dil alanında yaptığım mastırda anlambilim (semantik) üzerine tez hazırlayan biri olarak ben, bu kitaptan yeni şeyler öğrenmenin şevkini de yaşadım; çünkü binlerce yıldır üzerine düşünülen dil ile ilgili yeni şeyler işitmek, okumak öyle sık rastlanır bir durum değildir.

İşe dil ve tarih sevgisiyle başlamalıyız

Kendi adıma söyleyecek olursam, bana ciddi anlamda dil bilinci kazandıran ilk kitap, Nihad Sami Banarlı’nın “Türkçenin Sırları” olmuştur; bu kitabı okumakla Türkçeye bakmanın matematiğini de öğrenmiştim. Sonraki yıllarda, işi popüler bir mecraya taşısa da Oktay Sinanoğlu’nun, bende dilimiz adına İngilizce karşısında bir yenilgi duygusu, dramatik bir acı kırılma yaratan “Bye Bye Türkçe”si, Banarlı’nınki gibi kuşatıcı bir bilinçten değil, hınçtan doğmuştur. Bu yüzden etkisi, bütün popüler girişimler gibi çabuk kayboldu. Ekrem Erdem’in çalışması, “Türkçenin Sırları”na eklenecek nitelikte.

Elbette arada onca dil profesörünün çalışmaları da oldu, fakat bu, onların asli göreviydi. Erdem, bir tarihçi ve siyasetçi olmasına rağmen, gönüllülük usulüyle bu manevi işe koyulmuş ve sonuçta, aşk ve samimiyetten kaynaklanan bir başarı doğmuş: “Bu konuda yalnız sokaklarımızı kirleten İngilizceye karşı olmak yetmez, topyekûn bir emperyalist saldırıyla karşı karşıya olduğumuzu bilerek, her alanda bu saldırılara karşı koymak, toplumun her kesimini şuurlandırmak, milletimize kendi değerlerini öğretmek gerekir. Bunu yaparken de işe dil ve tarih sevgisiyle başlamalıyız.” (s. 3)

Banarlı ve Erdem’in akademisyen olmaması da onların dil aşkını göstermesi bakımından dikkate değer. “Türkçenin Sırları”, Öztürkçe adı altında dilimizi yozlaştırarak kültürel kodlarımızdan bizi koparmaya çalışan aydın kılıklı kişilerin saldırılarına karşı bir savunmadır. Banarlı, kendine soru sormuyor, dilde büyük sorunlar yaratan cumhuriyet aydınının cevaplarına çözümler getirmeye çalışıyordu. Bu bakımdan Ekrem Erdem, dilin anayasasını çıkararak daha bütünlüklü bir eser ortaya koymuş. Şairler, yazarlar, dergi ve gazete editörleri, devletin dil, tarih ve yasa çıkaran tüm kurumu/kurumları, velhasıl yazmakla irtibatı olan herkes, “Bizimki Türkçe Sevdası”nı başucunda tutmalı. Bu kitaptan sonra, dil duruşunuz, daha bir dikleşecektir.

Millî bir dil politikasına Anayasa’nın dilinden başlanmalıdır

Ekrem Erdem’e, kitabın yeni baskısı için göstergebilimden yararlanarak günümüze bakmasını ve kitaba bu bağlamda yeni bir bölüm eklemesini öneririm. Sahip olduğu birikim ve bilinçle orijinal sonuçlara varacağından eminim. Ayrıca sanat alanındaki sorunları, iki maddeyle geçmeyip biraz daha irdelemesi gerekirdi, diye düşünüyorum; çünkü sanat, dilin en işlek kullanıldığı alandır.

Erdem’in kitapta öne çıkan birtakım ciddi projelerini uygulamaya geçirecek pratik elemanlara ihtiyaç var. Her hususta olduğu gibi zaman dar. “Bizimki Türkçe Sevdası”, asıl hedefine bu projeler uygulamaya geçtiğinde ulaşmış olacaktır. Söz söylenmiştir, gediğine oturtulması bize düşmektedir.

Kitap, şu çarpıcı cümlelerle sonlanıyor: “Anayasa, Anayasa hukukçuları ile Türk dilini çok iyi kullanan edebiyatçı ve dilbilimcilerinden kurulu bir Anayasa Komisyonunca yeniden hazırlanmalıdır. Millî bir dil politikasına Anayasa’nın dilinden başlanmalıdır.” (s. 255) Yazar, gündemdeki Anayasa tartışmalarına yönelik bu bakışında son derece haklı.


 

Zafer Acar yazdı

Güncelleme Tarihi: 20 Aralık 2018, 16:02
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26