İrşadü'l Gafilin şahsiyet inşamız için gerekli

İrşadü’l Gafilin, bir mevize kitabı. Alay müftüsü Mehmed Şakir tarafından, 'şimdiye kadar lisan-ı Osmanî üzere tertip olunmuş bir mevizemiz bulunmadığından' kaleme alınmış ve hicrî 1326’da İstanbul’da basılmış. Sadullah Yıldız yazdı.

İrşadü'l Gafilin şahsiyet inşamız için gerekli

Erken Cumhuriyet döneminde şayet Trabzon’dan yetişmiş adı bilinen yüzlerce âlim olmasaydı, bugün Türkiye’de çok farklı bir sosyal tabloya bakıyor olurduk. Bilhassa Rize ve Trabzon’dan -hatta pertavsızı biraz daha aşağı eğersek- Of’tan yetişen yüzlerce hocanın Kur’an’ı sahiplendiği kadar bir sahipleniş, herhâlde yıl/yetişen insan bazında örneği görülemeyecek kadar müstesna yoğunluğu olan bir tarihî kesittir.

Bizim köyümüz olan Hamzalı’da (Balaban-Of) ise dedem Hilmi Yıldız ve ağabeyi Resul Yıldız’ın “hoca” payesini almalarına kadar yetişmiş çok isim yok. Dedem, “Mollalar” namıyla meşhur bir aileden bahsediyor; âlim olup “Molla” lakabıyla ünlenmişler. Bu isimden sonra köyü irşat için kalan tek zat, babaannemin amcası İsmail Hakkı İbrahimoğlu. Nam-ı diğer, “hoca amca” olan bu munis insanın kütüphanesinde dedem ilk kez bir kitabı -İrşadü’l Gafilin’i- görecek ve kitabı çok sevecek, yaklaşık 30 yıl aradan sonra bir pazar günü Fatih’in seyyar sahaflarından birinde bulup satın alacaktır.

Yıllar sonra bulunan kitap: İrşadü’l Gafilin

Buram buram eski kâğıt kokan bu kitabı, araya giren fasılalar sebebiyle uzun denebilecek bir zamandan beri dedemle okuyoruz. Birlikte okuyabileceğimiz bir kitap seçmesini ben vaktiyle rica etmiştim de kütüphanesinden bunu vermiş, hikâyesini de anlatmıştı kitabın. Dediğine göre, “hayli zaman iştiyakla” aradığı eseri, bir gün Nişanca Camii’nden çıkarken (Nişanca, Mahmud Ustaosmanoğlu Hoca Efendi ve cemaatinin bir zamanlar içtima için seçtikleri camilerden biriydi; dedemin günlüklerinde, umreye yahut hacca giden efendi hazretlerinin makamını vaaz için dedeme bıraktığı sık sık yazar. İki dostun şeyhlik-müritlik ilişkisi haricinde, ilişkilerinin bu sıkı boyutu incelenmeye şayestedir. Burasının dedem için zamanında bir “makarr” olduğu anlaşılıyor.) seyyar bir sahafta pejmürde gördüğü “İrşadü’l Gafilin”i, fırsatı kaçırmamak için çok para (maaşının üçte biri) vererek hemen alıyor. Bir pazar günü, sohbet sonrasıdır. 24 Mart 1979 tarihidir; günlüklerinde o tarihlerde düşülmüş buna dair bir not yok.

“İrşadü’l Gafilin” adında bir mevize kitabı. Alay müftüsü Mehmed Şakir tarafından, “şimdiye kadar lisan-ı Osmanî üzere tertip olunmuş bir mevizemiz bulunmadığından” kaleme alınmış ve hicrî 1326’da İstanbul’da basılmış. Yazar, önsöz yerine de geçebilecek, kitaba mütekaddim sayfalarda, “sade bir dille telif edilmiş” olduğundan bahsettiği eseri için, siyasî anlamı da olan şu cümleyle konum belirler: “Bugün ilim ve maarifimiz, gıpta-bahş-ı eslaf olacak bir raddeye getirilmiş ve saye-i meşrutiyet-i meşruamızda memalik-i mahrusa-i İslamiyemizin her köşesi nur-ı maarifle müstenir olarak, tarik-i saadet-i şems-tâbân gibi gösterilmektedir. İşte bu abd-i âciz dahi, anların tarik-süluküne ittiba kaziyesine binaen…”

Her Müslüman’a lazım olacak konularla dolu olan eser, hoca efendilerin vaaz için kaynak olarak kullanmaları düşüncesiyle kaleme alınmış ama formatı itibariyle herkesin kolaylıkla okuyabileceği bir kitap. Elbette çokça kelime bilgisi gerektiriyor. Âlemlerin yaratılışından amel-i salih işlemeye, elfaz-ı küfürden gına ve fakrın sebeb-i hikmetine, meâsi ve menâhiden niam ve cinâna kadar onlarca başlığı havi, çokça enteresan teferruatlar ve geniş geniş meselelerin meknuz olduğu eseri, ilmihâl okur gibi periyodik bir takvimle okumak insanın kendi şahsiyet inşasında yol alması için büyük kolaylık ve zenginlik. Müellifinin tasavvufî kaynaklardan da beslenen zihin dünyası hakkında ipuçları taşıyan satır aralarının, her hayrın başı olan kulluğumuzu olgunlaştırmak meselesi için ne derece gerekli olduğu herkesçe malum.

Dedemle birlikte okumanın vazgeçilemez faydası ise şu: Meseleleri zenginleştiren/çeşitlendiren ve değişik boyutlar katarak teferruatlandıran şerhler düşüyor dedem ve hızlıca paralellikler yakalayan hafızası sayesinde mütebahhiresinden ayetler ve hadislerle konuları irtibatlandırıyor. Bazen bir cümlede takılıp kalıyor ve sözlü haşiyeler sebebiyle yavaş ilerliyoruz. Bu benim çok sevdiğim bir enstantane; dedemin paragraf sonlarında gözlüğünü gözünden eline alması, eklenip çıkarılması gereken yerlere dair izahatı verdikten sonra tekrar takması ve okumaya devam etmemiz; hakikaten en az okumak kadar zevkli.

Dedemin lügatleri

Diyelim ki okurken sözlük gerektiren bir kelimeye rastladık. Yol haritamız şöyle: Şahsen, Ferit Develioğlu’nun “Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat”iyle tanıştıktan sonra, eski kaynakları okurken bilmediğim bir kelimenin, bu sözlükte bulunamayacağını düşünmezdim. Pek erken yanıldım. Dedemle okumalarımız esnasında, bir kere bu kocaman lügati de yanımızda bulundurmuştuk da, aradığımız kelimeyi bulamayınca dedemin 14x10 ebadındaki küçük lügatine başvurmuş, Develioğlu’nda olmayan kelimeyi orada bulmuştuk. Bizi her seferinde şaşırtıyor bu küçücük sözlük. Gerçekten de, önsözünde belirtildiği gibi, her aradığımızı buluyoruz. Adı “Türkçe Lügat” olan eser, “Bahaddin” imzasıyla yayınlanmış, İstanbul’da 1330’da basılmış, dedemin eline 1970’in 26 Kasım’ında geçmiş: “30.000’i mütecaviz lügat ile lisan-ı Türkî’de müstamel kelimât ve ıstılahât-ı Arabiye ve Farisiye ve ecnebiyeyi câmidir.” Bu harika lügatin, boyundan büyük işler becerdiğini her seferinde hayretle seyrediyorum.

Şayet küçük lügatimizin derman olmadığı bir güzel derde rastladıysak, dedemin çalışma masasının yanındaki kütüphanede sırtı kırmızı kumaşla kaplı, A-5 ebadında, 1200 sayfalık bir şahesere, “Ahterî-i Kebir”e baş vururuz. Ahterî’nin sayfaları arasından şimdiki kitaplarda olmayan cazip bir kâğıt kokusu yayılır, zira pek eskidir; 1310 baskısı. Kitaplarının yaprakları arasına evraklarını emanet etme itiyadı olan dedem, Ahterî’nin içine neler koymuştur neler; İsmail Kara Hoca’nın kitabıyla tanıdığımız Rize Müftüsü Yusuf Karali Hoca’yı ziyaretinde, “talebelerinin eline tutuşturduğu” kâğıtlardan birini Yusuf Karali Hoca dedeme de vermiştir: Koyu sarı renkte ve eğri kesilmiş, avuç içinden büyük olmayan ve en küçük boşluğu dahi dikkat çekici bir hassasiyetle tasarruf edilmiş bu kâğıtta Arapça olarak, “nesâ” ve “neşede” kelimelerine dair izah vardır ve kâğıdın arkasında şu not yazılıdır: “11 Recep 1383 günü Rize müftüsü efendinin hatıra-i muhteremeleridir.” Bundan başka hususî olarak not edilmiş kelimeler, üzerlerine notlar alınmış farklı yılların takvim yaprakları, özenilerek yazılmış Arapça dualar, Hafız Edhem Mollaömeroğlu’nun -ki dedemle samimiyeti varmış- Turgut Özal için yazdığı bir şiir ve bir dosta yazılmış eski mektup.

“Ahterî” veya “Türkçe Lügat”te bulamadığımız bir kelime olmadı fakat olursa şayet, koridordaki saatçi masasında dedemin kocaman bir “Kamusü’l Âlâm”ı vardır ki, onun tabiriyle içindeki ilimler bitmez. Şemseddin Sami, bu eseri yazmak için bir çiftlikte inzivaya çekilmiş ve yıllar süren çalışma nihayetinde muazzam ciltleri meydana getirmiştir.

Bir de misafir odasında üç büyük cilt hâlinde, yanına pek uğranmadığı için üzeri hafif tozlu duran “Okyanus Kamusu”. Bu da dedemin eline 70’li yılların başında geçmiş, “kamus-ı şerifin” alındığı tarih, kitabın ilk cildinin ilk sayfasına hemen not düşülmüştür. O “Kamus-ı Okyanus” ki, Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagür Hoca Efendi bir gün dedemi ziyaretinde eseri masada görecek ve “Biz bu lügate sadece kelime aradığımızda bakıyoruz; hâlbuki bunu oturup hususî olarak okumak lazımdır.” diyecektir.

“Gıybet, zinadan şiddetlidir”

İrşadü’l Gafilin’in son okuduğumuz, “Gıybet, nemime, bühtan beyanındadır” başlıklı bölümünde, “El-gıybetü eşeddü mine’z-zina” (Gıybet zinadan şiddetlidir!) şeklinde ve İmam Birgivî’nin Tarikat-ı Muhammediye’sine, oradan da birincil olarak İmam Beyhakî’ye dayandırılan kaynak bir hadis zikrediyor müellif: “Ya Resulallah, gıybet nasıl zina etmekten eşed olur?” sorusuna Efendimizin cevabı şöyle: “Racül, zina edip badehu tövbe ederse Cenab-ı Hak tövbesini kabul eder ama gıybet sahibi helalleşmedikçe tövbesi kabul olunmaz.” Müellif şerh ile devam ediyor satırlarına: “Zinada istihlal lazım olmadığı, zina edilen kadın diğerin menkûhe veya cariyesi olmayıp ondan kimse için ar edilecek bir husus dahi ârız olmadığı vakittedir. Bunlar olur ise zina, gıybet gibi hukuk-ı ibâd olduğundan helalleşmedikçe tövbesi kabul olunmaz ve hem bu surette zina, gıybetten eşed olur. Çünkü ırz sahibi olan kimselere keşf-i mesele mümkün değildir.”

Bazı âlimler, konuşulan sözün gıybet edilenin kulağına ulaşması veya ulaşmamasını eşit görüp her iki durumda da tövbeyi helalleşmek şartına bağlıyorlar. Bununla birlikte gıybetin mubah olduğu, yani günah muamelesi görmeyeceği durumlar da var. Zulme uğramış kimsenin, uğradığı zulmü tarif için o işi yapanı zikretmesi, ilim öğrenilecek bir kimsenin fasık veya ehl-i bidat olduğunu öğrenciye haber vermek gibi birkaç durumda, üçüncü bir kimsenin adını olumsuz şekilde anmak caiz oluyor. Bir de şu dikkat çekici durumda: “Terk-i salât gibi fıskı zahir ve alenî olanı…”

“Gıybette hukukullah olduğu gibi, hukuk-ı ibâd dahi olduğundan bila tevbe ve’l-istihlal gıybet eden vefat ettiği hâlde, yevm-i kıyamette hasenatından alınıp gıybet ettiği kimseye verilir.” Bu, korkutucu olduğu kadar sık sık da vaazlarda ve meclislerde dinlediğimiz bir hüküm. Hükmün devamındaki sevapların yokluğu durumunda gıybet edilenin günahlarından, edenin amel defterine yazılacağı şartı ise korkuyu ziyadeleştiriyor. Hasan Basrî, gıybetinde bulunan kimselere bir tabak hurma gönderip, “Bana hasenatınızdan hediye göndermişsiniz!” diyerek ikramda bulunur, bir nevi teşekkür edermiş.

Asr-ı Saadet’te gıybete dair bir hadise de şöyle: Ashab-ı kiram bir gün, kötü kokular yayıldığını duyuyorlar. Sebebini Resul-i Ekrem’e sorduklarında Efendimiz, birtakım münafığın, Müslümanlar’dan bazılarını gıybet etmeleri sebebiyle bu kötü kokunun yayıldığını söylüyor. Aklımıza gelmesi muhtemel o soruyu, müellif hem soruyor hem cevaplıyor: “Ahd-i Resul’de gıybetin raihası zahir olur iken zamanımızda hissedemiyoruz. Hâlbuki şimdi Asr-ı Saadet’ten milyonlarca fazla gıybet olunuyor. Bunun cevabı, gıybet tekessür ettiği için burunlar raiha-i kerihe ile kesb-i muaneset ederek dolmuştur. Nitekim debbağ dükkânına bir kimse dâhil olursa, şiddet-i raihadan istirahati münselib oluyor. Debbağ ise, burnu raiha ile dolmuş olduğundan yiyor, içiyor, hiçbir raiha hissetmiyor.”

Balıkların dilleri dedikodudan dolayı yok edilmiş

Günlük hayatımızda, birçoğu direkt olarak elimizde olmayan sebeplerden dolayı hızla uzaklaştığımız Müslümanca standartların en büyük tetikleyicilerinden biri de nemime, yani dedikodu. Müellif, “Anadolu Türkçesi’nde, ‘koğuculuk’ ile tabir edilir.” diyor: “Keşfi kerihe olan şeyi keşif ve diğerin sırrını ifşa etmektir.” Bir insanın ayıbını ortaya koyan herhangi bir söz, işaret yahut yazı da hem nemime hem gıybet hükmünde oluyor. Nemime yapılan bir ortamda ise, “İnsana lazım olan, kâdir ise men etmek, değilse meclisten kalkıp gitmektir. Bunlardan her ikisi de mümkün olamaz ise, zikir ve tespih gibi şeylerle iştigal edip, onu istima etmemeye çalışmaktır.”

Hazreti İsa -salavatullahi ala nebiyyina ve aleyhi- Hazretleri, bir gün ümmetine nasihat ederken, “Uyuyan bir kimsenin rüzgârdan dolayı avret yeri açılsa onu örter misiniz?” diye sormuş. Onlar, “Evet!” diye cevap vermişler. Hazreti İsa, “Yalan söylüyorsunuz,” buyurmuş, “belki örtülü kalan yeri dahi açarsınız!” Ashabı ise, “Sübhanallah, nasıl olur ya Ruhallah!” deyince Hazreti İsa şöyle cevap vermiş: “İndinizde, bir kimse ayıpla zikredilir iken, ona iştirak etmek üzere bazı ayıbını dahi siz zikretmiyor musunuz? İste bu hâliniz, nevm hâlinde bîşuur olan kimsenin elbisesini keşf ile rüzgârın açamadığı avret mahallini açmak gibidir.” Aslında bu, muhabbet arasında ne kadar da hissedilmeden ve cazip şekilde lafın arasına giren bir virüs.

Enteresan bir anekdot da konunun devamında var. Bazı mutasavvıflar, balıkların neden dilsiz olduğunun hikmetini şöyle açıklıyorlar: “Cenab-ı Hak, Hazreti Âdem’i halk edip ‘Âdem’e secde ediniz!’ deyu melaikeye emretti. Melaike secde edip şeytan etmediğinden, matruden yerler üzerine indi. Denizlere geldiğinde evvela balıkları görüp Âdem’in halk olunduğunu onlara haber verdi ve Âdem’in evlatları bütün hayvanat-ı bahriyeyi sayd ederler deyu onlara vesvese dahi etti. Hemen balıklar bu haberi, denizlerde bulunan mahlûkata söylemek murat ettiklerinden Cenab-ı Hak, lisanlarını mahvetti.”

 

Sadullah Yıldız, evliyaullaha yakın gıybetten uzak duralım, diyor

Güncelleme Tarihi: 21 Aralık 2018, 12:13
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13