İrade ettiğin ancak şeyhinin irade ettiği olmalıdır

Claude Addas, 'Yorulmaz bir seyyah olarak' nitelediği İbn Arabi'yi, yazdığı biyografik bir eserle tanıttı: 'Muhyiddin İbn Arabi & Kibrit-i Ahmer'in Peşinde'. Metin Uygun yazdı.

İrade ettiğin ancak şeyhinin irade ettiği olmalıdır

İslam tarihinin, özellikle tasavvuf tarihinin en popüler isimlerinden biri de hiç şüphesiz İbn Arabi Hazretleridir. Bu Endülüslü İslam düşünürü ve mutasavvıfın yazılı eserleri, öğretileri, bugün bile başta Batı olmak üzere, İslam dünyasından Uzakdoğu'ya kadar bütün dünyada ilgi devşirmeye devam ediyor.

Dünyanın sayılı İbn Arabi uzmanlarından Claude Addas, 'Yorulmaz bir seyyah olarak' nitelediği İbn Arabi için, “İzlerini takip etmeye karar verdiğimde, böyle bir yolculuğun uzun ve zorlu olacağının farkındaydım. Eğer başka yolcuların yardım ve desteğine güvenmeseydim, bu maceraya asla teşebbüs etmezdim” diyerek bize bu büyük irfan sultanını, yazdığı biyografik bir eserle tanıtır. Eser, Sufi Yayınları'nca 1. baskısı 2009 yılında yapılan ve Atilla Ataman'ın çevirdiği 'Muhyiddin İbn Arabi & Kibrit-i Ahmer'in Peşinde' isimli kitaptır. Claude Addas, ‘Arabi ou la quête du Soufre rouge’ isimli teziyle 1987 yılında Paris Üniversitesi’nden doktorasını alan bir isim. Aynı zamanda, İbn Arabi üzerine çalışmalarıyla tanınan Michel Chodkiewicz'in de kızı. Yazarımız bu zorlu ve sıkı yolculukta Şeyh-i Ekber'in, Ekberi külliyat veya Ekberi müellefat olarak adlandırılan eserlerinden ve hakkında yazılan kitaplardan faydalanarak, adeta kılı kırk yararak değerli bir çalışma ortaya koymuş.

Yazar, biyogfrafik nitelikli bu çalışmasında, 'Herşeyden önce, İbn Arabi'nin manevi ve fikri yolculuğunu yeniden canlandırmak ve mümkün olduğu ölçüde bu güzergahı, devrinin dini ve tarihi bağlamı içine yerleştirmek' niyetindedir. Maddi yolculuğunun da anlatıldığı kitapta, asıl hedef manevi yolculuktur. Marifet sultanı İbn Arabi'nin ailesi Arap kökenli, soylu ve Endülüs toplumun en yüksek tabakasındandır. Hicri 560 yılında Mürsiye'de (Murcia-İspanya) doğmuştur. Babası yüksek görevlerde bulunmuştur. Ailesi tasavvufa yabancı değildir. Manevi nitelikleri ağır basan amcası ve dayıları vardır ve kitapta bunlara ait 'harikulade' hallerden söz ediliyor. Gençliğinde, gaflet ve oyalanma olarak değerlendirilebilecek 'cahiliye dönemi' yaşamıştır. Tevbe ederek bu dönemi terk etmiştir. İbn Arabi'nin tevbesindeki merhaleleri şöyle özetler Addas: “Onbeş yaşlarında zamanını tarikat ehli bir zattan Kur'an öğrenmek ve kötü arkadaşlarıyla birlikte gece eğlencelerine katılmak arasında bölmüşken, Allah ona şeriata riayet etmesini hatırlatacaktır. Afallar, kaçar ve inzivaya çekilir. Bu esnada fethe nail olur ve kendisine ledünni ilim (İlahi sırlar) verilir.”

İçinden geçen havatırı da (düşünceyi) kaydetmelisin

İbn Arabi Hazretlerinin ülkeden ülkeye gerçekleştirdiği seyahatler, onun Ekberi irfan ismi verilen öğretilerinin oluşmasını sağlayacaktır. Ününün yayılması etrafında geniş bir talebe halkası oluşturmuş, dersler vermiştir. Tasavvufla ilgili uygulamalarında taviz vermeyen bir tutum sergiler. Talebelerine, müritlerine karşı katı bir şeyh olarak değerlendirir onu yazarımız. “İrade ettiğin ancak şeyhinin irade ettiği olmalıdır.” Bu veciz ifade, O'nun tasavvuf yolunda önemli bir yer tutar. İbn Arabi Hazretleri, şer’i meselelerin uygulanmasında tasavvuf ehli için farklı, ümmetin geneli için farklı düşünür. Müritlerin şer'i meselelerde ruhsatla (kolaylıkla) amel etmelerine izin vermez. Fakat müritlere daima azameti (ağırlaştırma) şart koşan İbn Arabi, ümmetin geneli söz konusu olduğunda mükellefiyeti ağırlaştırmaktan titizlikle kaçınır ve müsamahakar bir tavır takınır. Ümmetin geneli için esas olan kolaylık, havas (seçilmiş-tasavvuf erbabı) arasında olmayı isteyen kişi için geçerli değildir. Bu yolda 'mükellefiyetlerden, hiçbir şekilde taviz verilmeyecek ve hafifletme gayesi de güdülmeyecektir' ona göre.

Dikkat çeken başka bir nokta ise, İbn Arabi'nin 'sema' ile ilgili görüşleridir. Müritlerine semaya katılmayı kesin olarak yasaklar. Kendisi de bir zamanlar sema meclislerine iştirak etmiş olan İbn Arabi, devrinde çok yaygın olan bu uygulamayı eserlerinde şiddetle tenkit eder. İbn Arabi'ye göre, 'Sufilerin böyle bir ayini olmamış, bu uygulama tasavvuf yoluna ibahiler tarafından sokulmuştur...'

Yine tavsiye ettiği nefs muhasebesi manevi dersleri arasında ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Bununla ilgili şöyle bir husus anlatılır. İbn Arabi'nin Endülüslü şeyhlerinden ikisi, her akşam o gün işledikleri amelleri yazarlar. Şeyh-i Ekber'in bundan da ileriye gittiğini belirten Addas, 'O müridinden (tıpkı kendisinin yapmış olduğu gibi) sadece cisminden sadır olan amelleri değil, ama içinden geçen havatırı da (düşünceyi) kaydetmesini ister.' İbn Arabi'ye göre; 'Mürit nefsini muhasebe etmeli ve günün muhtelif zamanlarında içinden geçmiş olan düşünceleri değerlendirmelidir. Bu değerlendirmeyi yaparken de Allah'a karşı haya içinde olması gerekir.'

Şeriata bağlı kalmak muvaffakiyet için vazgeçilmez şarttır

Manevi eğitimin temel şartları hususunda, sıkı bir ehl-i sünnet ve şeriat bağlısıdır. O’na göre, ’Her hal ve her işte bütün ehli sünnet mutasavvıfları gibi şeriata bağlı kalmak muvaffakiyet için vazgeçilmez şarttır.’ Bağışlayıcılık, alçak gönüllülük, cömertlik gibi güzel ahlak sahibi olmak manevi tekamül için hayati önemdedir. Sürekli bir zikir uygulamasına eşlik edecek zühd, müridi vuslata giden yola sokacaktır. Bütün bunların muhakkak bir mürşidin gözetiminde gerçekleştirilmesi, müridinin bedenini de, ruhunu da şeyhine teslim etmesi gerekir. İbn Arabi'nin şahsen devam ettiği ve müritlerine telkin ettiği zikirlerin zaman içinde değişiklik gösterdiğini anlatan Addas, “O, hocası ve üstadı Ureybi gibi 'Allah' zikrine devam ediyor ve bu zikri diğer bütün zikirlerden üstün tutuyordu. Daha sonraları şehadet kelimesini, 'La İlahe İllellah' zikrini, içinde ilmin artışını taşıdığı için, zikirlerin en üstünü olarak tutar ve bu zikre devam ettiğini” yazar.

İbn Arabi'nin diğer şeyhlerden farklı düşündüğü konular da olmuştur. Bunlardan biri de terbiye ile ilgilidir. Tasavvuf ehlinin çoğu, “Gına Billah”ı (Allah'la müstağni olmak) vurgular. İbn Arabi'ye göre bu hatalı bir durumdur, yaklaşımdır. O'na göre, Allah'a muhtaç olmak, hiçbir şeye malik ve kadir olmadığını bilmek önceliklidir, önemlidir: “Talebelerim bunu benden aldı ve tahakkuk ettirdi. Bunu manevi çocuklarıma açıkladığım zaman derhal önemini anladılar ve ariflerin çoğunun bilmediği şeyi öğrendiler. Bu sayede büyük bir hayır kazandılar ve Allah karşısında su-i (kötü) edepten uzak kalmış oldular.”

İbn Arabi'yle ilgili en çok tartışılan konulardan biri de vahdet-i vücut meselesidir ve yazar bununla ilgili olarak, 'Şeyhin vahdet-i vücud meselesindeki maksadı, Sadreddin'in (Konevi Hz.leri) eserleri mütalaa edilip gerektiği gibi kavranılmadığı takdirde, akıl ve şeriata muvafık olarak anlaşılmayacaktır' uyarısını yapar.

Ömrünün son seneleri, eser telifi ve talebe yetiştirmekle geçer. 'İlahi rahmeti haber veren İbn Arabi' diyor Claude Addas, 'Aynı zamanda bu rahmetin vesilelerinden de olmak istemiştir. Bu dünyada bunu, irfan hazinelerini ölümüyle tesiri kesilmeyecek şekilde muhafaza etmekle geçirdi. Diğer dünyadaysa, bakışının ulaştığı herkese şefaat etmekle gerçekleştirecektir.'

Kitap okundukça, yazarın konusunda ne kadar uzman olduğu kendini hemen belli ediyor. Sıkıcılıktan uzak bir üslubu olan kitabın, okunmayı kolaylaştıran çevirisi de, övgüye layık.

Bu kapsamlı biyografik çalışma, biz okuyucularını da, İbn Arabi'nin hikmetlerle dolu, irfanının güzellikleriyle süslü, zor ama zevkli yolculuğuna davet ediyor.

Metin Uygun yazdı

Yayın Tarihi: 19 Mart 2015 Perşembe 16:19 Güncelleme Tarihi: 17 Aralık 2018, 15:16
YORUM EKLE

banner19

banner36