İnsanlığın yolunu aydınlatan örnek şahsiyetler

Örnek insanları bilme ve onların İslâm’a ve insanlığa sundukları katkıları gösterme noktasında kendisi de son çağın önemli âlimlerinden sayılan Ebu’l Hasen En-Nedvî’nin  İslâm’da Fikir ve Davet Önderleri kitabı son derece mühim bir işleve sahip. İdris Kartal yazdı.

İnsanlığın yolunu aydınlatan örnek şahsiyetler

İslâm âleminde uzun zamandır öze dönüş hareketleri yaşanmaktadır. Bu hareketlerin başarıyla sonuçlanması demek ancak İslâm eliyle olabilecek dünyevi tüm sorunların çözümü demektir. Gerek kültürel gerekse de fiili işgallerle karşı karşıya olan İslâm toplumları, sömürgeci güçlerin boyunduruğundan ancak bu yolla kurtulabileceklerdir. Bu arada içerideki İslâm’ın özünden uzak, cahilane tutumlar da belki yine bu yolla terk edilecektir. Ümmetin gaflet uykusundan uyanması, bilinç seviyesinin yükselmesi buna bağlıdır. Yeniden öze dönme, özü tanıma ve benimseme hareketinin bir tarafı olarak örnek insanları bilme ve onların İslâm’a ve insanlığa sundukları katkıları gösterme noktasında kendisi de son çağın önemli âlimlerinden sayılan Ebu’l Hasen En-Nedvî’nin  İslâm’da Fikir ve Davet Önderleri kitabı son derece mühim bir işleve sahiptir.

Bu kitap, yazarın 1950’li yıllarda Şam Üniversitesi’nde verdiği konferansların toplamından oluşmaktadır. Yıllar sonra Türkiye’de okuyucuların ilgisine sunulan "İslâm’da Fikir ve Davet Önderleri" kitabından öğrenilecek çok şey var. Yazar bozuk toplumların düzeltilmesinde ruhsal terbiye ve üstün ahlak bakımından lider seviyede insanların, ıslahatçıların ve önderlerin mühim rolleri olduğuna inanır. Bu kitap aynı zamanda bir silkiniş kitabıdır. Burada yazarın İslâm tarihini incelemedeki inceliğini, son zamanlarda karıştırılmak istenen sapkın düşünce ve fikirleri anlayışındaki doğru yaklaşımlarını görüyoruz.

İslâm’ın büyük davetçilerini ve fikir önderlerini tüm yönleriyle ortaya koyup tanıtmak pek kolay değildir. Çünkü tarihi hakikatler ortaya serilmeli ve ferdi arzulara yer verilmeden iyice ikna olmadan hüküm verilmemeliydi. Bu noktada sıkı bir araştırma, inceleme ve objektif bir bakış açısı gerekli idi. Kitap, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî konularının da eklenmesiyle toplamda on üç konferanstan müteşekkildir.

İslâm’da yenilik hareketleri

İslâm, belli bir döneme ait bir medeniyet ve sanat anlayışı değildir. Çünkü sanat ve medeniyet hayat içindeki işlevini kaybedebilir bir özelliğe sahiptir. İslâm bu özelliklerden uzaktır. Hayat devamlı olarak değişmekte ve renkten renge bürünmektedir. Hayat çizgisine ve dönüşüme ayak uydurabilecek, onu yakalayabilecek din İslâm’dır. Çünkü İslâm sebepsiz kalıplaşmış düşüncelerden ve dogmalardan beridir. İslâm kesin inançlar ve değişmez ilkeler etrafında kurulu olmasına karşın hayatın gerçeklerine ve akışkanlığına uyum sağlayabilecek de bir yapıdadır. İslâm bütünlük ve eşsizlik örneğini sürdürürken hayatı kontrol altında tutmaya da gayret gösterir. Diğer formu bozulmuş dinler örneğinde olduğu gibi felsefi düşüncelerdeki donukluğuyla değil, ferdi ve toplumu kuşatan hakikatlere sahiptir. Ayrıca bu dinin problemleri çözen, insanlara ve insanlığa doğru yolu işaret eden yönleri de vardır.

İslâm dini son dindir ve kıyamete kadar var olmaya devam edecektir. Bu nedenle İslâm’ın temel kaynakları olan Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler üzerinde düşünmek herkesin görevidir. İslâm’ı güçlü kılan ikinci güç ise Peygamber Efendimizin izlerini takip eden örnek şahsiyetlerdir. Bu şahsiyetler, her asır ve mekânda ortaya çıkmış şahsiyetlerdir. Kötülüğe karşı ses vermeyi, zalimlere hakkı söylemeyi onlardan öğreniriz. Bu din mensubuna hikmetli bir özellik kazandırır. Böyle şahsiyetler hiçbir dönem ümmetin arasından eksik olmamıştır. Daima insanlığa yol göstermişler ve daima vahyin çizgisini, Peygamber Efendimizin yolunu takip etmişlerdir. En ağır görev, insanlığa doğruları aktarma görevidir. Bu görev yerine getirilirken en zor zamanlardan, en çetin imtihanlardan geçilmiştir. Tüm bu engelleri aşan ümmet, insanlığa önder olmaya ve ezilmemeye layık bir ümmet olmayı hak etmiştir.

İndirildiği andan itibaren İslam dinine karşı durmak bilmeyen şiddetli saldırılar olmuştur. Başka dinlerin hiçbir şekilde dayanamayacağı bu saldırılar hâlen de devam etmektedir. İslâm, kendisine yapılan bu saldırıları yüce ruhu ile bertaraf etmiş ve teslim olmamıştır. Müslümanlar bu saldırılar karşısında susmamış, Allah düşmanlarıyla anlaşma yapmamış, Allah’ın yolundan ayrılmamış ve içlerinden düşmanlarla savaşmak üzere örnek şahsiyetler çıkarmayı başarmışlardır. Gerek Haçlı saldırılarına karşı gerekse de Tatar hücumlarına karşı İslâm varlığını koruyabilmiş ve hatta ilim, akıl, siyaset alanlarında yeni fetihlere girişmiştir. İslâm sadece dış tehditlerle, komplolarla savaşmamış aynı savaşı içeride de vermiştir. Burada cehaletin verdiği batıl inançlar, Emeviler dönemindeki kimi yanlış uygulamalar, yalancı peygamberler ve benzeri meselelerle de mücadele edilmiştir. İslâm tarihinin her döneminde muhakkak yenilikçi, ıslahatçı kişiler görülmüş ve bunlar tesadüfler sonucu görülmüş değillerdir. Çünkü İslâm dini insanlığın kurtuluşu için gerekli, korunması Allah tarafından taahhüt edilen bir dindir. Diğer dinlerden böyle örnek şahsiyetler görememekteyiz. Mesela, Hristiyanlık daha ilk yıllarında tahrife uğradı ve putperest bir din halini aldı. Bunda, Budizm ve Yunan felsefesinin etkisi çok büyüktür. Bu Hristiyanlığın en büyük din adamı Paul tarafından gerçekleştirildi. Paul, İncil’i temsil yolu ile yorumlamış ve onu aslı esası olmayan haberler ile doldurmuştur. Günümüzde Hristiyanlık Paul’un düşüncelerini korumuş ve onu Hz. Mesih’in bıraktığı yapıya geri döndürecek kimse çıkmamıştır. Asırlar boyu devam eden bu bozulmaya, tahrife ve temel düşüncesine karışan yabancı unsurlara karşı herhangi bir ıslahat girişimi, onu özüne döndürme girişimi görülmemiştir. Doğudaki diğer dinler de Hristiyanlıktan pek farklı değildir.

Her asırda çeşitli sorunlar ortaya çıkar. Bunların karşısında amaç ve hedefi saptırmadan yeni yollara ihtiyaç duyulabilir. Yani her dönem mücadele yöntemleri farklılıklar gösterebilir. Bu nedenle bu yöntemleri dönemin şartlarına göre değerlendirmek gerekir. İslâm kültürü denilince aklımıza sünnet ve ahlaki yapı müktesebatı ile edebiyatı da gelmelidir. İslâm kültürü bir bütündür ve tüm ıslahatçıların ortak mirasıdır.

Ömer Bin Abdülaziz ve dönemi

Ömer b. Abdülaziz Emevi dönemindeki sekizinci halifedir. Onun için beklenen mucize ifadesi kullanılmıştır. Ömer b. Abdülaziz’in halife seçilmesinden sonra İslâm’ın yeniden zaferlerle dolu devresi başlamıştır. Emevi Devleti’nin kurulması İslâm tarihi için bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Emevilerle beraber Peygamber Efendimizin lanetlediği ırkçı düşünce ve cahiliye devri adetlerinin kutsanması ve o döneme ait davranışlara geri dönülmesi söz konusu olmuştur. Hâlbuki Peygamber Efendimiz “Allah sizden cahiliye dönemi hayatınız ile övünüp durmanızı, üstünlük sağlamaya çalışmanızı yasaklamıştır.” buyurmaktadır. Emeviler dönemindeki bozulmalar temelde sarsıntılara yol açmıştır. Fert ve toplum hayatında birinci derecede önemli olan faktörler, birer inkılap sarsıntısı geçirmeye başlamıştır. İnsanlar işlerini artık Allah rızasıyla değil riyayla, saygın bir yer edinebilmek için yapar olmuşlardır. Yine zenginler için davetler düzenlenmiş, onlara aşırı ilgi ve itibar gösterilmiş, toplanan sadaka ve zekâtlar ihtiyacı olan kimseler yerine şair ve ikiyüzlü diğerlerine dağıtılır olmuştur. İşte bu bozulmalar ve yapısal sorunların en girift hâl aldığı dönemlerde Ömer b. Abdülaziz göreve gelmiş ve yönetiminde mal, kadın ve idare hususlarındaki yanlış tutumlara son vermiştir. Aynı zamanda yaşantısıyla da örnek bir şahsiyettir.

Ömer b. Abdülaziz’in halife olduktan sonra ilk işi bazı isyankâr valileri görevden almak olmuştur. Ayrıca kibri, bâtıl ile övünmeyi ve şöhret bulma hareketlerini önlemiştir. Şahsına verilen hediyeleri Beytülmâl’e kaydetti. Yine ailesinin ve kendisinin mal varlığını da Beytülmâl’e hibe etti. Onun döneminde bütün işler İslâm’a göre düzenlendi. Bu tür güzel davranışlar, toplum önderi olması münasebetiyle halkına da örnek teşkil etmiştir.

Emeviler, hayatın çeşitli yönlerine ve hayat seviyelerine tesir eden bir yönetim tarzı geliştirmişlerdir. Sosyal yapıda, medeni ve ahlaki yönlerdeki etkinliklerine mukabil din adamlarının sayısı ve nüfuzundaki azalmalar söz konusu olmuştur. Müslümanlar bu yanlışlara dur diyecek birilerini bekler olmuşlar ve bu beklentilere karşılık verecek olan da Ömer b. Abdülaziz olmuştur.

İbn-i Haldun “Mukaddime” şöyle der: “Sultanın ticaret ile uğraşması halk için zararlı, devlet kademesindekiler için ifsad unsurudur. Her şeyden önce tüccar olan Avrupa idarecilerinin beldeleri bu görüşün en büyük teyididir.” Ömer b. Abdülaziz de valiler ve devlet yönetimindekilerin ticaretle meşgul olmalarını doğru bulmamış ve bunu yasaklamıştır. Ömer b. Abdülaziz geniş toprakların tamamında bir ıslah hareketi başlatmış ve başlattığı ıslah hareketiyle ölçü ve tartılarda bir ölçü biriminin kabul edilmesini zorunlu kılmıştır. Yine halife, ırgatlığın bütün yeryüzünden silinmesini ve bunun zulümden başka bir şey olmadığını söylemiştir. Irgatlık konusunda arazilerin, koruların İslâm ümmetinin ortak malı olduğuna inanıyor ve bu açıdan devlet başkanı ile Müslüman halk arasında fark olmadığını düşünüyordu. Toprağa ve işçiliğe bakışı böyleydi. Halifelik kurumu, Ömer b. Abdülaziz’e kadar yalnızca gelirleri tahsil eden, insanların can güvenliğini sağlayan bir kurum görünümünde idi. Halife, insanların duygu ve düşünceleriyle ilgili değildi. Fakat Ömer b. Abdülaziz halifelik kurumunu Peygamber Efendimizin üstlendiği vazifelerin yerine getirildiği bir kurum olarak algıladı ve ona göre davranmaya gayret etti. Kuşkusuz bu kurumun gerçek manası bu idi. Toplumu manevi yönden de geliştirmeye ve güçlendirmeye çalıştı. Gönderdiği genelgelerle cehaleti ve müminlerin geçirdikleri değişimleri açıklarken diğer taraftan Hz. Muhammed’in savaştığı şeyin aslen cehalet olduğu üzerinde durmuştur. Ordu kumandanlarından ilmi bırakmamalarını ve namaz vakitleri konusunda hassas olmalarını isterdi.

Ömer b. Abdülaziz Hint, Mağrip ve Maveraünnehir topraklarına İslâm’a davet çağrıları yapmıştır. Hicri 110 yılında Şam’dan sonra en büyük İslâm şehri olan Basra’da vefat etmiştir.

Tedvin, Mutezile, Eş’arilik

İslâm tarihinde ıslahat ve tebliğ hareketleri duraklamadan devam etmiştir. İslâm’ı dünyanın dört bir yanına ulaştıran, cihatlarla da dünyanın en az yarısına hükmeden bu ümmet, basit coğrafi bir sınır içinde kalmamış, gönül coğrafyasını genişletmiştir. İslâm toplulukları genişlerken şüphe yok ki çeşitli ticari ve zirai sahalarda daha evvelden karşısına çıkmamış sorunlarla yüzleşmek durumunda kalmışlardır. Muhakkak etkileşimler sonucu fethedilen ve ele geçirilen topraklardaki farklı fikirler ve yaşayış farklılıkları İslâm ümmetinin fertlerinin yaşam tarzına etki etmiştir. Bu sorunun çözülmesi gerekliydi. Dönemin âlimleri dini esaslardan hüküm çıkarma çalışmalarında gerekli çabayı göstermediklerinden, hükümet toplum için gerekli olan pek çok konuda mecbur kalarak Roma ve Acem kanunlarını tatbik etmiştir. Yani İslâm toplumu kendi içinde çözebileceği meseleler için feyiz ve bereketten yoksun kanunlarla çevrilmiş dış dayatmacı bir müdahaleye maruz kalmıştır. Bu sebepten onlar İslâm’ı sadece camilerde yaşayabilmekte, toplumun sosyal yönünü teşkil eden geniş bir sahada cahiliye hayatının içinde bulmakta idiler. Müslümanların bu çıkmazdan kurtulması gerekliydi. İslâm’ın temelini teşkil eden esaslar korunmalı ve gelecek nesiller akıbeti belli olmayan bir yöne savrulmamalıydı.

Tedvin Hareketi

Hadislerin toplanması hadis gibi önemli bir esastan yoksun kalmamak içindir. Bizler, Hz. Muhammed’in ahlakını, adetlerini, sözlerini, tutum ve davranışlarını en ince yönlerine kadar bilmekteyiz. Bütün bu bilgilere o mübarek hayatı nakleden hadis ilmi ile sahip olduk. Bu hususta muhaddislerin çok büyük gayretleri olmuştur. Muhaddisler sonraki yüzyıllarda da büyük gayretler sarf etmişler ve temel kaynaklar statüsündeki hadislerin geleceğe aktarılmasında başrolde bulunmuşlardır.

Gayretler yalnızca hadislerin toplanması ve tedvini ile sınırlı değildi. Bu konudaki vasıtalara da gerekli özen gösterilmiştir. Hadisi rivayet edenlerin yani ravilerin hayatları, isimleri, soy isimleri, ahlaki ve sosyal yaşantıları, doğruluk ve zekâ güçleri teker teker incelenmiştir. Hadis ilmi ve muhaddislik konuya tüm yanlarıyla hâkim olmayı gerektirmektedir.

İslâm ümmeti zamanla ve coğrafyalardaki farklılıklar ile pek çok kez çözüme muhtaç sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Bu sorunların çözümlenmesi için fıkıh ilminin tedvini ve tertibi gerekli idi. İslâm toprakları genişledikçe ve Arap yarımadasını aştıkça Şam, Irak, Mısır, İran gibi köklü geçmişi olan medeniyetlerle etkileşime girdikçe toplumsal hayatta farklılıkların ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur. Problemlere karşı İslâm’ın temel ilkelerinden sapmadan çözümler geliştirmek gerekliydi. Bunun için yeterli donanıma sahip insanlara ihtiyaç duyulmuştur. Bu kişilerin İslâm şeriatını bilmeleri ve İslâm tarihinden haberdar olmaları şarttı. Kur’an dilini çok iyi bilmeleri de zorunluluktu. Bu şahıslardan dördü sayesinde fıkıh kaideleri oluşturulmuştur. Bu kişiler: İmam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafiî, İmam Ahmed b. Hanbel’dir. Bu isimler çeşitli sıkıntılar yaşamalarına rağmen davalarından dönmemişlerdir. İmam Ebu Hanife’ye devrin yönetimi iki defa kadılık teklif etmiş fakat o ikisini de reddetmiş ve hapse atılmıştır. Hapiste de vefat etmiştir. İmam Malik zorla verdirilen talâkın şer’an geçersiz olduğunu belirttiğinden iki yüz kırbaçla cezalandırılmış ve bu nedenle iki omuzu çıkmıştır. İmam Şafiî işkenceler, zulümler altında bir ömür geçirmiş fakat ümmetin dertlerini çözmekten geri durmamıştır. İmam Ahmed b. Hanbel de eziyetlere maruz kalıp işkenceler görmesine karşın o da davasından vazgeçmemiştir.

Mutezile

Müslümanlar bütün bu nimetlere rağmen kendi düşüncelerinin ürünü olan araştırmalara itibar etmeye başladılar. Bunların sonunda insanlık tarihinde benzeri olmayan sapkınlıklara ve zorluklara düştüler. Mutezile Allah’ın zatı ve sıfatlarına yönelik konularda dahi aklın delil gösterilebileceğini iddia ederek aklın bir sınırlamaya tâbi tutulamayacağını, delili sağlam olması halinde hataya, yanılgıya düşmeyeceğini iddia eder. Mutezilede hakka ulaşmak akıl gücü ile mümkündür. Mutezile mezhebi sürekli olarak çözümü en zor problemleri tercih etmiştir. Fikirlerinin takipçileri olmuşlar ve sonuca vardıklarında Kur’an ayetlerini dahi bu düşüncelerine göre tevil ve tefsir etmeye başlamışlardır. Mutezile mezhebinin en büyük eksikliklerinden birisi de meçhulü maluma, görünmeyeni görünene kıyasta Allah’ı insan ile mukayesede ve Allah’ın içinde bulunduğumuz âlemin kurallarına tâbi olması hususunda çok ileri gitmiş olmalarıdır. Mutezilenin düşünce yapısı akli, felsefi ve serttir. Bu konudaki en büyük hataları, insanları aynı şekil ve tarzda düşünmeleridir. Halbuki insanlar düşünce, yapı ve kapasite bakımından farklıdır. Bir kurtarıcıya ihtiyaç vardı ve bu kurtarıcı, sünnet sancağının öncüsü Ahmed b. Hanbel’di.

Ahmed b. Hanbel

Ahmed bin Hanbel, Hicri 164 yılında Bağdat’ta doğmuştur. Ahmed b.ç Hanbel’in İslâm akidesini savunmada gösterdiği çaba ve başarıya ek olarak ona asrındaki ıslahatçı kimliğini kazandıran, ümmetin felsefi düşüncelerin boyunduruğu altına girmesine engel oluşudur. Bu tür düşünceler ve felsefeler, dini düşüncelere hâkim olsa idi dini ilk temel kaynaklardan koparırdı. Ahmed b. Hanbel felsefenin hükmüne karşı çıkarak şahıs otoritesinin dine hükmetmesine engel olmuştur. Hicri 241 yılında vefat etmiştir.

İmam Eş’arî

Peygamberimizin meşhur sahabesi Ebu Musa el-Eşarî’nin soyundan gelir. Hicri 270’te Basra’da doğmuştur. İmam Eş’arî, Allah’ın kelamının akıl ile yorumlanmasını reddetti ve selefin takip ettiği, Peygamberimizin ve ashabının İslâm anlayışındaki yolun, gerçek yol olduğunu anladı. O, bütün hayatını ehl-i sünnet akidesini yaymaya ve Mutezile’nin akılcı yorumlarını yok etmeye adadı. Hatta bunun için Mutezile toplantılarına katılıyor ve orada onların yanlışlarını ortaya koyuyordu. İmam Eş’arî, Hicri 324 yılında vefat etmiştir.

Felsefe ve İslâm

Halife Me’mun felsefeye ilgi duyuyordu. Onun idare döneminde felsefe ve mantık konularında pek çok kitap Farsça, Yunanca ve Süryaniceden Arapçaya tercüme edildi. Tercüme kitapların geneli Aristo’ya aitti. Konular da genellikle mantık, tabiat, matematik ve insan üzerineydi. Müslümanların, akıllarına hükmeden düşüncelere, fikirlere ve hakikatle ilgisi olmayan tahminlere ihtiyacı yoktur. Ümmetin bu tür hurafe ve felsefeler ile meşgul olması son derece yanlıştır. Çünkü Allah insanlığı zat ve sıfat, başlangıç ve sonuç hakkında kesin bilgilerle bilgilendirmiştir. Müminlerin bunlara ihtiyacı yoktur ama bir kısım mümin Yunanın mantık, tabiat ve matematikteki parlak düşüncelerine aldandı.

Yunan felsefesini savunanlar, Yakup el-Kindî, Ebu Nasr el-Farabi ve Ebi Ali İbn-i Sina’dır. Bu şahsiyetler Aristo’ya verdikleri kutsallıkla Yunan felsefecilerinden ve onun bağlılarından geri kalmamışlardır. Fakat bu isimler ilk kaynağa inemiyorlar, çeviri kitaplardan faydalanıyorlardı. Bunun için de sürekli mütercimlere ihtiyaç duyuluyordu. Bu yol pek sıhhatli bir yol değildi. Çünkü doğrudan kaynağa ulaşılamadığı için bazı bilgiler yorum yoluyla aktarılmak durumunda kalıyordu.

Mutezile, yöntemleri tartışmalı olsa da dinsizlik ile savaş içinde idi. Felsefeciler, Mutezile’ye benzemezler. Felsefi düşünce nübüvveti kabul etmez. Onlar peygamberlik müessesesi ile sürekli olarak çatışma içindedirler. Felsefe ile ilgili konularda sürekli araştırmalar yapmak, insanları Allah’ın dini ile çatışmaya itmiştir. Devamında bir grup mümin maalesef dini hakir görmeye başlamış ve onlar hüküm sürdükleri topraklarda Allah’ın dinine açıktan açığa bilim ve ilim adına savaş açar hâle gelmişlerdir.

Felsefe geliştikçe İslâm’ın temel prensiplerine çok daha zararlı yeni bir oluşum ortaya çıkmıştır. Bu zararlı oluşumun adı Bâtınilik idi. Bâtıniler, Kur’an ve hadislerin zahirî anlamları yanında bir de bâtıni yani gizli anlamları var, demekteydiler. Onlara göre zahir, cevizin kabuğu ise bâtın özüydü. Bâtıniler şer’î lafız ve manaların her birine bir zahir, bir de bâtın manalar vermekte ve manaları, tevatür ve icma yolu ile tespit edilmiş hükümleri dahi kendi arzu ve düşüncelerine uygun bir şekilde yorumlamaktaydılar.

Ümmet, İslâm’a ait temel mefhumları ve şer’î ıstılahları, asırlar boyu inkâr ve yanlış yorumlamalardan korumuştur. Yorumlarla gerçek istikametten kopuş, insanlığın sürekli muhtaç olduğu bir inanç ve düşünce sistematiği olan İslâm’ı yok etmeyi amaçlamıştır. Münafıklar, manevi tevatür ve lafzî tevatürü inkâra çabalamışlar ve bu çabalar İslâm’ın ıstılah ve mefhumlarını geçersiz kılmayı hedeflemekteydi. Bâtınilik tabiatçılığa ve Yunan Lahuti felsefesine dayanır. Bu nedenle edebiyatlarında ve akidelerinde Yunan felsefelerinin fikirlerini görürüz. Onlara göre felsefenin inanç ve fikirleri tartışmasız kabul edilir.

Hicri beşinci asırda felsefe ve Bâtınilik, İslâm ümmetini yok etmeye meyletmiş akımlardı. Akidede dinsizlik, ahlakta materyalizm, siyasette bunalım ve çatışmalara yol açan bir anlayış istediler. Bu şartlar altında İslâm ümmeti imanı, itimadı, doğru istikameti gösterecek bir şahsiyete ihtiyaç duymaktaydı. Bu isim, İmam Gazali olacaktır.

İmam Gazali

İmam Gazali, Taberan’ın Tus şehrinde Hicri 450 senesinde doğmuştur. İmam Gazali tahsiline Tus şehrinde küçük yaşlarda başlamıştır. Burada fıkıh okudu. Daha sonra Cürcan’a gitti ve orada tahsiline devam etti. Nihayetinde yeniden Tus şehrine döndü.

Gazali, Selçuklular döneminde ilmi münakaşaların gerçekleştirildiği vezirin himayesinde yapılan toplantılara katıldı. Hemen, fikirlerindeki isabetlilik fark edildi ve insanların saygısını kazandı. Nizamülmülk de onun bu bilgi ve birikimine hayran kalarak onu Nizamiye Medresesi’nin başına geçirdi. Bu sırada sadece otuz dört yaşında idi. Bu yaşta böyle bir kurumun başına geçmesi, onun ne kadar büyük bir âlim olduğunun delilidir. Gazali, Halife Müstazhir’e ithafen Bâtıniliği ret konusunda yazdığı ilmi eserine el-Müstazhirî adını vermiştir. Halife Müstazhir, Gazali’ye çok değer veren bir şahsiyetti. Gazali, çok saygı görmesine ve imkânı da olmasına rağmen sade bir hayatı tercih etmiştir.

O, ilim ile uğraşanları dört kategoriye ayırır: Kelamcılar, Bâtıniler, Felsefeciler ve Mutasavvıflar

Önce kelam ilmi ile uğraşan Gazali’yi, hedefi Ehl-i Sünnet itikadını korumak ve bu akideyi bidatçıların tehlikesinden korumak olan bu ilim pek tatmin etmemiştir. Gazali bu ilmi yetersiz bulmuştur. Daha sonra akla ve mantığa dayandığı söylenen Yunan felsefesi ile meşgul olmuştur. Gazali derinlemesine çalışmalar sonucunda bundan da ümidini kesmiş fakat bunu açıkça söylememiştir. O, felsefi ekolleri, dine ters düşen noktaları, küfre götüren tehlikeleri tespit etti.

Felsefe ilimlerini altı kısma ayırmıştır: Matematik, Mantık, Tabiat, İlahiyat, Siyaset ve Ahlak.

Matematiğin hesap, geometri ve astronomiden oluştuğunu belirterek bu ilimlerin İslâmî mevzularla ilgisinin olmadığını söylemiştir. Bunların inkârı mümkün olmaya akli delilleri vardır. Fakat matematik ilminin tehlikeleri de vardır. Matematik ile meşgul kimselerin kuvvetli deliller karşısında hayretlere düşerek felsefe hakkında iyi niyet beslemeleri ihtimali vardır. Bu kritik bir noktadır. Bundan sonra felsefecilerin iddialarına itibar ederler ve onların şeriatın kesin delillerine karşı gösterdikleri küfrü görseler bile susarlar. Gazali, düşünce ile akli muhakeme arasındaki ayrımı yapamayanların inkâra gidebileceklerini belirtir. Gazali’nin bahsettiği kitle, Avrupa’nın önünde teslim olan kitledir. Batının ahlaki çöküntüsü, inkârcılığı, zındıklığı bilindiği hâlde bunlara aldırmayıp onların peşinden gidenleri hedef almaktadır. Mantık ilmi hakkında onun müspet ve menfi yönden din ile ilgisinin bulunmadığını, çünkü mantık ilminin kıyas yollarının şartlarını, tariflerini ve tertiplerini araştırdığını söyleyen Gazali, bu anlamda bunlarla insanların inkâra varamayacaklarını düşünür. Tabiat, siyaset ve ahlak konularında da teker teker fikirlerini beyan eder.

Gazali, Bâtınilik araştırmaları sonucunda, ilgili eğilimin bozukluklarını belirtmiştir. Bâtıniliğin asıl temelden yoksun olduğunu ve bu konuda söylenen sözlerin de kıymetten yoksun olduğunu düşünür. Bâtıniliğin yaygınlaşmasındaki ana faktörün cahillerin yardımları olduğunu söyler.

İmam Gazali, Hicri 448 yılında Allah tarafından dili kilitlenip ders okutamayacak hâle geldi. Artık ders okumaya gelen öğrencilerine ders anlatamaz bir durumdaydı. Sonunda kalbine hüzün çöktü ve yemez içmez oldu. Bunun üzerine Bağdat’tan ayrılmaya karar verdi ve Şam’a gitti. Orada iki yıl kalır. Bir müddet Şam Mescidinde itikâfa girer. Daha sonra Kudüs’e sonra yeniden Bağdat’a döner. Bu dönem bir içe dönüş, bir muhasebe dönemidir. Gazali bu dönemi de geride bırakarak tedris, telif, davet ve ıslah çalışmalarına yeniden başlar. Hicri 499 yılında Nişabur’da yeniden Nizamiye Medresesi’nin başındadır artık. O dönem Sultan Sencer tahtta, Nizamülmük’ün oğlu Fahrülmülk ise vezarettedir. Fahrülmülk, Hicri 500 senesinde Bâtıniler tarafından katledilince Gazali, Nizamiye Medresesi’nden ayrılmış Tus’a gitmiştir. Bundan sonra kendisine yapılan eski görevine dönme tekliflerini kabul etmemiştir. İmam Gazali, Hicri 505 yılında vefat etti. O, hak bildiği yolda ilmi araştırmalar yapmış, ıslahat ve yenilik hareketleri içinde yer almış bir âlim, bir ıslahatçı ve yol gösterici bir fakihti.

Abdülkadir Geylânî

İmam Abdülkadir Geylânî, Hicri 470 yılında Geylân’da doğmuştur. Abdülkadir Geylânî ilmi ve manevi sahadaki eğitimini tamamladıktan sonra halkı bilgilendirici çalışmalarını çoğaltmıştır. Bağdat’ın Babul Ezec bölgesinde yer alan medresenin yönetimi Geylânî’de idi. Buradaki faaliyetleri kısa sürede pek çok bölgeye yayıldı ve şöhreti bilinir oldu. Medrese artık küçük geliyordu ve hayırsever insanlar sayesinde genişletilerek Hicri 528 yılında yeniden bu kez daha geniş bir binada öğretime açıldı. Geylânî’nin şöhreti çok uzaklara kadar yayılmıştı. Uzak bölgelerden insanlar geliyor ve ondan eğitim alıyorlardı. İlim meclislerini zaman zaman krallar, vezirler ve halifeler ziyaret ediyordu. Âlimler ve fakihler meclisinden hiç eksik olmazdı.

İmam Abdülkadir Geylânî küçük çocuklarla oturur, köleler ve fakirlerle sohbetten kaçmaz, devlet erkânına, zenginlere imkânlarından ötürü hürmette bulunmaz, sultana ve vezire bir ihtiyacı dolayısıyla gitmez, onların ziyaretleri sırasında ayağa kalkmazdı. Ruhlarda imanı canlandırma çalışmalarının yanında ilimle meşgul olma, sünneti müdafaa ve İslâm akidesini koruma hususunda faaliyetler yürütmüştür. Abdülkadir Geylânî on üç ilimde söz sahibi olup Şafiî ve Hanbelî fıkhına göre amel ederdi.

Hicri beşinci asırdan itibaren tasavvuf şeriattan ayrılarak kendi başına bir ekol olma özelliği kazanmaya başladı. Bazı tasavvuf büyüklerinin sözleri İslâm’ın esaslarını, yasaklarını hükümden kaldıracak özelliklere sahipti. Geylânî, bu gidişattan memnun değildi. O, söz ve amelde toplumun bütün kesimlerine Kur’an ve sünneti hâkim kılma gayesi güttü. Sayesinde bu yanlış gidişat durmuş ve tasavvuf yeniden eski yerine dönmüştür. Geylânî, tasavvufun şeriat sınırları içerisinde kalması gerektiğini savunuyordu. Onun kuvvetli imanla, ilimle ve sabırla sürdürdüğü İslâm’a davetin madde, gaflet ve isyana karşı zaferi ve vücudu, Allah’ın dininin kıyamete dek bütün insanlar için gerekli ve yeterli olduğuna bir örnektir. Allah’ın emriyle İslâm’ın terbiye ettiği ahlak ve fazilet gibi İmam Abdülkadir Geylânî’nin şahsında bir araya gelmiş özellikler onu abide şahsiyet yapmaya yetmiştir. İmam Abdülkadir Geylânî, Hicri 561’li yıllarda doksan yaşını geçmiş olmasına rağmen irşat faaliyetlerine devam ediyordu. Bu faaliyetler, vefat edene dek sürmüştür.

Moğol Tehlikesi ve zafer

Kur’an-ı Kerim’in çekirge sürüleri olarak tanımladığı Moğol tehlikesi ve saldırıları, Hicri yedinci asırda İslâm ümmetinin başına esaslı bir bela teşkil etmiştir. Bu tehlikenin sebebi olarak Harzemşah Sultanı Alaüddin Muhammed Harizmi’nin ülkeye gelen Moğol tüccarları öldürtmesi ve bunu sebebini sormak için gelen Moğol elçisini de öldürtmesi gösterilir. Bunun sonucunda Harzemşah ülkesi ve onunla beraber tüm İslâm toprakları saldırı altında kalmıştır. Muhakkak felaketleri yahut olası tehlikeleri tek kişinin hatasına bağlamak doğru olmayacaktır; Moğol istilası öncesi başka yan sebepler de dikkate alınmalıdır. Dönemin İslâm âleminin içinde bulunduğu duruma da bakmak gereklidir. Zaman zaman İslâm devletlerinde iç karışıklıklar, israf, şeriata uygunsuz davranışlar ve benzeri düzensizlikler söz konusu olmuştur. Bu gibi durumlara pek çok örnek verilebilir. Böyle bir ortamda İslâm alemi Cengiz Han’ın komutasındaki Moğol ordularının İran’dan Türkistan’a ve Bağdat’a varıncaya kadar büyük bir yıkım, gasp ve saldırısı ile karşı karşıya kaldı. Moğol saldırılarına karşın Cengiz Han’ın Harzemşah sultanına gönderdiği elçi ile iyi ilişkiler kurulmuştur. Fakat yapılan ticari anlaşma bir anda kesintiye uğramıştır. Bunun sebebi Karakurum’dan batıya doğru gelmekte olan bir tüccar kafilesinin Etrar denilen bölge yöneticisi tarafından esir edilmesidir. Kafilede Cengiz Han’ın casusları olduğu iddiası kafileyi esir etmiştir. Sultana bu haber ulaştırılır ve sultan da derhal infaz emri verir. Bu emir aynı hızda gerçekleştirilmiştir. Cengiz Han bu infaz üzerine meseleyi anlayabilmek için bir elçi gönderir. Gönderilen elçi de öldürülünce Cengiz Han intikam ateşiyle yanıp tutuşmaya başlar. Ve ordularıyla harekete geçerek evvela Buhara’yı kuşatıp şehri yakıp yıkar. Ardından Semerkant, Hamedan, Zencan, Kazvin, Merv, Nişabur ve Harzem şehirleri yakılır, yıkılır ve burada bulunan insanlar öldürülür. Bu sırada Harzemşah sultanı da öldürülmüştür. Saldırılara kimse karşı koyamıyor, Cengiz Han ve Moğol orduları önünde duramıyorlardı. Moğol saldırıları İslâm ümmeti için çok büyük bir bela idi. Zafer çok uzaktı ve İslâm âlemi ümitsizdi.

Moğollar sadece İslâm toplumu için değil, bütün dünya için de tehlike idi. Mesela, Moğolların Rusya topraklarına yaptıkları saldırılar, İngiltere sahillerindeki köylüleri balık avlamaktan dahi alıkoyuyor ve onları evlerinden çıkamaz hâle getiriyordu. Moğol saldırıları Cengiz Han’dan başlayarak torunu Kubilay Han’a kadar sürmüştür. Bu saldırılar, insanca yaşama kurallarını alt üst eden medeniyet düşmanı saldırılardır. Eşi benzeri olmayan bu tecavüzlerin kaynağı Moğol ülkesi Kubilay Han döneminde parçalanmaya, dağılmaya gücünü kaybetmeye başlamıştır. Moğol ordusu Cengiz Han’ın torunu Hülagu Han komutasında asrın ilim, medeniyet ve hilafet merkezi Bağdat’ı yerle bir etmiştir. Bağdat’ta yaşanan vahşetin tarifi yoktur. Moğollar Bağdat’tan sonra Halep’e girdiler ve Bağdat’ta ne yaptılarsa Halep’te de onu yaptılar. Hicri 658 yılında ise Şam’a saldırırdılar. Şam şehrinin dışında bulunan azınlık konumundaki Hristiyan tebaa Moğol ordusunu hediyelerle karşılayıp emirlerine amade olduklarını söylediler. Sırada Mısır vardı. Hicri 685 yılında Mısır İslâm ordusu ile Moğol ordusu Ayn-ı Calut’ta karşı karşıya geldiler. Bu savaştan Mısır ordusu kazançlı çıkmıştı. Moğol ordusu ilk defa böylesi ağır bir yenilgi alıyor. Çok esir verdiler ve orduları dağıldı.

Mevlana ve dönemi

Celâleddîn Muhammed er-Rûmî, Hicri 604 yılında Afganistan’ın Belh şehrinde doğmuştur. Babası devrinin önemli ilim adamlarından Bahaüddin Veled idi. Bahaüddin Veled herkesin takdirini kazanmış, saygı duyulan ve uzaklardan gelinip kendisine sorular sorulan önemli bir âlimdir. Bu durum, devrindeki diğer ilim adamlarının onu kıskanmasına ve hakkında sürgün kararı çıkarılmasında önemli faktör olmuştur. Bahaüddin Veled, Sultan Alaüddin Keykubat’ın daveti üzerine Hicri 626 yılında ailesi ile beraber Konya’ya gelip yerleşmiştir. İki sene sonra vefat eden Bahaüddin Veled’in yerine Mevlânâ Celâleddîn geçmiştir. Celâleddîn babasının öğrencilerinden Şeyh Burhaneddin el-Muhakkık et-Tırmizî’de öğrenimine başlamıştır. Mevlânâ Celâleddîn de diğer âlimler gibi dersler vermekte ve insan yetiştirmeye çaba göstermekteydi. İnsanlar tarafından çokça sevilen bu âlim, sultan ve idareciler tarafından karşılanmaktan hoşlanmaz daha mütevazi bir hayat tercih ederdi. Mevlânâ’nın yaşadığı dönem Hicri yedinci asırdır. Bu asırda Müslümanlar kelam ilmi ile meşgul olup aşk ile iman hareketini söndüren, akılcılıkla iç içe idiler. Bu da Müslümanların sönmüş bir kömür parçası hâlinde olduklarını göstermektedir. İşte Mevlânâ sönmüş bu kömür parçasını alevlendirmiş ve ümmeti yeniden hareketlendirmiştir.

642 yılında Mevlânâ’nın hayatına çok büyük etkilerde bulunacak bir olay meydana gelir. O yıl Konya’ya Tebriz’den Şemsî olarak tanınan Muhammed b. Ali b. Melik Dâd geldi. Bu isim, Konya’da çok az kişinin ilgisini çekmiş olup bir gün Mevlânâ Celâleddîn’in ilim meclisine gelerek ona ilim ve riyazette hedefin ne olduğunu sordu. Mevlânâ Celâleddîn bu soruya, şer’i adaba muttali olmak cevabını verir. Fakat Şems bu cevabı makul ve tatmin edici bulmaz ve karşı cevap olarak gayenin maluma ulaşmak olduğunu söyler ve o anda şu beyti okur:

“İlim seni nefsin emirlerinden uzaklaştırmıyorsa

Cehalet ondan daha hayırlıdır

Mevlânâ ile Şems’in aralarındaki artan muhabbetten dolayı zamanla halkın Şemseddin’e olan öfkesi arttı. Bir saldırı kampanyası başlattılar ve ilk başlarda Şems de bu girişimlere cevap verdi. Ancak sonunda bir fitneye sebep olmamak için Konya şehrini Hicri 643 yılında terk etmek zorunda kaldı. Bu durum Mevlânâ Celâleddîn Rûmî üzerinde çok büyük tesirler gösterdi. O kadar ki üstadının gidişinden dolayı duyduğu üzüntüyle o da bütün talebe ve müridlerini terk etti. Nihayetinde Şemseddin kendisine Şam’dan bir mektup göndererek onun eski neşesine kavuşmasına yardımcı olur. Artık Mevlânâ Şemseddin’in Konya’yı terk etmek zorunda kalmasıyla ilgisi olmaya kimselerle yakından ilgilenmeye ve sema gösterilerinde bulunmaya başlamıştır. İnsanlar da kısa sürede Şems’e yaptıklarından dolayı pişmanlık duymuşlardır. Mevlânâ, sonunda Şemseddin’e Konya’ya dönmesi için acıklı da bir çağrı mektubu yazmıştır.

Sonunda Şemseddin Konya’ya döner ve Mevlânâ Celâleddîn ile ilmi sahada güzel günler geçirmeye başlar. Fakat Celâleddîn’in ikinci oğlu Çelebi Alaüddin’in de karıştığı bir fitne yüzünden Şemseddin ikinci defa Konya’yı terk etmek durumunda kalır. Hicri 645 yılı ile beraber Mevlânâ tüm işlerle ve herkesle alakasını keserek her yerde şeyhini aramaya başladı, fakat tüm aramalar neticesiz kaldı. Mevlânâ bu arayışın sonunda aslında aradığının Şems değil kendisi olduğunu anladı. Sonrasında Şemseddin’deki özellikleri Selahaddin ed-Dukak ile sırdaş oldu. Onun ölümünden sonra Çelebi Hüsameddin yeni sırdaşı oldu. Hatta Çelebi Hüsameddin, Mesnevi’nin yazılmasında Mevlânâ’ya yardımcı olmuştur.

Mevlânâ, Hicri 672 yılında Konya’da vefat etmiştir. Vefatına Müslümanlar kadar Yahudi ve Hristiyanlar da üzülmüştür.

Şüphesiz Allah’ın indirdiği son kitap Kur’an-ı Kerim’dir. Tüm insanlık, bu kutsal üzerinden yaşamaya ve hareket etmeye mecburdur. Fakat esasında kendilerine gönderilmiş olan bu kutsala karşı korumacı davranacakları yerde onu yok etmeye, onun esaslarını değiştirmeye ve yerine başka kitaplar koymaya gayret eden topluluklar olmuş ve olmaya devam edecektir. Tüm saldırılar karşısında yalnızca savaşmak, kaba kuvvete karşı kaba kuvvet göstermek yeterli olmayacaktır. İnsanların iman ateşinin sönmemesi için ve İslâm ahlakı, hukuku, yaşam tarzının devamı için mücadele eden birileri vardır. Bu birileri İslâm’ın fikir ve davet önderleridir. Bunlar, her dönem ümmetin içinden çıkmayı, en zor zaman ve şartlarda dahi kardelen misali açmayı başarmışlardır. Ümmetin ihtiyacı olduğu her an onların başvuru kaynağı, örneği ve hatta güvendiği dağ olmuşlardır. Ebu’l Hasen En-Nedvî, İslâm’da Fikir ve Davet Önderleri kitabıyla bu mümtaz şahsiyetlerin bir kısmını tanıtıyor. Kendi içinde karışıklıklara düştüğünde bu karışıklığı çözecek, yeni akımlarla tahrif edilmeye çalışıldığında doğru yolu gösterecek kimseler olmasaydı şüphe yok ki yaşadığımız İslâm, yabancı pek çok unsurun etkisinde olacaktı. Allah kıyamete kadar bu dini koruyacaktır ve bu din kıyamete kadar var olacaktır. Bu korumada, bu var oluşta muhakkak ki vasıtalar da olacaktır. İşte bu şahsiyetler, vasıtalardır. Onların görevi bu vaadin yerine getirilmesinde aracılık etmektir.

Toplumların düzelmesinde, ruhsal terbiye, üstün ahlak ve yüksek seviyedeki insanların; doğru yolu gösteren, ıslahatçı ve sıddıkların hayatlarını bilmekte sonsuz faydalar vardır. Bu isimleri bilmeye şimdi de ihtiyacımız var. Hatta belki de hiç olmadığı kadar fazla… Kitapta, İslâm tarihinin çeşitli dönemlerinde yaşayan Müslümanların siyasi, dini ve sosyal yönleri ıslahatçı bir yaklaşım ile ele alınmıştır. Özellikle Emevi döneminden bu yana ıslahatçı İslâm önderleri tanıtılmıştır.

Yayın Tarihi: 02 Mart 2020 Pazartesi 09:00 Güncelleme Tarihi: 31 Mayıs 2020, 22:05
banner25
YORUM EKLE

banner26