İnsanın tanrılaştırıldığı bir noktaya geldi Batı

'Tartışmalar' kitabında Muhammed Kutub, İslam dinine karşı yapılan yaftalamalara karşı çıkarak; İslâm’a mâl edilmeye çalışılan bu kavramların aslında ne demeye geldiğinin tartışmasını yapıyor. Metin Erol yazdı.

İnsanın tanrılaştırıldığı bir noktaya geldi Batı

Bir tartışmaya şahit olmak insana ne katar? Bu sorunun cevabı şüphesiz tartışılan konunun mâhiyeti ve konuyu tartışanların seviyesiyle doğrudan bağlantılıdır. Tartışma dediğimiz etkinlik, teorik anlamda tartışanlar için bir zihin fırtınası oluştururken; bu tartışmayı dinleyenler için hem öğreticilik hem de hızlı bir tefekkür zeminidir. Ancak günümüzde televizyon programlarında şahit olduğumuz tartışmalar, hakiki mânâda insanlara bir şeyler katıyor mu acaba? Güncel olana ilişkin temelsiz düşüncelerin havada savrulduğu tartışma programlarında, nihai hedef tartışılan konunun mâhiyetinden ziyâde kimin haklı olduğuna kilitlendiği için ne tartışma eyleminin hakkı veriliyor ne de tartışılan konu insanlara hakikat adına bir şeyler katabiliyor..!

Muhammed Kutub’un tartışmalarını ayrıcalıklı kılan taraf

Hâl böyle olunca yapmış oldukları değerli işlerle kendisinden söz ettiren düşünürlerin, yazarların gene kendileriyle olan tartışmalarına göz kulak kesilmek bana daha mantıklı geliyor. Bu minvalde Prof. Dr. Muhammed Kutub’un Tartışmalar isimli eserini keyifle okudum. Anlaşılmaz onca sözün havada uçuşmadığı, kafamın şişmediği bir tartışmaydı maruz kaldığım. Üzerinde durulan konularda rahatça tefekkür ettiğim bir tartışma…

M. Beşir Eryarsoy’un çevirdiği ve Beka Yayınları’ndan çıkan Tartışmalar’da Muhammed Kutub, Batı’nın kendi kavramlarıyla din üzerine yaptığı genellemeye ve İslam dinine karşı yapılan yaftalamalara karşı çıkarak; İslâm’a mâl edilmeye çalışılan bu kavramların aslında ne demeye geldiğinin tartışmasını yapıyor. Muhammed Kutub’un tartışmalarını bilhassa önemli kılan, Batı’nın paganizmden Hıristiyanlığa geçiş ve Hıristiyanlığın bozuluş sürecini kronolojik olarak ana detaylarıyla anlatması. Tartışmalar’da Kutub’un kendisine seçtiği bu metot hem tartışılan mevzuu yerli yerince anlamamızı sağlıyor, hem de Hıristiyanlığın yaşadığı bu değişim ve dönüşüm zamanlarında, Müslümanların hangi irtifalarda seyrettiklerini daha bir net gösteriyor okuyuculara.

Hıristiyanlığın bozuluşu ve kilisenin sömürüsü

Orta Çağ’da kendi eliyle dejenere ettiği Hıristiyanlık üzerinden ‘din’ olgusunu kenara atan Batı, şu tespite varmıştı: “Artık bu dinin yeryüzündeki rolünün sona ermesi ve yerini icatçı, yaratıcı, aydınlatıcı, özgür ve insanın her türlü bağdan kurtuluşunu temsil eden modern düşünceye bırakma zamanı gelmiştir.” Batı’nın bu tespiti Hıristiyanlığın geldiği noktadan bakılınca çok da haksız sayılmazdı. Kilisenin elinde krallara taç giydirmeye kadar varan bir güç vardı. Tanrının tek temsilcisi olan Kilise ve onun bütünleştiği Papa’nın bedeni, ‘güç’ olgusunu kendisinde maksimize ediyordu. Bu gücü Orta Çağ’da adeta bir öç alma aracı olarak kullandı Kilise. Çünkü Hıristiyanlığın ilk yıllarında Pagan Roma Devleti’nin avucunda mustazaf idi Hıristiyanlar. Her türlü işkenceyi, her türlü sürgünü tadıyorlardı.

Dördüncü asırdan itibaren Konstantin’in Hıristiyanlığa geçişiyle durum tersine döndü. O yıllardan başlayarak, tam bir güç mekanizması haline gelen Kilise, son raddede imparatorları tâyin eden ve onları görevden alan mekanizma haline geldi. Din adamlarının birer kâhine dönüştüğü bu yıllarda kilisenin dini metinleri yorumlama yetkisi de yalnızca kendisinde mündemiçti. Muhammed Kutub bu yaşanan hadiseler için Kur’an-ı Kerim’in Mâide Sûresi’nin 44 -45-46 ve 47. âyetlerine işaret ediyor Tartışmalar’da: “Hıristiyanlar kendilerine inen Allah’ın şeriatını hâkim kılmadılar ve dini otorite olan Kilise, Roma kanunlarıyla hükmetmeye devam etti.”

Kilisenin üç büyüğü: Malî, siyasî ve bilimsel tuğyan

Yalnızca bununla yetinmeyen Kilise, halka malî tuğyan uyguluyordu. Kilise tarafından, Allah için fakirlere harcamak amacıyla insanların mallarından toplanan ziraî vergiler, din adamlarının kasalarına akıyordu. Böylece kilisedeki din adamları kralları dahi kontrolleri altına alacak bir dünyevi güce ulaştılar. Halkın en fakir tabakası olan çiftçileri, dinlenme günleri olan Pazar günlerinde ücretsiz olarak Kilise’ye ait tarlalarda çalıştıran da Kilise’nin din adamlarıydı. Muhammed Kutub bu durumu Kur’ân-ı Kerim’in Tevbe Sûresi’nin 34. âyetinden istifade ederek tartışır kitabında.

Siyasal olarak ise imparator ve prensleri, görevlerinden alma ve aforoz etme yetkisiyle kendi kontrolü altından tutan Kilise, dünyevi gücü de bu şekilde kontrolü altına alıyordu. Rönesans’ı adım adım çağıran son tuğyan ise Hıristiyan dünyasındaki bilimsel tuğyandı. Tabiri caiz ise “devenin belini kıran o zembildi.” İslâmî ilimlerden etkilenen birtakım ilim adamları yeryüzünün küre şeklinde olduğunu ve kâinatın merkezi olmadığını ilan ettiler. Kilise, Tevrat’ta geçen ‘yerin düz’ olduğu ifadesine muhalefet etmelerinden ötürü onları inkârcı ve kâfir olarak nitelendirdi. Giordano Brunodiri diri ateşte yakılarak bu ideasının bedelini ödedi. Kopernikus ise ateşe atılmadan kendi eceliyle öldü. Galileo ise diri diri yakılmaktan kurtulmak maksadıyla fikrinden geri döndü. Ancak onun ölüm döşeğinde “yer, küre şeklindedir…” diyerek sayıkladığını tarih biliyor.

Din olgusunun yıkılması ve ‘Avrupa dünyanın kendisidir’ hegemonyası

Orta Çağ’da Allah’ın şeriatını ve kendilerine inen kutsal kitabı bozarak, ortaya koydukları tahrip edilmiş bir din ile kendi dünyevi otoritesini sabitleyen Kilise, uzun yıllar sürdürdüğü saadeti İslam dininin yetiştirdiği büyük düşünürlerin etkiledikleri Avrupalı düşünürler eliyle kaybetti. İslam düşünürlerinin Latinceye çevrilen pek çok eseriyle temas eden Avrupalı düşünürler, tekrardan Greko- Romen kültürüne geri dönüş hareketini başlattılar. Nihai olarak Rönesans’la sonuçlanan bu hareket, bilimsel olarak aydınlanmanın yanında aynı zamanda bir bütün olarak dine karşı koyuş hareketi oldu.

Rönesans hareketiyle, tahrip edilmiş bir Hıristiyanlık geri plana atılmadı; bütünsel olarak ‘din’ olgusu bir gerçeklik olarak geri plana atıldı. Hatta geri atmaktan daha öte dine karşı bir düşmanlık başlatıldı. Kendi adlandırmalarıyla karanlık Orta Çağ’dan Rönesans ile aydınlanan Batı, bu süreçten sonra kendi tarihini, tüm dünyanın tarihi gördü ve Avrupa’yı dünyanın kendisi belledi. Dini, bir olgu olarak geri atan Avrupa bunu Grek kültürüne geri dönüşle yaptığı için manevi alanını da Grek putperestliğiyle doldurmaya çalışmıştı. Ancak burada insanın tamamen değersizleştirildiği bir Orta Çağ’dan çıkmış olan Batı, insanın öznesi olduğu bir bilimsel ve devrimsel aydınlanma yaşadığının da farkında olarak, bu manevi boşluğu biricik ‘insan’ ile doldurdu. Muhammed Kutub’un ifadesiyle “Allah yerine insanın tanrılaştırıldığı bir noktaya geldi Batı. Bunun da adına Hümanizm dedi.” Bilginin kaynağının yalnızca insan olduğuna iman eden Batı için Hümanizm tam da aradığıydı. Bu noktadan hareketle, demokrasi, özgürlük, insan hakları, insanın biricikliği üzerinden kendi siyasetini pek güzel yürütmeye başladı. Bugün hâlâ daha yürütüyor.

Bendeniz Muhammed Kutub’un Tartışmalar kitabının onca önemli noktasından bu bölümleri aktardım. Çünkü Muhammed Kutub’un kitap içerisinde temas ettiği ‘teokrasi’, ‘akılcılık’, ‘‘öteki’ne karşı duruşumuz’, ‘modernizm’ ve ‘modernizm sonrası’başlıklı bölümlerin anlaşılmasının temelinde, Batı’nın Hıristiyanlık üzere geçirdiği değişimin yattığını görmekteyim. Bu değişim ve dönüşümü kavramak bizleri, bozuluşu mümkün olmayan Kur’ân-ı Kerim’in kaideleri üzerinde bir nebze daha sabit- kadem tutacaktır.

 

Metin Erol keyifle okudu

Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2016, 16:36
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER