İnsan yüzleri siliniyor hayatlarımızdan bir bir

Metin Karabaşoğlu’nun 'Melekleri Ürkütmeden' isimli kitabı, hayatlarımızın deforme olmuş yanlarını gündemine alıyor. Her denemede olması gereken insan tipi çiziliyor. Hatice Ebrar Akbulut yazdı.

İnsan yüzleri siliniyor hayatlarımızdan bir bir

Modern zamanların dağdağasında yaşamaya çalışıyoruz. Tüketimin, kara haberlerin, içtensizliklerin öznesi; değerli olan her şeyinse nesnesi konumundayız. Koşullu uyarıcılarımızla yaşıyoruz. Koşullu uyarıcılarımız olmadan harekete geçmiyoruz. Tamamen menfaatimize çalışan bu uyarı sistemi sayesinde geçici olarak yardımsever, vicdanlı, merhametli, geçici olarak düşünen insanlar oluyoruz. Menfaatimiz ortadan kalktığı an, duyum eşiğimiz sıfır noktasına iniyor. Bu noktada hiçbir acı, hiçbir sevinç bizi ilgilendirmiyor. Burnumuza kokusu gelen, damağımıza tat veren, konforumuzu artıran ne varsa yaşama katsayımızın değeri de ona göre şekillenmeye başlıyor. Ne kadar çok keyif ve haz alabiliyorsak orayı sahipleniyoruz. Başkalarının yoksunluklarına aldırışsız, belki bir anlık acıma duygusunu taşıyan bir bakış fırlatıyoruz. Başkalarının zenginliklerine hıncı ve ihtirası yüklenen bakışlarla bakıyoruz. Modern hayatlarımız bu iki aşırı uç noktasında gerili duruyor. Bir kıskaç içerisinde kalmayı kabul etmişiz. Adına yaşamak diyoruz.

Metin Karabaşoğlu’nun İz Yayıncılık'tan çıkan Melekleri Ürkütmeden isimli kitabı, hayatlarımızın bu deforme olmuş yanlarını gündemine alıyor. Her denemede olması gereken insan tipi çiziliyor. İçimizden, hayatlarımızdan konular irdeleniyor.

İnsan melek, dünya cennet değildir

Melekleri Ürkütmeden kitabını geçtiğimiz aylarda, Kahramanmaraş’ta ilki gerçekleştirilen kitap fuarından almıştım. Metin Karabaşoğlu’nun da imzası vardı. Kendisiyle imzadan önce konuşabilme, ona sorularımı sorabilme imkânım olmuştu. Bir sorum şöyleydi: “Bir yazıyı yazmaya niyetlenirken nasıl başlıyorsunuz, yazının malzemesini nasıl temin ediyorsunuz?” Gülümsedi Karabaşoğlu, ardından şöyle dedi: “Yazının malzemesi bu olmalı demiyorum, yazmak içerden gelen bir şey. Kalemi elinize aldığınızda içinizde ne varsa onlar dökülüyor satırlara. Yani yazı kendi kendisini oluşturuyor. Yazı kendiliğinden doğuyor. Şunu da atlamamak gerekir; yazmanın harcı bol bol okumaktır.”

Bu soru ve cevabı aktarmak istememin sebebi, Melekleri Ürkütmeden kitabını okurken sık sık aklıma gelmesi sebebiyledir. Kitaptaki denemeler, yazarın sadrından çıkıp kaleminden süzülmüş. Hiçbir denemede yapaylık hissetmiyorsunuz. Zorlama bir anlatıma rastlayamıyorsunuz. Denemelerde verilen örnekler, yapılan iktibaslar okurun zihnini ve hayal dünyasını açıyor. Bu ve bunun gibi birçok sebep, Karabaşoğlu’na sorduğum sorunun ve aldığım cevabın satırlara düşmüş ve fark edilmiş hâlidir.

Melekleri Ürkütmeden beş bölümden oluşuyor: “Duyguların Dili”, “Küçük Hayatlar”, “Olguların Dili”, “Akl-ı Selim” ve “Yüzleşmeler”. “Giriş Yerine” başlığını taşıyan başlama kısmını sayarsak, altı bölümden oluştuğunu da söyleyebiliriz. Yazarın hemen her denemesinde ya cümle olarak direkt karşımıza çıkan ya da mealen o cümleyi hatırlatan ve adeta kitabın mottosu hâline gelen bir cümle var: “İnsan melek, dünya cennet değildir.” Karabaşoğlu, hakâik-i nisbiye dünyasında fazla bir beklentiye girmememiz, insan olarak üzerimize düşeni yapmamız gerektiğini söylüyor. Farklılıklarımıza saygı duymadığımız gibi farklı olanlarımıza yaptığımız muamele eleştiriliyor. Farklılık birbirimize kin beslememiz için bir neden olmamalıdır. Çünkü burası dünya. Burada cennet hayaline kapılmak, insanları melekleştirmek, kusursuz insan avına çıkmak bizi mutsuz edecektir. “O hâlde aslolan, farklılığı gidermek değil; dünyada cennet, insanda melek görmek isteyen zihindeki yanlış kurguyu düzeltmektir.”

Mü’min de olsa insanları aşırı idealize etmek ağır bedeller ödetti

Denemelerin içerisindeki ahenk, bütünlük bozulmadan, asıl konudan uzaklaşılmadan sağlanılıyor. Denemelerdeki çeşitli konular, insan ve insanın yaşadıkları etrafında şekilleniyor. Kâinatta yaşanan tüm hadiselerin insana söylediği bir şeyler var. Doğrudan ya da dolaylı olarak söylenilen bu şeylerin, yaşamın içerisine yedirilmesi, sindirilmesi gerekiyor. Yoksa nasıl hissimizi, algımızı, tanıma yetimizi, kendimizi bilme ve idrak etme bilincini, başkalarının hüznü ve sevincini paylaşabilme zenginliğini tadabiliriz? Kitap bize, anlattıklarıyla bu sorunun cevabını veriyor. Bencillik, haset, samimiyetsizlik, merhametsizlik, gıybet, dedikodu ve sevgisizlik gibi kötü duyguların girdabında kaybolan, özü yiten hayatlarımıza her fırsatta dikkat çekiliyor. Yazar, okuru özden davranmaya davet ediyor. Ölçülü ve dengeli yuvalar kurmaya, kendimizi kafeslere kapatmamaya çağırıyor.

Kendi hayatından kesitler sunan, tecrübelerini de yer yer aktaran yazar, itiraflarda da bulunuyor. Acısını hâlâ üzerinde taşıdığı olayların büyük kısmını ‘Müslümanın Müslümana ettiği kötülükler’in teşkil ettiğini söylüyor. Bu kötü tecrübelerin ardından yeryüzü cenneti aradığı hatasına düştüğünü, mü’min de olsa insanları aşırı idealize etmenin ağır bedeller ödettiğini okuyucuyu uyararak anlatıyor. Kötü ortamlar büyüdü, her alana sıçradı. Önceden dar bir alanda kalan kötü ortamlar, günümüzde ummadığımız bir yerden karşımıza çıkabiliyor. Kötü ortamlar kimi insanları yutar, onun yapısını bozarken; kimilerini hayata karşı daha dirençli hâle getirir, daha iyi bir insan olmaya yönlendirir. Direncimizin artması için kibirden, gösterişten, yalandan, riyadan ve misallerinden arınmamız gerekiyor. Modern zamanların birebir ilişkilerimizi hapsetmesi, aramıza engeller koyması yüzlerimizi maskelemekten daha korkunç bir durumla karşı karşıya bıraktı bizi: Yüzsüzleşme tehlikesi. İnsan yüzleri siliniyor hayatlarımızdan. Birbirimizin yüzüne bakınca, ruha sirayet etmiş olan kötü hasletlerin yüzdeki emarelerini görüyoruz: “Yüzler yitip gidince, merhamet de, anlayış da, empati de, muhabbet de çıkıp gidiyor hayatımızdan… Yüzler yitip gidince, karz-ı hasen de, infak da çıkıp gidiyor hayatımızdan…”

Melekleri Ürkütmeden, güzellik-çirkinlik, fakirlik-zenginlik, sevgi-nefret gibi zıtlıklar arasındaki ince çizgiye değiniyor. Çizginin kırmızı tarafının tehlike, yeşil tarafının hayat alanı olduğunu vurguluyor. Denemelerde ele alınan konular, mutlaka bir ayet veya hadis ile destekleniyor ya da reddediliyor. Kitapta dikkatimi çeken denemelerden birisi de ‘Duygu Ticareti’ başlığını taşıyor. Bu denemede duyguyu yaşayan hasbî yazarların azlığı, duygu üreten hesabî yazarların çokluğu anlatılıyor. Bilgisiyle yaşayamayan, bilgisini ticarî maksatla kullanan yazarların yazdığı yazıların okuyucuya zarar verdiğini söylüyor Karabaşoğlu: “Duygular satılmak üzere yazılmaz. Duygular yaşanır ve eğer kalem erbabı insanlar isek, demlenip damıtıldıktan sonra, posası bizim iç dünyamızda kalmak üzere, özü insan kardeşlerimizle paylaşılır.”

Kimi kitaplar okura kendisini tuhaf bir çekicilikle okutur. Kimi kitaplar bir cümleyi keşfetmek için okunur. Kimi kitaplar bazı kavramları daha iyi kavramak için okunur. Melekleri Ürkütmeden, bu üç sebebi de içerisinde barındırıyor. “Melekleri ürkütmeden” yaşayabilmek, yaşamanın onurunu koruyabilmek adına ortaya koyulmuş bir eser olan bu kitabı okumalı, hayatımıza sindirmeli ve başkalarına aktarmalıyız.

Hatice Ebrar Akbulut yazdı

Güncelleme Tarihi: 17 Aralık 2018, 22:45
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13