banner17

İnsan Bilinci Mikro Âlemler Yaratır, Kendi Hikâyesini Yazabilsin Diye

Kâinat ile Tanrı arasında beliren insani bilinç, hem ayıran hem de birleştiren bir berzah olarak zuhur eder. Çünkü insan yalnızca olan, yalnızca yapabildiklerinden ibaret bir varlık değil. O içsel bir derinleşme olduğu kadar dışsal bir yükselmedir de. Abdulaziz Tantik yazdı.

İnsan Bilinci Mikro Âlemler Yaratır, Kendi Hikâyesini Yazabilsin Diye

Modern çağda insana dair ciddi çalışmalar ve tartışmalar sürüyor. Bizim kuşak; Ali Şeriati üzerinden Aleks Karel kitabı ile bu alanla tanıştı, sonrası zaten çığ gibi devam etti…

Ümit Aktaş, Mana Yayınlarından çıkan son kitabı İnsan Oluşa Dair’de okuyucularını; insanın neliği, nasıllığı ve niçinliği üzerine bir felsefi koşuya davet ediyor. Yürüyüş değil koşu… Çünkü felsefe ve dini düşünce tarihi ile at başı öyle süratli bir zihinsel faaliyeti sayfalara yedirmiş ki, yorulmaktan başka çare bırakmıyor.

80’li yıllarda yazıları ile tanıdığım Ümit ağabey ile 2000’li yılarda vicahi olarak tanışma imkânı buldum. Kitaplarını zevkle okuduğum iyi bir entelektüel. Uzun süre sohbet etme imkânımız da oldu… Birlikte Özgün Düşünce adlı dergide çıkarmıştık. Türkiye’de yetişmiş ender entelektüellerden biri olarak benim zihnimdeki yerini almıştır.

Ümit Aktaş, kâinat üzerine farklı bakışların bir biyografisini vererek başlıyor kitabına. Kâinatın durağan, genişleyen, sonsuz ve kapalı oluşuna dair bakışların bir özetini hızlı bir şekilde veriyor. Kâinat üzerine yapılan çalışmalar ve bu çalışmaların sonucu üzerine geliştirilen teorilere de değiniyor. Bilimsel açıklamalara da gönderme yaptıktan sonra “bilimin kâinatı açıklaması, aklımızı yatıştırsa ve yeni üretimler için bir imkân oluştursa da, bu açıklama olanın açıklamasıdır, olmanın değil” diyerek farklı bir noktaya dikkatimizi çeker. Genişlemeci, dinamik ve sonsuz evren bakışına göre yaşadığımız evrenin sistemlerden bir sistem oluşu ve bizim bilgimizin bununla sınırlı oluşuna gönderme yaptıktan sonra bu bakışa göre kıyamet dahi lokal/mevzii bir yok oluş olacaktır, der…

Sürekli yeniden yaratılan bir evren

Hâlbuki yaradılışçı bakış der yazarımız; evrenin sürekliliğinin ve dinamik yapısının ancak ilahi bir müdahalenin sürekliliğiyle, yani kâinatın sürekli olarak yeniden yaratılması ve sisteme sürekli olarak yeni enerji sokulmasıyla mümkün olacağını savunmaktadır. Buna göre kâinat bir amaca binaen yaratılmıştır. Dolayısıyla bir başlangıç itkisinden çok, bir geleceğin çekimiyle, yani yaratıcı bir ufuk tarafından belirlenmektedir.

Bu bakış sadece yaradılışı değil, yaradılış ile birlikte insan ve diğer varlıkların yaradılışı, mekân ve zaman ile yaradılışın nasıllığı meselesini de derinden etkileyecektir. Yaradılışın bir yaratıcı ve geleceğe dair bir ufuk tarafından yaratılması aynı zamanda insanın yaradılışının ve anlamının da nedenini bize verecektir. Kâinatın anbean yaratılmasının ise kâinatı oluşturan her zerrenin bir farkındalık ve bilinçle iletişim içinde olduğunu gösterir. Yazar, kuantum üzerinden derin bir tartışma yaptıktan sonra şu önemli tespiti kayıtlara düşürür: Tıpkı bedenin hücrelerinin, beden bütünlüğünün bilincine sahip olması gibi, kâinatın her zerresi de diğer zerrelerle bir tür bütünlük, iletişim ve etkileşim içerisindedir.

Bu noktada yazar, Einstein üzerinden bilimin mevcut durumuna değinir. Bilim ancak gözlem sonuçlarını bildirebilir bu bağlamda yazar pozitivist öğretiyi yadsır. Ona göre yaşayabildiğimiz en güzel ve en derin duygu, evrensel gizemi duymaktır. İslam, “gayba iman edin” emri bu gizeme bir davetiye olarak kabul edilebilir…

Yazar kendi duruşunu şöyle betimliyor: “Oysa yaratıcı olan Tanrı, her daim bir iştedir ve evrenin her an farklılaştığı bir yenilenmeyi ve dolayısıyla da sahici anlamdaki bir özgürleşmenin imkânını da ortaya koymaktadır. Tanrının yaratıcılığı ise ne bu evrenle başlamıştır ve ne de bu evrenle sınırlıdır.”

Felsefenin kadim problemleri

Yaradılış ile birlikte başlayan hareket, mekân ve zaman meselesi de önemli hususlardır. Sonsuz bir kâinat tasarımı ile sonsuz bir zaman tasarımının paradoksal birliğinin farkına varan Platon yalnızca kâinatın; Aristo ise, zamanın sonsuz olduğunu savunarak kendilerince bu paradokstan kurtulmaya çalışmışlardır.

Yazarımız bu konuda da ciddi bir tarihsel veri sunar. Düşünce tarihi içindeki felsefi bakışları özetler. “Tanrı hakikattir. İnsan ise kendi ruhunun onuruna inandığı sürece, hakikatin ve özgürlüğün cesaretine sahip olduğu sürece, hakikati aramaya da güdülenmiştir.” Bu alıntı ile yazarımız yaratıcı ve yaradılış üzerinden insanın konumuna gönderme yapar. Bu tezi kabul eden ve reddeden akımların eleştirisini ve kritiğine de yer verir. Yazar, burada İslam düşüncesi içinde Eşari ekolünün görüşünü özetler: Eşarici düşünce, her an yeniden yaratılan kâinat modeliyle gerçekte zamanı yok saymakta ve ardı ardına sıralanan bir evrenler dizisinin soyut münferitliklerinde bir tek evrenin/mekânın eşanlılığını görmek istemektedir.

Zaman, mekân ve hareket kavramları, tıpkı aslında diğer kavramlar gibi, çok farklı anlam katmanlarına sahiptir. Ve her bakış meseleyi, bu anlam katmanlarından birine veya bir kaçına gönderme yaparak anlamaya çalışır. Hâlbuki insan ufku sahip olduğu bilgi, birikim ve tecrübeye dayalı olarak anlamlandırabilmektedir ele aldığı kavramları… Bu yüzden her tanımlama veya betimleme eksik ve zaaf içerir. Bu noktada son gelinen bilimsel veriler ışığında varlığın akıllı ve iletişim içinde oluşu kadar, bu bakışa uygun olarak sürekli yeni bir form tutması özelliği de belirginleşmiş durumdadır.

İnsanın özgürlüğünün önündeki engel nedir?

Yazar bütün bu tartışmaları insana getiriyor ve hayatın temel gerçekliğinin insan olduğuna dair bir bakışın kabulüne ulaşmış görünüyor. Evrenin yatışmaz yapısı ve karmaşası arasında insanın da yatışmaz bir yapıya sahip olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Bu yatışmaz yapıyı, yatışır kılacak olan ise insanın özgür edimleri ile kendi özgürleşmesini sağlamlaştırarak ve derinleştirerek evrenin de bu yatışmaya ve özgürlüğe alışmasını sağlamaktır. Bu noktada insanın özgürleşmesi Tanrıya rağmen değil, bilakis Tanrının yaşamı formüle eden ve edimleriyle bunu besleyen sisteme dahil olan varoluşsal bir durumdur. Bu yüzden insanın özgürleşmesi Tanrının sınırlanması anlamına gelemez. Tanrının mutlak özgürlüğü de insanın özgürleşmesinin önündeki tek engel olarak değerlendirilemez.

Yani bu sonsuz kâinat ve sonsuz devinimlerin temel itkisi insan ise, insanın zaman ve mekân ile hareket kabiliyetini de doğru bir şekilde anlamak gerekir. Aslında bütün bu olup bitenlerin bilinç düzeyinde kavranması; olup bitenin neliği konusunda bir fikir sahibi olunması insana mahsus hasletlerdir. Bu da insanın ‘Allah’ın ahlakı ile ahlaklanması’nı tazammun eder.

Ayrıca insanın arada olmasına atıf yapar yazar. İnsan arada olandır der. İnsanın arada olması Tanrı ile yaradılış süreci içinde meydana gelen kâinat arasında bir yerde olmasıdır. Yani ne kâinatın herhangi bir parçası gibi bir varlıktır ne de Tanrı’dır. Arada bir varlıktır. Arafta olmanın insana kazandırdığı ile kaybettirdiği şeylere de dikkat kesilmekte yarar var.

Yazarımıza göre insan her yönüyle ortada, her yönle ilişkide ve her yöne açıktır. İnsan bir yönüyle tanrısal özellikler taşıyan, bir yönüyle de maddesel bir varlık; bir yönüyle yaratılan, bir yönüyle ise yaratıcı. Kâinat ile Tanrı arasında beliren insani bilinç, hem ayıran hem de birleştiren bir berzah olarak zuhur eder. Çünkü insan yalnızca olan, yalnızca yapabildiklerinden ibaret bir varlık değil. O içsel bir derinleşme olduğu kadar dışsal bir yükselmedir de.

İnsanı özgürleştiren sorumluluğudur

Yazar, insanın duyguları, sezgileri, içinde yaşadığı çevre ve bilinciyle bütünsel bir varlık olduğuna dikkat çeker. Kâinat ne ise o olandır; insan ise tam da o olmadığı uğraklarda oluştur. Bu noktada insani bilinç/bakış böler bu bütünlüğü, mikro âlemler yaratır kendi hikâyesini yazmak için…

Yazar aşka getirir sözü; aşk, yalnızca savaş, yalnızca yatışmazlık değildir; yalnızca vuslat ve yalnızca tatmin olmadığı gibi... İsyan ve tövbe arasındaki gelgitlerin bir yordamıdır. İnsan için iman eylemdeki somutluktur. Yeniden yaratılmayan her şey ölmektedir bir ucundan. Diri olmayan ise ne duyar, ne görür, ne de açabilir kalbini tanrısal hidayete…

İnsan meselesinde son nokta insanın, onu sorumlu kılan özgürleştirici edimlerini kararlılıkla hayata aktarması ve bunu bilinç ile yapmasıdır. İnsan sorumlu varlıktır, bu sorumluluğu onu özgürleştirmekte ve özgürleşen her insan ise beşerlikten çıkarak insan oluşa yönelmektedir. Yazar bu noktada beşer ile insan arasındaki farkı da uzunca anlatır.

Kitap son bölümünde evrim üzerinden yaradılışın evrelerini aktarır. Bilimsel verilerin sorunlu ve sınırlı oluşuna dikkat çektikten sonra hikâyesinin aktarılmasında bir beis görmemektedir.

Ayrıca yazara kitabı üzerinden yapılacak temel eleştiri şu olabilir: İslam düşüncesi ve özellikle Eşari veya Gazali örneğinde üslubunun sertleşmesidir. Hâlbuki Eşari ve Gazali farklı şekillerde de alınabilir ve yorumlanabilir. Gazalinin filozofları tekfir meselesi anlaşıldığı gibi fıkhi bir tutum değildir. Ayrıca bugün için İslam dünyasının 10. Asırdan sonra bilim ve felsefede gerilediği savı tamamen çürütülmüş durumdadır.

Bununla birlikte bu kitabı okuyucularıma hararetle tavsiye ediyorum. Özellikle ilk bölümü müthiş bir senfoniyi dinler gibi okudum.

 

Abdulaziz Tantik

 

 

Güncelleme Tarihi: 23 Temmuz 2018, 09:27
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20