İnsan Ancak Özleyebileceği Bir Yere Evim Diyebilir

Necdet Subaşı'nın Yaz Dediler An’ı, Gerisi Hikaye ve Söz Uçar Sızı Kalır kitapları; birbirine sımsıkı bağlı ama bir o kadar da ayrık hikâyeleriyle bizi biz yapan insani bütün duyguları sunuyor. Hatice Kübra Karadeniz yazdı.

İnsan Ancak Özleyebileceği Bir Yere Evim Diyebilir

Necdet Subaşı’nın hayatından kesitlerin yer aldığı Yaz Dediler An’ı, Gerisi Hikaye ve Söz Uçar Sızı Kalır kitapları sırasıyla 2015, 2016 ve 2017 yıllarında Otto Yayınları’ndan çıktı. Yaz Dediler Anı, toplam 187 sayfa,  40 hikâye; Gerisi Hikâye, 223 sayfa, 52 hikâye ve Söz Uçar Sızı Kalır,  259 sayfa, 71 hikâyeyi içerisinde barındırmaktadır. Hepsi ayrı ayrı samimi ve kendi çerisinde kocaman bir dünyayı kapsıyor. Belli bir sırası yok ama ben kendi aralarında yazıldığı tarihlerden yola çıkarak Yaz Dediler An’ı, Gerisi Hikâye ve Söz Uçar Yazı Kalır şeklinde bir sıraya göre okumaya gayret ettim. Her ne kadar hikâyeler birbirlerinden bağımsız olsa da bir bütün halinde incelenebilir.

Necdet Subaşı ile tam bir sene önce ramazan ayında Beyazıt Fuarı’nda tanışmıştık. Kendisini uzun bir süredir sosyal medyadan takip etmiş olsam da yüz yüze tanışma fırsatını geçen sene yakaladım. Çok sıcak ve samimi bir yanı var Necdet Subaşı’nın.  İnsanları tanımayı, onları keşfetmeyi hayatının farklı bir yerine konumlandırmış. Bunu kitaplarında da görmek mümkün ama ben kısa da olsa yüz yüze olan görüşmemizde bunu daha yakından görmüş oldum.

Hepsi zaman makinesinden fırlamışçasına gerçek

İnsanı insan yapan bazı değerler vardır. Bizler bu değerlere karşı sırtımızı döneriz çoğu zaman. Hayatımızın pek çok anında karşımıza çıkar ama hiçbirini göremeyiz belki de görmek istemeyiz. Bu üç kitap tam da bu anlamda çıkıyor karşımıza. Birbirine sımsıkı bağlı ama bir o kadar da ayrık hikâyeleriyle bizi biz yapan insani bütün duyguları sunuyor. Kalplerde hep o alışılmış bir şarkı, ayrı sokaklarda hepimizin gördüğü şu aynı yüzler yahut küçük bir tebessüm… Hepsi zaman makinesinden fırlamışçasına gerçek ama bir o kadar da dudaklarda kalmış eski bir tortu.

Kitapların sayfalarında resimlerle donatılmış geçmişten izler var. Her hikâyenin mutluluğu, acısı, hüznü, korkusu ve hayal kırıklığı başka. Başka limanlardan, bambaşka limanlara göç edilmek üzere yazılmış kelimeler. Her ne kadar aynı ülkelerde, aynı şehirlerde yaşamış olsak da hepimizin hissettiği duygular farklıdır. Hangi şehrin kanatlarında uçar sözleriniz, hangisine yerleşmiş bedenleriniz? Necdet Subaşı Türkiye’nin pek çok ilinde bulunmuş; bunlar ise ona o kadar güzellikler katmış ki belki de tarifi imkânsız. Güzel komşular, güzel arkadaşlıklar, güzel öğrenciler ve güzel hisler ama bir o kadar da yüreğine hasret dolan anlar ve bakışlar. 

Hikâyelerin bitişinde hangi gün yazılmışsa o günlerin tarihleri var. Yani her hikâye yaşanılan o ana hizmet etmiyor. Birikiyor zamanla, birbirinden farklı duygu durumlarıyla birlikte olaylarla/olgularla birleşiyor ve son halini alıyor. Kendi aralarında atıflarda da bulunuyor çoğunda. Yahut dönüp dolaşıp aynı dertle yazıyor.  Mesela Ebuzer… Ebuzer deyince dile gelemeyen kelimeler, Necdet Hocanın kalemine yaren oluyordu belki de, kim bilir? Ayrı ayrı hikayelerde aynı hüzün, hep aynı bakış ve hep aynı mısra. Ama kabulleniş ve tevekkül bir arada. Rabbim sabrını vermiş Necdet Hocaya ve ailesine.

Sosyal bilimci olarak doğmuş

Yaz Dediler An’ı’nda ilk hikâye ‘Gramer’ ismiyle karşılıyor bizi. Bazen öyle şeylere tanıklık edersiniz ki sanki onu yaşayan siz değilmişçesine değişir hal ve hareketleriniz. Dükkân, Feyz, Mihmandar, Gelgit, Arabesk, Revan, Kürsü, Sis, Arasat kitaptaki diğer öykülerin isimleri. Bir sonraki öyküyü çoğu zaman tahmin etmeden devam ediyor gözleriniz. Öyküler birbiri ardına öyle sakin, öyle durağan ilerliyor ki bu durum sizi başta farklı bir havaya büründürse de zamanla içselleştiriyor ve o havada devam ediyorsunuz. Yazının içerisinde duygu durumu neyse onu bütün ruhunuzla hissediyorsunuz.

Küçük bir yaşam alanında hayat ikiye bölünmüştü. İnsanlar durumlarını bir onur ve şeref albümü olarak yanı başlarında taşıyorlardı. Doğru muydu yanlış mıydı? Hâlâ bilmiyorum.” Bu cümleler “Taraf” isimli öykünün son cümleleri. Necdet Subaşı ailesiyle Van’a doğru yola çıkmış ve yolda kahvaltı yapmak için durduğu yerde karşılaştığı bir durumu özetlemeye çalışıyor. Haklı değil mi? Küçücük bir yaşamımız var ama biz bir bütün değiliz! Kendi kendisinin iç çekişmelerini ,özeleştirilerini de yazılara eklemiş Necdet Hoca.

Ayrıca şunu eklemek istiyorum; hani klişe sözler vardır, ‘…. olunmaz, …. doğulur’ gibilerinden. Aslında bu anlamda Necdet Subaşı’yı gerçek anlamda “sosyal bilimci olunmaz, sosyal bilimci doğulur” kısmına dahil edebiliriz. Necdet Hoca sosyal bilimci olmamış, sosyal bilimci olarak doğmuş. Çocukluğundan bu zamana kadar belli olan bir durummuş bu. Hep bir şeyleri düşünmek, öğrenmek, anlamak ve hepsinin ötesinde bunlar arasında bir ilişki kurmaya çalışmak, kendisini bildiğinden beri yaptığı bir şeymiş.

İmam Hatib’in son yıllarıydı. Orasından burasından çekiştirilen bir çocuktum. Oysa ben, kendi halinde bir çocuk olarak kalmaya vaktim olsun isterdim” diyor “Sahaf” öyküsünün ilk cümlelerinde. Her ne kadar kendi hayatından izler taşımış olsa da buram buram tarih kokuyor her bir satır. O günün şartlarını olumlu/olumsuz her ne varsa dile getiriyor. Ve en önemlisi de bu durumların onda bıraktığı izleri yansıtıyor. Kâh bir dükkânda kâh bir amcada, kah bir hüzünde… Ne diyor şair Necip Fazıl, “İnsan bu su misali kıvrım kıvrım akar ya; bir yanda akan benim öbür yanda Sakarya.” Sakarya’yı mecazen dünyaya benzetirsek şayet tam da istediğim sonuç çıkıyor. Bir yanda dünya/hayat, bir yanda insan akıp gidiyoruz.

Kısa süreli yaşamından uzun hikâyeler üretilebilen bir insan

Gerisi Hikâye isimli kitapta ise bizi “Kıssa” isimli öykü karşılıyor. “Kendi tanıklıklarımı dile getirirken aktörlere, zaman ve coğrafyaya değil hisse ve anlama yoğunlaşıyorum. Kıssaların kısa ama bütün çağları kucaklayan diline amiyane tabirle hastayım. Ardı önü birkaç ayetle sınırlı Ashabı Kehf kıssasına kafa yorunca ne kadar da çok hisse alabiliyor insan” diyor son cümlesinde. Aslında söylenilen o kadar çok şeyden sonra başka söze hacet yok ama kişinin hangi durumda olursa olsun o andan, durumdan hissettiklerinin ne kadar önemli olduğunu ve refleksif bir düşünceyle daha da derine inerek düşünme olanağını kuvvetlendirmesi gerekiyor. Olayı yaşamaktan ziyade sana ne hissettirdiğinde damağında bıraktığı şu tat! Önemli olan tam da bu…

Söz Uçar Sızı Kalır isimli kitapta; Kapora, NFK, Tur, Oturum, Cıfıt, Binit, Engel, Vaaz, Köz, Ses, İn ve Neriman gibi başlıklar var. Guru isimli öyküde isim vermeden hitapta bulunuyor. Diğer öykülerde az çok bir hitap kişisi varken, bazı noktalarda bu durum kayıyor ve hitap karşılıksız kalıyor. Yer yer üslup farklılıkları olsa da zaman zaman hareketlenmeler baş gösteriyor öykülerde. Neriman isimli başlıkta şöyle bir ifade var: “Neriman ablam bizim evde kısa süreli yaşamından uzun hikâyeler üretilebilen tek insandı.” Bu cümleyi okuduktan sonra zihnimde onca şey canlanmışken, gerçeği öğrenince hepsinin üzeri örtüldü bir anda. Hayatın zor olduğu söyleyen bizler çok değil bundan 55-65 yıl önce yaşamış olsaydık, o yılları görmüş olsaydık şayet yine de aynı şeyleri söyleyebilir miydik? Bilmiyorum.

İnsan ancak özleyebileceği bir yere evim diyebilir

Necdet Hoca öğretmenliğe Balıkesir-İvrindi’de başlamış. Başladığı tarih ise manidar; 24 Kasım öğretmenler günü. Buna dair duygu ve düşüncelerini Keşkek isimli öyküye aktarmış. “Oturum” başlıklı yazıda ise “Diyanet ve diğer gruplar” başlığında katıldığı bir oturumu anlatıyor. Yazıda oturuma dair pek çok ayrıntıyı görmek mümkün. Bu konuda kitaplarda yer yer akademiye de atıflarda bulunuyor. Ve farklı bakış açılarıyla birlikte bazı eleştirileri de mevcut.

Söz Uçar Yazı Kalır, bu üç kitap arasında en kalın olanı içerik olarak da diğerlerinden farklı rüzgârları estiriyor sizlere. Kitaba dair son bir örnek vermek istiyorum. Tur isimli yazıda şöyle bir yer var, rastladığım hiçbir cümleye benzemeyen: “İnsan ancak özleyebileceği bir yere evim diyebilir.” Sevmek kadar özlemek de kıymetli bizim için.

Aslında o kadar çok altını çizdiğim yer var ki, hangi birini yazsam diye tereddüt ettiğim... Bir hayatın hakkı nasıl verilir diye sorarsanız şayet; “yaşamak” cevabı iliklerine kadar hissedilmiş bir hikâyenin kelimelerinin hepsini buraya aktarsam az kalırdı. O yüzden tavsiyem hayatından küçük sırları aktarmış olan Necdet Hocanın yazılarınızı okumanız. Biz öğretmenler hep şunu kullanırız; ‘oğlum/kızım, dediklerimize biraz kulak verirsen bazı şeyleri çabuk öğrenirsin, yaşamana gerek kalmaz. Çünkü her şeyi yaşayacak kadar fazla vaktimiz olmayabilir.’ Her şeyi yaşayacak kadar öğrenmeye vakti olmayan bizler için kıymetli şeyleri pek çok kıymetli yazar kelimelerle özetlemiş. Bize düşen ise yollara revan olmak…

Hatice Kübra Karadeniz

Yaz Dediler, Necdet Subaşı

Yayın Tarihi: 26 Mayıs 2018 Cumartesi 13:09 Güncelleme Tarihi: 13 Kasım 2018, 17:10
banner25
YORUM EKLE

banner26