İletişimde peygamberî bir metod: İkna

İletişim psikolojisi adına yazılıp çizilen metotlar en nihayetinde peygamberi bir düstura çıkıyor, muhatabını iknaya... Kamil Büyüker, İbrahim Zeyd Gerçik'in 'Dikta Değil İkna & İletişim Psikolojisi' kitabı üzerine yazdı.

İletişimde peygamberî bir metod: İkna

https://www.ktpkitabevi.com/urun/iletisim-psikolojisi-dikta-degil-ikna-123220003İletişim sahasında bir türlü çözülemeyen problemleri gidermek için her çağda farklı öneriler ortaya atılmış, ancak nihayetinde ne insanlar birbirini anlayabilmiş ne de insanların geleceği üzerine hesap yapan tarih simsarları gizli ve kirli hesaplarından vazgeçmişler. İslam hamuruyla yoğrulan Anadolu coğrafyası ise bambaşka bir iletişim biçiminin merkezi olmuş. Yeni yayınlanan “Dikta Değil İkna & İletişim Psikolojisi (Küre Yayınları, Kasım 2014, 231 s.) adlı kitap tam da bu birikimin sistematize edilip bilimsel bir disiplin içinde sunulmuş halidir.

Kitabın yazarı İbrahim Zeyd Gerçik ismini daha önce Mimar Sinan ve Süleymaniye üzerinden bir yönetim modeli çalışması ile tanıdık. Bu kez yazar, iletişim disiplini açısından sarsıcı ve süreklilik arzeden bir konuya girmiş ve 'dikta'ya değil 'ikna’ya çağırmış.

İnsan hatırladıkça tozlardan arınıyor

Kitabı dört bölüme ayıran yazar “İletişimin Doğası”, “İletişimin Psikolojisi”, “İletişim Yöntemi”, “Kurumsal İletişimin Püf Noktaları” başlıkları altında meseleyi incelemiş. Daha kitabın kapağını açtığınızda sizi Cahit Sıtkı Tarancı, Yunus Emre, Cahidi Ahmet Efendi karşılıyor. Yazar çalışmasının amacını “hatırlamak, hatırlatmak, fark etmek ve fark ettirmek” olarak özetlerken çarpıcı bir ifade kullanıyor: “İnsan olarak çabuk tozlanıyoruz. İnsan hatırladıkça tozlardan arınıyor. İnsan hatırladıkça yönünü, dengesini buluyor.”

Tozlandığımızın farkına varan kaç kişi var içinde yaşadığımız coğrafyada? Zira hırslarımız, sonu gelmeyen istek ve arzularımız, önyargılarımız, öfkelerimiz, kin ve nefretimiz bizi asli unsurumuzdan, fıtratımızın gereğini yapmaktan uzaklaştırıyor. Yazar tanıklık ettiğimiz hayatın üzerimize yüklediği sorumlulukları birer birer hatırlatıyor. Ama önce insanca yaşamayı ve kırmadan dökmeden, yıkmadan iletişim nasıl olacak, bunun esaslarını anlatıyor. Hani bir zamanlar sıkça tekrar ettiğimiz bir söz vardı: Balıklar gibi yüzmeyi, kuşlar gibi uçmayı öğrendik ama insanca yaşamayı öğrenemedik.

Su gibi, farklılıklarımızı kaybetmeden bir olmak/biz olmak

İletişim becerisinin üç sacayağını ortaya koyan yazar, bunları insanın karakteri, psikolojik farkındalığı ve bu beceriyi gerçekleştirmek için öğrenmesi gereken bilgi olarak tasnif eder. Kitabın ilk sözü “su gibi aziz” ile başlıyor. Niye su? “Arınmak için… Niye su? Anlamak için… Böyle cevaplayabiliriz bir çırpıda. Zira suya yazılan iki sayfalık metinde Hüdaî hazretlerinin

Su gibi arınmazsan

Yerlere sürünmezsen

Taşlara urunmazsan

Umman eline girmez.” beyitleri yazılanları özetlese de olsun, su’yun kendisi de adına yazılan metinleri de ferahlatıyor. Su’dan nasıl iletişim psikolojisi çıkar demeyin. İki sayfada su metaforu üzerinden insanın zaafları, eksileri artıları, değerlendirilmiş. Sadece birkaç cümlecik meseleyi özetleyecektir:

Dünyada saf su az bulunur, hatasız insan da öyle…

Havuz suyun esaretidir, önyargılar insanın…

Aşırı su toprağı çamurlaştırır; aşırı ilgi insanı.. Aşırılık insanı isteğinin kölesi kılar.

Su akılla inancın birleşmesidir. İnsan da eril olanlar dişil olanın birbirine yönelimi, kadınla erkeğin birleşmesidir.

Su, farklılıkların özlerini kaybetmeden bir olmaları, biz olmalarıdır. İnsan ilişkilerinde de olması gereken, şahsın grup içerisinde erimeden toplulukla bir olmasıdır.”

Âlimin kavuğu mu dilin esrarı mı?

Yazar eserine sözü tesirli kılmak için çok güzel seçme metinler de yerleştirmiş ve önemli isimlerin sözlerini, şiirlerini ve aforizmalarını da bölüm başlarına taşımış. Kimler yok ki: Alev Alatlı, Kemal Sayar, Karamazov Kardeşler, Bilgelik Hikayeleri, Bostan ile Gülistan, Doğu Hikayeleri, Mesnevi, Nasrettin Hoca, Yunus Emre, Özdemir Asaf, Nazım Hikmet Ran, Levni, Karacaoğlan bu isimlerden bazıları… Eserde Efendimiz (s.a.v.)’in “kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz” düsturu da en başta yer alırken, yazar, “İkna, Duygulara Hitap” başlığı altında ibretlik bir hikaye nakleder: Bir zamanlar bir âlim, başında son derece gösterişli bir kavukla sultanı ziyarete gitti. Niyeti, yaşadığı yerdeki yoksullar için sultandan para yardımı istemekti. Bu niyeti sultana açtığında sultan, “Hem böyle pahalı bir kavuk giyiyorsun hem de benden para istiyorsun!” dedi kızgınlıkla. Sonra da sordu: “Bu kavuk kaç para eder sence?” “Beş yüz altın” dedi âlim. O sırada sultanın yanında bulunan vezir, “Yalan söylüyor. Hiçbir kavuk bu kadar para etmez.” diye fısıldadı sultana. Ama âlim ısrar etti: “Ben buraya sadece para istemeye gelmedim, aynı zamanda pazarlık etmeye geldim. Bu kadar parayı bu kavuğa ödedim, çünkü bütün dünyada sadece bir sultanın onu altı yüz altına alabileceğini biliyordum.” Bu iltifat sultanın hoşuna gitti ve âlimin istediği parayı ona verdi. Âlim saraydan ayrılırken karşılaştığı vezire şöyle dedi: “Vezir hazretleri, sen kavuk fiyatlarından anlıyor olabilirsin. Ama unutma ki insan duygularından anlamak bu dünyada çok daha kârlı bir iştir.”

Yazar gönlünden geçen muradı aslında şu cümle ile ifade ediyor, gerisi eseri alıp okumaya kalıyor: “Bu çalışma kişilere değil, değerlere bağlanmamız gerektiğini, insanın dikta ile değil ikna ile kazanılabileceğini bize hatırlatır.”

Kâmil Büyüker, “dikta”ya değil, “ikna”ya çağırdı

Yayın Tarihi: 16 Şubat 2015 Pazartesi 11:41 Güncelleme Tarihi: 17 Aralık 2018, 17:04
banner25
YORUM EKLE

banner26