İktisadi aklın eleştirisi: “Kanaâtkar Bolluk Toplumuna Doğru”

"Bu alternatif toplum fikriyle bizi madde bağımlısı hâline sokan kalkınma amentüsünü bir yana bırakmak gerekiyor. Sınırlı maddî zenginlikleri hakkaniyetle paylaşmak, hükümetlerin anladığı gibi kemer sıkma anlamında değil, tüketimci programın dışına çıkarak ve “gerçek” ihtiyaçlarımızı tanımlayarak, maddî zenginlik dışındaki başka zenginlik biçimlerini dikkate almak zorundayız." Enes Günaslan yazdı.

İktisadi aklın eleştirisi: “Kanaâtkar Bolluk Toplumuna Doğru”

Günümüzde, küçülme teorisi, büyüme karşıtlığı, iktisadi ve aklın eleştirisi, tüketim toplumuna alternatif yaşam modeli arayışları gibi temalar söz konusu olduğunda başvurulan en önemli düşünsel-felsefi referanslardan biri şüphesiz Serge Latouche’nin Kanaatkar Bolluk Toplumuna Doğru adlı çalışmasıdır. Gençlik yıllarını Marksist düşüncenin etkisinde geçiren Latouche, 1960'lı yılların ortasından itibaren Zaire, Güney Afrika gibi ülkelerde yaptığı araştırmalarında elde ettiği sonuçlara dayanarak, kalkınmacı iktisadi anlayışa karşı tonu zaman içinde gittikçe keskinleşecek olan eleştirel bir tavır geliştirmeye başlamıştır. Amacı Batılı olmayan "geri kalmış” toplumlara dayatılan, adeta bir “din" hüviyeti kazanmış olan kalkınma fikrini tartışmaya açmaktır. İlgilisi için bir kitap tanıtımı hüviyeti taşıyan bu yazı, kapsam olarak genişleyerek bir toplumsal analiz çalışmasına dönüşmüştür.

Alternatifsiz bir model olarak önümüzde duran ekonomik kalkınma modeli/ideali, ister istemez, er ya da geç, gezegenin fiziksel sınırlarına çarpmak gibi bir yazgıya sahiptir. Diğer bir deyişle ekonomik büyüme sonsuza dek sürdürülebilir değildir. Sınırlı doğal kaynaklara sahip bir gezegende sınırsız bir ekonomik büyüme tasarlamak gerçeklikten kopuk bir tutum olacaktır. İktisadi akıl ve kalkınma, teknik ilerleme olmadan Batılılaşma olmadan mümkün olamaz. Latouche’nin temel bakışı budur. Batılılaşma ise teknik, kalkınma, ilerleme ve iktisadi aklın hâkimiyeti olmaksızın düşünülemez. Yukarıda gördüğümüz gibi Latouche'un baştan beri en önemli meşguliyet alanlarından olan kalkınma, ekonomik büyüme eleştirisinin bir başka boyutu, söz konusu iktisadi aklın muhayyilemizde yarattığı tahribata ilişkindir.

Kalkınma fikrinden ve onu yarattığı insan tipi olan Homo economicus'tan, Latouche’un tabiriyle "büyüme cehennemi’nden çıkmaya çalışmak zorundayız. Bu çıkış çabasına paralel olarak da alternatif bir başlangıçla küçülme toplumunun organize edilmesine ihtiyaç vardır. Yaşamın biricik amacının daha çok üretmek ve daha fazla tüketmekte yattığı algısından kurtulmaya, bütün bunlar için de kısacası kelimenin tam anlamıyla "kültürel bir devrime” ihtiyacımız var.

Küçülme düşüncesi dar entelektüel çevrelerde tartışılmanın ötesinde görünürlük sahibi olmayan, marjinal bir fikir olmaktan çıkıp, başta Fransa'da olmak üzere, çok daha geniş çevrelerde bilinirlik kazandı. Hatta 2008 yılında Fransa'da küçülme fikrinin siyasi alandaki tezahürü niteliğinde Küçülme Partisi (Parti pour la décroissance] isminde bir parti dahi kurulmuştur. Latouche’un mevcut kalkınma krizi bağlamındaki çözümü aksiyolojik, yani değerler sahasında bir kopuş öngörmektedir. Küçülmeyi, negatif büyüme; işsizlik, bilim karşıtlığı, teknofobi ve demokrasi karşıtlığı ile eşdeğer görmek de yine bir o kadar temelsizdir.

Ekonomik kalkınma mitinin sıkı müptelalarından olan, yıllık büyüme oranlarının toplumsal bir heyecan ve milli bir gurur konusu olduğu, siyasetin genel olarak iktisadi aklın dünyasına ait argümanlar ile yürütüldüğü Türkiye'de, henüz hakkında pek kalem oynatılmamış olan küçülme veya kanaatkâr toplum tartışmaları üzerine okuyucunun bütünsel bir bakış açısı edinmesi gerekmektedir. Bu çerçevede bu metin de başlangıç için ancak mütevazı bir katkı olabilir.

Hakikaten de küçülme toplumu projesi, küfür gibi algılanan bir slogan olmanın ötesinde, kışkırtıcı bir meydan okumadır.

Küçülme, sınır tanımaksızın ihtiyaç ve ürün yaratmanın şeytani çemberinden ve onun getirisi olan gittikçe büyüyen tatminsizlikten kurtulmayı hedeflemektedir. Tüketimci çılgınlığın somut işleyişi genele yayılmış memnuniyetsizliğe dayanmaktadır. Reklamcıların da iyi bildiği gibi mutlu insanlar kötü tüketicilerdir.

Büyümesiz bir refahın olabileceği fikri mevcut ekonomistler ve siyasiler için hazmedilir bir düşünce olarak görülmemektedir. Üretimci ve tüketimci propagandadan azıcık da olsa kendimizi kurtarmayı denemeliyiz. Esasında kanaatkârlık, her türden bolluğun bir ön koşuludur. Bütün beşeri toplumlar gibi küçülme toplumu da elbette ki kendi geçimi ve yaşamsal çevresi için zorunlu olan üretimi düzenlemek ve çevresinin ona sağladığı kaynakları akıllıca kullanmak zorundadır. Maddi ürünleri ve hizmetleri tüketmek mecburiyetindedir. Büyümenin çelişkilerinden bir tanesi hem ürün hem de ihtiyaç yaratması, fakat bunları aynı ritimde yaratmamasıdır. Küçülme ise tüketim toplumundan çıkışı işaret eder. Hiper-tüketim işi, bizi obezlik ile tehdit etmeye kadar vardırmıştır.

Büyüme ve kalkınmanın öfkeli yandaşlarının kendilerince haklı birçok argümanı söz konusudur.  "Büyüme olmazsa hiçbir sosyal yardım, yoksul mahalleleri içinde oldukları zor durumdan çıkaramaz. Büyüme olmazsa sosyal teşvik umutları yok olur. Büyüme olmazsa, bütçe açığı döngüsünden veya borç ödemelerinden kurtulma umudu kalmaz…" gibi ifadeleri hatırlayacaksınız. Yani özetle şunu söylemek istiyorlar: “Büyüme, yoksulun sıkıntısını hafifleten bir bolluk vaadidir.” Aslında bütün iktisadi düsüncenin bir büyüme bağımlılığı içinde olduğunu söylemek, klasik ekonomistler dikkate alındığında aşırı bir ifade olmayacaktır.

Büyüme takıntısından kurtulmuş toplum için durağanlık hâli, insani üretimin hareketsizliği anlamına gelmemelidir. İngiliz siyasetçi ve ekonomist John Stuart Mill’e ait şöyle bir ifade vardır: “Bugüne kadar yapılan bütün mekanik icatların bir tek insanın günlük yorgunluğunu dahi azaltıp azaltmadığı şüphelidir, [...] tüm bunlar sadece orta sınıfların refahını arttırmışlardır.”

Küçülme teorisi her şeyden önce kapitalizmin ölümü anlamına gelmektedir. Bir bisiklet sürücüsü gibi sistem ancak sürekli olarak pedala basarak kendini dengede tutabilir. Sistemin dışından gelen, bilhassa politik müdahalelere, krizlerin önüne geçmek, onlara çözüm getirmek ve makineyi yeniden harekete geçirmeye periyodik olarak ihtiyaç vardır.

Gerçekte durağanlık hâli kapitalizm ile bağdaşmaz. Belli bir bakış açısını savunan neoklasik iktisatçılar bu konuda yanılmadılar. Ne yazık ki gerçekler inatçıdır. Fırın ve aşçı sayısının arttırılmasının un yokluğunu artık telafi edemeyeceği noktaya doğru yaklaşıyoruz.

Sınırsız bir şekilde büyümeye devam edemeyiz: Sürdürülebilir büyüme mümkün değildir, bu kavrama dayanan politikalar irrealist hatta tehlikelidir. Her gün ekonominin ekosistem üzerindeki negatif etkilerinin farkına varıyoruz. Bu da mevcut ritmin devam edemeyeceğini göstermektedir.

Sürdürülebilir kalkınma, büyümesiz bir kalkınma olmalıdır. Kaynaklarını kendilerini yenilemelerinden daha hızlı tüketmeyen ve eski çöplerin absorbe edilmesinden daha hızlı çöp çıkarmayan bir sistem önerisine ihtiyacımız var. Medya sıklıkla küçülmenin bilime karşı olduğu ve "büyüme karşıtlarının" teknofob olduğu düşüncesini yaymaktadır.

Küçülme teorisini savunan çevreler ilerlemeye karşı kör bir muhalefet içinde değildir. Kör bir ilerlemeye karşı muhalefet içindedir. Küçülmenin ilk öncülerinden olan Gandi şöyle diyordu: “Ben makineye karşı değilim ama makineye duyulan hayranlığa karşıyım."

Belki insan yaratıcılığının sınırları yoktur ama jeolojinin vardır. Alternatif enerji arayışları konusunda sınırlar her geçen gün daha fazla zorlanmaktadır.

İki ayrı bilim insanı, Weinberg ve Hammond'a göre yalnızca Amerika Birleşik Devletleri'nde, metrik ton başına altmış gram doğal uranyum veya toryum barındıran kara killi şist ve granit kaplı geniş alanlar mevcuttur. Buna dayanarak bütün bu kayaçların işletilmesi ve ezilmesi ile yirmi milyarlık bir nüfusa, milyonlarca yıl boyunca enerji sağlayacak ve 32.000 civarında reaktörü beslemek için yeterli olacak kadar nükleer yakıt elde etmek mümkündür.

Hubert Reeves adlı bilim adamının yaptığı araştırmalara göre şu anda dünyada 436 nükleer reaktör var. Ancak Reeve’e göre “Dünyanın enerji tüketimi, sürekli işleyen 13.000 nükleer reaktörün ürettiğine eşittir. Batılılar gibi yaşayacak olan on milyar insanın (2050 için öngörülen nüfus) toplam enerji harcaması bu durumda 100.000 reaktörün ürettiğine eşit olacaktır. Bu santrallerin çalışması için gerekli olan cevheri, inşası ve bakımı için gerekli olan parayı bulduğumuzu farz etsek bile atıkları ne yapacağız? Problemi uzun vadeli bir şekilde düşündüğümüzde, bir hezeyan içinde olduğumuzu kabul etmek zorunda kalırız." Hubert Reeves şunu ekliyor: "Enerji sarfiyatı her yüz yılda bir yaklaşık olarak on kat olacak şekilde sürekli bir artış içindedir. Durağanlaşma eğilimindeki nüfusun aksine, enerji sarfiyatı artışında hiçbir yavaşlama işareti yoktur. İşte problem tam da budur.”

Hidrojen bombasının babası Edward Teller ölmeden önce 2003 yılında, dünyaya gelen güneş ışığı miktarını yüzde bir oranında azaltmak, böylelikle de hava sıcaklığını düşürmek için atmosfere bir milyon ton alüminyum ve kükürt tozu salmayı önerdi. Onun meslektaşı astrofizikçi Lowell Wood, dünya ve güneş arasına iki bin kilometre çapında bir ayna yerleştirmeyi ve bu aynanın eğim açısı ile oynayarak hava sıcaklığını ayarlamayı teklif ediyor. İnsanoğlu mucizevi çözümler konusunda yaratıcılıkta sınır tanımıyor. Dalgaların hareketi ile jeneratörleri harekete geçirmek için tasarlanmış üç bin tonluk yüzen yapılar yardımıyla yapay bulutlar oluşturmak ve böylece de güneş ışınlarını azaltmak, vs.

Amerikalı Raymond Kurzweil'ın dillendirdiği transhümanizmin çok uzağında değiliz. Ona göre insanlık ancak, fabrikasyon usullerini daha iyi kullanarak kurtarılacaktır. Sentetik biyoloji bu istikamette çalışmaya devam ediyor. Yıkıma uğramış ve tükenmiş bir gezegen üzerinde yaşamın devamının nasıl sağlanacağı yönündeki endişenin cevabı şu: “Atıklarla beslenebilen ve ölümcül radyasyonlara dayanabilen bir siber insan icat ederek." Transhümanistler hemen hemen her türlü kirliliğe dayanabilen, bir sentez ürünü olan “üst insan” kültüne adanmış bir tarikat gibiler. 1960'lı yıllarda kimi kalkınma uzmanları, Güney'in yoksullarının midesine, onların kırlardaki otları ve ağaçların yapraklarını sindirmelerini sağlayacak geviş getirme özelliğine sahip bakteriler yerleştirmeyi ve böylelikle de dünyadaki açlık sorununu çözmeyi ciddi ciddi önermişlerdir.

Ürünlerin natürelliğini arttırmak, daha az ham madde, daha az enerji, daha az atık, daha fazla tamir kolaylığı, modifikasyon ve geri dönüşüm. Çözümü bu somut kavramlar ve çözümler üzerinden konuşmalıyız. Bununla beraber, öncü tekniklerin kimi problemleri çözmesi imkânsız değildir. Güneş enerjisi panellerinin etkililiğini arttırmak için duyarlı nanotüpler geliştirildiği söyleniyor. Bu nanotüpler, nanokökler hâlinde plastik yapraklarla bir araya getirilip güneş enerjisi üreten bir çeşit duvar kâğıdı imal ediliyor. Benzer bir teknoloji duvar boyalarına da entegre edilip, yollar ve binaların cepheleri büyük bir enerji jeneratörüne dönüşebilir. Kimse, çok tehlikeli şeyler ortaya çıkabilir bahanesiyle bilimsel araştırmaları durdurmayı önermiyor.

Yanlış yolda gidilirken gecikmek daima ilericiliktir!

Çok eskiye gitmeye gerek olmadan örnekler üzerinden devam edelim: Yediğimiz yoğurt civardaki bir çiftliğin sütünden, hatta bazen de evde yapılıyordu; ambalajı geri dönüştürülebilir cinstendi. Bugün bildiğimiz gibi ambalaj aşamaları ile binlerce kilometre yol kat etmiyordu.

Kargo uçağında 18.835 kilometre yol giden dondurulmuş haldeki Yeni Zelanda kuzusu. Fransa'da Décathlon mağazası için tasarlanan bisikletin üretiminde otuz farklı ülkenin katkısı bulunuyor. Interparfums markasının parfüm şişeleri için Çinli işçiler Fransa'dakine göre yarı yarıya daha az masraflı olan bir dekorasyon motifini işlesin diye, Fransa-Şangay arasında yirmi bin kilometrelik bir gidiş dönüş yapıyor. Bunun için büyük dağıtım ağlarının parçalanması ve ticarilikten çıkarılma korkusu elbette mevcuttur. Böylece, gezegenin kaynaklarında tasarrufa götüren yeni yollar keşfedebileceğiz. İnsanların kendi bahçesindeki toprağı işlemesi, ekmeğini ve yoğurdunu yapması, pazara gitmesi ve yemeğini yapması vs. çevresel anlamda zorunluluk olabildikleri kadar, kişisel haz kaynağı da olabilirler. Yerindelik ilkesine tâbi bir bütün oluşturduğu, doğal bölgelere dayanan, küçük açık yerel ticaret mimarisi bu problemi çözebilir. Burada yeniden yaratmamız gereken; başlı başına yeni bir yerellik kültürüdür.

Modern toplumlarda yaşayan insanların çoğu için tam istihdam, sıkı sıkıya büyümeye bağlıdır. Bu durumda, sıklıkla "negatif büyüme" olarak anlaşılan küçülme, ekolojik anlamda arzu edilebilir olsa bile, sosyal açıdan felaketlere gebeymiş gibi görülüyor. Çünkü tam istihdamın yeniden yakalanması için daha güçlü, hatta çift rakamlı bir büyüme gerekiyor. Endüstri alanında başka ülkelere kaydırılan faaliyetlerin asıl yerlerine dönüşü ve eski endüstrilerin ekolojik duyarlılıklara uygun hale gelmesi çok sayıda istihdam yaratacaktır.

Eğer tarımsal üretimin tamamı arzu edildiği gibi organik olsaydı, milyonlarca kişiye istihdam sağlanmış olacaktır. Traktör, hayvanların çekme gücünün yerini aldığında tarımsal sahadaki işgücünün azalmasına yol açmıştı. Montaj zinciri, sonrasında da otomasyon ve robotlaşma, işçileri fabrikalardan kovdu. Öz üretimin (autoproduction), muhtemelen karmaşık ancak az enerji tüketen küçük boyutlu ekipmanlara sahip ufak atölyelerin gelişmesi, büyük bir neo-zanaatkâr faaliyet sayesinde herkesin temel ihtiyaçlarını karşılamaya imkân tanıyacaktır.

Faaliyetlerin yeniden yerlerine dönmesi, bütün faaliyet alanlarında ekolojik içerikli istihdam yaratımı, yaşam biçiminde değişim ve yararsız ihtiyaçlardan kurtulma (reklam, turizm, ulaşım, otomobil endüstrisi, tarım endüstrisi, biyoteknoloji, vs. gibi alanlarda) yani fazlalıklardan kurtulma.

Aslında sorgulanması gereken sadece kapitalizm değil, bütün tüketim toplumudur. Kapitalizm ve sosyalizm aynı prodüktivist değerlerden beslenmektedir. Her iki sistem de talebe cevap vermek için doğayı sınırsızca sömüren aynı operasyonel doğa vizyonunu paylaşmıyor mu? Biri de diğeri gibi üretim gücünün sınırsızca arttırılması ile sosyal refahın gereklerini yerine getirmeyi öneriyor.

Ariès’e göre "Sosyalist petrol, kapitalist petrolden ekolojist değildir.” Küçülme kesinlikle kapitalizme karşıdır. Şöyle yazıyor Murray Bookchin: "Bir insanı nefes almamaya ne kadar ikna edebilirsek, kapitalizmi büyümeyi sınırlamaya o kadar ikna edebiliriz.”

Bugün bütün şirketler, idareler ve haneler kapitalist mantığın özelliklerini taşırlar, çünkü bu hâkim aktörlerin ve modern toplumun mantığı budur ve bu mantık zihinleri sömürgeleştirmiştir. Sivil toplum örgütleri (STO), üçüncü sektör, sosyal ve dayanışmacı ekonomi de bu mantığın topyekûn dışında değil. Hâl böyleyken küçülme toplumu kapitalizmden çıkmadan mümkün olamaz. Ancak kullanışlı olan bu “kapitalizmden çıkma" ifadesi, hiç de kolay olmayan bir tarihsel sürece işaret eder.

Kapitalistlerin tasfiye edilmesi, üretim araçlarının özel mülkiyetinin yasaklanması, ücretli çalışma ilişkisinin veya paranın ortadan kaldırılması, toplumu bir kaosun içine itecek ve yalnızca kitlesel bir terörizm bedeliyle mümkün olabilecektir. Kalkınma mantığından, ekonomiden ve büyümeden çıkmak, ekonominin yaşamımıza soktuğu bütün sosyal kurumlardan vazgeçmeyi değil, onları yeni bir mantık ile yeni bir çerçeveye oturtmayı ima ediyor. Her ne kadar sağcı bir versiyonu olsa da küçülmenin solcu bir politik proje olduğu, küçülme yanlılarının büyük çoğunluğu için açıktır. Daha da ileri gidelim, küçülme, sola yeniden anlam kazandırabilecek yegâne politik projedir.

Etkili teknolojiler sonuç olarak talebin artmasına yol açar. Enerji tüketimimizi, örneğin düşük gerilimli lambalar kullanarak düşürmekten memnun hâlde, ekstradan kendimize, bütün tasarruflarımızı çok çok aşan hızlı seyahat etme imkânı tanıyoruz. Yüksek Hızlı Tren (YHT) daha hızlı gidiyor: Öyleyse daha uzağa gitmeliyiz. Bu bir kısır döngü.

Yakın zamanda çıkan Şok Doktrini başlıklı kitapta Kanadalı yazar Naomi Klein'ın kitabının oldukça iyi düşünülmüş alt başlığı ile söylersek, “felaket kapitalizminin yükselişi”ni yaşıyoruz.

Dünya nüfusunun ekonomik büyüme çağı ile yani endüstriyel kapitalizm döneminde bir patlama yaşamıştır. Bir enerji kaynağı olan petrolün kullanıma sunulması, 17. yüzyılda altı yüz milyon civarında olan insan nüfusunun bugün altı buçuk milyar kişiye çıkmasına yol açan olağanüstü bir sıçramaya imkân tanıdı. 2050 yılı için öngörülen toplam nüfus ise dokuz milyar. Hz. İsa'nın yaşadığı dönemde ise bu rakam 250 milyon civarındadır. Bu yenilenemez kaynağın tükenmesi bizi, gezegenin sürdürülebilir yük kapasiteleriyle uyumlu bir nüfus miktarına, yani endüstrileşmeden önceki nüfus miktarına geri dönmeye mecbur bırakacaktır. Özellikle İnsan Nüfusunun Hızlı Artışı 1750-2000 başlıklı kitabında William Stanton tarafından savunulan tez budur. Bu tezde Stanton'a göre yüksek başarı ihtimaline sahip nüfus azaltma senaryosu, bütün açıları ile Darwinci olmalıdır. Stanton, nüfusun yüz elli yıllık süre içinde kademeli olarak petrolün azalma oranına eşit bir oranda azaltılmasını hedeflemektedir. Senaryonun içeriğinde ise şunlar var: "Göçler kesinlikle yasaklanacak. Bebek ve fetüsün ciddi derecede engelli olması durumunda, kürtaj ve yeni doğmuş çocuğu öldürmek zorunlu (Darwinci seçilim uygun olmayanları eliyor). İleri yaştan, kazadan veya hastalıktan dolayı bir kişi toplum için fayda değil de yük teşkil etmeye başlarsa, yaşamı sonlandırılıyor.

İnsan nüfusu iki buçuk yüzyılda bir milyardan altı milyara ulaştığı dönemde, üretim güçlerinin yüzlerce kat artış gösterdiğini inkâr edemeyiz. Teoride, altı milyar kişinin her biri istatistiki olarak atasından yüz kat daha zengin. Bundan ötürü, telaşlanmak için bir sebep yok! Yaygın iyimserlik büyük oranda istatistiksel projeksiyonlara dayanıyor. 1960'ta yedi kişi doyuran bir Fransız çiftçisi, kırk yıl sonra seksen kişi doyuruyor. Bir Amerikan çiftçisinin bir saatlik çalışması ile ürettiği mısır miktarı, Çeroki yerlilerinin elde ettiğinin 350 katıdır! Bu rakamlar adeta baş döndürücü ve 1960'lı yıllarda Alfred Sauvy gibi pek çok demograf, Yerküre'nin yüz milyar kişiyi besleyebilecek nitelikte olduğunu ifade etmektedir.

İtalya örneğine baktığımızda ise paradoksal bir durum ortaya çıkıyor. Nüfus azalıyor ama ekolojik ayak izi, üretim, tüketim, doğanın ve peyzajın yok edilmesi, alanların inşaatlar tarafından kontrolsüzce kemirilmesi, betonlaşma büyümeye devam ediyor. Eğer herkes ortalama bir Amerikalı gibi tüketirse, dünya nüfusunun tehlikeli bir boyuta gittiği doğrudur. Ama bunun aksine, Burkina Fasolularınki gibi temel bir diyet uygulanırsa, geniş bir manevra sahasına sahip olunacaktır. Birinci durumda nüfus bir milyar civarına inmek zorundayken ikinci durumda yirmi üç milyara kadar artabilecektir!

Bununla birlikte, doğa bilimci Paul Ariès şunları yazarken oldukça iyimser bir tavır gösteriyor: "Ciddi olalım: Şu andaki temel üretimimiz var olan tüm dünya nüfusunun ihtiyaç duyduğundan çok daha fazla. Hatta, insanlığın toplam gıda ihtiyacına göre fazladan %23 oranında gıda maddesi üretebileceğimiz tahmin ediliyor. Eğer normal bir insanın bakımı (gıda ve temel ihtiyaçlar) için gerekli olan günlük enerji miktarı 3500 kilokalori ise henüz 1970'li yıllarda bir Fransız’ın tüketimi bunun seksen katıdır!

Asya Pasifik’in durumuna bakacak olursak Çin'deki kırdan kente göç devasa boyutlardadır. Her yıl on iki ile on beş milyon arasında "saman şapkalı" (Mingon yani kırsaldan yeni gelen fakir emekçi) toprağı bırakıp tasavvur edilemez derecede sefalet içinde ve sağlığa uygun olmayan koşullarda kirli kenar mahallelere yığılmak zorunda kalıyor.

Nihayetinde, kişi başına sadece 260 m2'lik bir ekili alanın hayatta kalmak için yeterli olduğu bilinse de dünya nüfusunun %20'den azı gezegenin kaynaklarının %86'sını tüketiyor. Başka bir toplumun mümkün, gerekli ve arzu edilir olduğuna inanmamız gerekiyor. Bu, küçülmenin büyük iddiasıdır. Bu alternatif toplum fikriyle bizi madde bağımlısı hâline sokan kalkınma amentüsünü bir yana bırakmak gerekiyor. Sınırlı maddî zenginlikleri hakkaniyetle paylaşmak, hükümetlerin anladığı gibi kemer sıkma anlamında değil, tüketimci programın dışına çıkarak ve “gerçek” ihtiyaçlarımızı tanımlayarak, maddî zenginlik dışındaki başka zenginlik biçimlerini dikkate almak zorundayız. İnandığımız değerleri yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Maddî yoksulluk ve belli derecedeki bir yetingenlik, yüzyıllar ve yüzyıllar boyunca olumlu değerler olmuşlardır. Dünyanın pek çok bölgesinde, bugün bildiğimiz şekliyle yoksulluğu yaratan dünyanın iktisadileşmesidir.

Majid Rahnema'nın Sefalet Yoksulluğa Son Verdiğinde başlıklı kitabında gösterdiği gibi, bugünkü yoksulluk biçimi geleneksel toplumların bildiği ile hiçbir alakası olmayan bir yoksulluktur. İhtiyaçlarımızı sınırlandırmayı ne kadar iyi bilirsek, yaşamımız o kadar zenginleşir. Gösteriş, caka ya da doğrudan doğruya eğlence ihtiyacını giderecek yeni lüks biçimleri bulmak, küçülme toplumlarına kalmıştır. Bu ihtiyaçları yadsımak söz konusu değildir; gezegeni yok etmeden ve insanlığın bir kısmını yoksulluğa ve köleliğe mahkûm etmeksizin bunu yapmak mümkündür. Kolonyalistler dünya üzerindeki mevcudiyetlerini tasdiklemek için hiçbir şekilde bir otomobil sahibi olma ihtiyacı içinde olmayan sağlıklı halklara kendi tüketim psikozlarını bulaştırarak, yağmalarını devam ettirmeye çalışıyorlar.

Peki, henüz büyümeye dahi başlamamış veyahut ne olursa olsun büyümenin yararlarını henüz tanımamışken, Güney'in küçülmesinden bahsetmek akıl kârı mıdır? Gayri Safi Milli Hasıla’nın, yükselmesi kanamanın artmasından başka bir şeyi ölçmüyor. GSMH arttıkça, doğa daha çok tahrip ediliyor, insanlar yabancılaşıyor, dayanışma sistemleri çöküyor, basit ama etkili teknikler ve atalardan kalma iş yapma biçimleri unutulmak üzere terk ediliyor. Hâl böyleyken, yoksul ülkelerin insanları için küçülmek, doğalarını muhafaza etmek, ter döktükleri fabrikaları terk edip kendi yaşamsal gıdalarını ürettikleri tarıma, zanaatkârlığa ve küçük çaplı ticarete geri dönmek, kendi ortak kaderlerini yeniden kendi ellerine almaları anlamına gelecektir. Güney'i veya sömürülen coğrafyaları tüketim toplumuna dahil etmeyi istemek "son hızla duvara doğru ilerleyen bir arabaya, felaketi engelleyecek yöntemler düşünmektense, riyakarca nasıl daha fazla insan bindirebileceğimizi düşünmeye” benziyor.

Ivan Illich, kalkınma ve büyümenin yol açtığı "modernleştirilmiş yoksulluğun" yetkin bir analizini yapmıştır. Şöyle diyordu Illich: “Yoksulların (geçmişe göre) daha fazla parasının olduğu doğru ama sahip oldukları az miktardaki para ile daha az şey yapabiliyorlar. [...] Yoksulluk kendini modernize ediyor. Yoksulluğun maddî eşiği yükseliyor, çünkü yeni endüstriyel ürünler, insanların çoğunun erişiminin mümkün olmadığı koşullarda birincil ihtiyaç diye sunuluyor.”

İnsanların aileye dayalı geleneksel öz üretimlerinin yok edilmesi, asırlardır var olan yoksulluk hâlini sefalete dönüştürüyor. Geleneksel olarak yoksulluk, ihtiyaç duyulandan fazlasının yokluğu üzerinden betimleniyordu, sefalet ise zorunlu olanın karşılanmasında yaşanan güçsüzlüktür.

Afrika örneğinde ise "küçülme” sloganının kullanılması makul değildir. Fakat buradan yola çıkarak, Afrika'da da bir büyüme toplumu inşa etmek gerektiği sonucuna varılmamalı. Küçülme, bu maceranın onları mahkûm ettiği çıkmaza daha fazla batmamak için büyüme ekonomisi inşa etmeye girişmiş olmaları itibariyle Güney toplumlarını ilgilendiriyor. Güney toplumlarının, artık geç değilse, kendilerini mevcut kuşatmadan kurtarmaları gerekiyor.

Afrikalılar bizimkinden çok daha büyük zor koşullarda hayatta kalma kapasitesine sahipler. Bir anlamda, gezegenin tamamına yayılmış piyasa toplumunun öngörülebilir çöküşünden sonraki gelecekteki koşulların üstesinden gelmek açısından onlar, Batılılardan daha donanımlılar. Dahası, hava yoluyla nakliye masraflarındaki artıştan dolayı malların dolaşımının kaçınılmaz bir şekilde sınırlandırılması, hatta havayolu taşımacılığına son verilmesi ile küreselleşme, hiç şüphesiz yeniden özerklik sahaları bulacak olan Afrika'yı gelecekte daha az boğacaktır.

Eğer bugün yaşadığımız gibi yaşayabiliyorsak bunun sebebi insanlığın çoğunun daha az tüketmesidir. Küçülme teorisinin hedeflenen sonucunda ortaya çıkacak olan bu "iyi yaşam" belirli yerel geleneklere eklemlenerek kendi biçimini bulacaktır. Bu mesele, İbn-i Haldun'da olduğu gibi “ümran”, Gandi'de olduğu gibi “swadeshi-sarvodaya” (insanların tamamının toplumsal koşullarının iyileştirilmesi), veya Etiyopyalı Boranalarda olduğu gibi “fidnaa/gabbina” (karni tok ve bütün dertlerinden kurtulmuş kişinin ışıltısı) ismini alabilir. Önemli olan, kalkınma veya bugün küreselleşme sancağı altında devam etmekte olan yok etme teşebbüsünü sonlandırmaktır.

Toplumlarımızın küçülmeleri gerektiğini kabul etmeliyiz. Ancak ekonomik sistemlerinin ve yaşam seviyelerinin büyümesini arzu eden başka ülkeler var; bilhassa, yükselen ülkeler diye adlandırılan, Çin, Hindistan, Brezilya ve Türkiye gibi iki rakamlı büyüme oranlarına sahip, büyümelerini ve enerji tüketimlerini azaltmak istemeyen ve gittikçe sanayileşen ülkeler.

Bununla birlikte tek bir ülkede küçülmeyi yaşamak, ulusal bir sosyalizm inşa etmekten daha sorunludur. Yine de diğerlerinin eylemsizliğinden dolayı yılgınlığa düşmek, şeytana uymak demektir. Aksine, eğer arzu ediyorlarsa, diğerleri değişebilsin diye izlenmesi gereken yolu göstermek gerekir.

Mesela kapitalizmin Çin'deki gelişmesi konusunda öncesinde büyük bir umutsuzluk hâkimdi. Bunun gerçekleşmiş olduğu bugün ise artık bu durum bazılarına bir felaket gibi geliyor. Oysaki Batı bunun için her şeyi yaptı. Bu, Batı'nın en büyük başarısı oldu ve en büyük trajedisi olacak. Öncelikle Çin'in ekonomik büyümesinin gezegen çapında bir probleme yol açtığı ortada. Çin artık dünyanın fabrikasına dönüşmüş durumdadır. Her ne kadar Çin mutlak verilere göre henüz gezegenin en çok kirleten ülkesi olmasa da artık (2010'dan beri) en çok CO2 gazı salınımı gerçekleştiren ülkedir ve mevcut büyüme ritmiyle bütün rekorları kırmakta gecikmeyecektir.

Her yıl yüzlerce milyon köylü topraklarını terk ediyor ve gelip aşırı derecede kirli şehirlerin kenar mahallelerine ürkütücü koşullarda yığılıyor. Çin'de her yıl iki milyon civarında kişi, intihara teşebbüs ediyor ve bunların yüz elli bini kadın olmak üzere üç yüz bini teşebbüsünde başarılı oluyor. "Her iki dakikada bir Çinli kadın canına kıyıyor.  İntihar oranı şehirlere göre kırsal kesimde üç kat daha yüksek. İntihar edenlerin % 58'i bunun için tarım ilacı kullanıyor. Bu, bütün tarihin en büyük insanlık trajedisi anlamına geliyor.

Hindistan ve Çin söz konusu olduğunda aşırı kötümser olmak için ortada bir sebep yok, çünkü onların kültürlerinin temel öğeleri, bizimkinden çok farklı olmaya devam ediyor. Hinduizm ve Budizmin olduğu gibi Taoizmin hatta Konfüçyüsçülüğün geleneksel değerleri kişinin kendisine sınır koyması (özsınırlandırma) ve ılımlılık yanlısı bir yolu benimsiyor ve böyle oluşlarıyla kanaatkâr bolluk toplumu projesinin temelinde yatan felsefeye kusursuz bir şekilde uygun düşüyorlar. Öte yandan Gandi'de de küçülme mesajını bulabiliriz. “Herkes yaşayabilsin diye daha basit yaşamak” vecizesi, bütün büyüme karşıtları için bir pusula vazifesi görmeye devam ediyor.

Küçülme bir alternatif değil de bir alternatifler matrisidir

Büyük Hindî-Katalan teolog Raimon Panikkar'ın da dediği gibi, “Dünyanın Batılılaşmadan çıkışı için çalışması gereken Avrupa'dır. Hatta örneğin yeni zenginleşmiş, kraldan çok kralcı olan diğer kıtaların Batılılaşmış elitlerine dair, yeri geldiğinde paradoksal bir şekilde inisiyatif alması gerekenler de gene Avrupalılar’dır. Kendi kültürel deneyimini yaşamış olduğundan ve bu deneyimin sınırlarını idrak ettiğinden bu konuda (tövbe/nedamet) Avrupa, toplumlarının öncülüğü ile hızlanabilir.

Kaynakça:

Latouche, Serge, Kanaatkâr Bolluk Toplumuna Doğru Küçülme Üzerine Yanlış Yorumlar ve Tartışmalar, İletişim Yayınları, 2018.

Foucault, Michel, Biyopolitikanın Doğuşu, (Çev. Alican Tayla), İstanbul Bilgi

Üniversitesi, İstanbul 2015.

Foucault, Michel, Güvenlik, Toprak, Nüfus, (Çev. Ferhat Taylan), İstanbul Bilgi

Üniversitesi, İstanbul 2013.

Karatani, Kojin, Dünya Tarihinin Yapısı: Üretim Tarzlarından Mübadele Tarzlarına, (Çev. Ali Karatay), Metis, İstanbul 2017.

Sanyal, Kalyan, Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek: İlkel Birikim, Yönetimsellik ve Postkolonyal Kapitalizm, (Çev. Ali Karatay), Metis, İstanbul

2017

Wallerstein, Immanuel vd., Kapitalizmin Geleceği Var mı? (Çev. Bülent O. Doğan), Metis, İstanbul 2014.

Aslantunalı M. (2019). Teknopolis Akıllı Makineler Dağınık Zihinler, İletişim, İstanbul.

Frase, P. (2017). Dört Gelecek Kapitalizm sonrası Hayat (çev. A. Emre Pilgir) Koç Üniversitesi Yayınları.

Gorz, A. (2011). Maddesiz Bilgi, Değer, Sermaye, (çev: Işıl Ergüden), Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Enes Günaslan

Yayın Tarihi: 05 Haziran 2022 Pazar 10:00 Güncelleme Tarihi: 01 Temmuz 2022, 09:10
YORUM EKLE

banner19

banner36